Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Küresel Kapitalizm Koşullarında Faşizm Üzerine Bir Deneme/15

Kapitalizmin değişik aşamalarında süreci belirleyen sermaye birikiminin yoğunluğu, yoğunlaşmaya denk düşen devlet ve yönetim biçimlerini belirlemiştir. Kapitalizmin serbest rekabetçi dönemine denk düşen liberal devlet burjuva ilericiliğinin de ebesi olmuş, burjuva sınırlar içinde kalmak koşuluyla kapitalizm öncesi üretim biçimlerinin kitleler üzerinde “de facto” şekilde kendini gösteren despotik devletini, yasal burjuva devlet ile değiştirmiştir. Sanayileşme ile işçilerin sermayeye kattığı artı değer sermaye birikiminin esasını oluşturacaktır. Burjuva devlet, yasal düzenlemeyi de her kapitalist ülkede az çok farklılıklar gösterse de felsefesini “eşitlik, özgürlük, insan hakları üzerine” kuracaktır. Yeni fikir ve görüşler kapitalizm öncesinin üretim ve toplum biçimlerine göre ileri olan burjuva devletin gelişmesi ve serpilmesi üzerine üretilecektir. Sermaye birikiminin buna ihtiyacı vardır ve burjuvazi devlet desteğinde ve devletin dışında üretim araçlarının mülkiyetine sahiptir ve üretim, tüketim ve sermaye dolaşımına devlet müdahalesinin reddi anlamında “ bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” de liberal düşence biçiminin çıkış noktasını oluşturacaktır. Bu dönem kapitalizmi vahşi kapitalizm olarak anılmasına karşın burjuva devletin karakteri despottur ancak devletin yönetim biçimi faşizm değildir. Kapitalizm, sermaye birikiminin yoğunlaşmasına paralel olarak bu yoğunlaşmayla orantılı, kendini yeniden üretecek pazarlara sahip değilse siyasi, politik, kültürel bunalımın kaynağına dönüşür. Yani sermaye yoğunlaştıkça yeni pazarlara ihtiyaç duyacaktır. Faşizmin, kapitalist üretimin tarih sahnesine çıkmasından sonra ortaya çıkmasının nedeni budur. Yoğunlaşan sermayenin, sahip olduğu pazar payıyla ters orantılı olması, yani maksimum yoğunlaşmanın ihtiyaç duyduğu pazar payının minimumda kalması, büyük sermayenin küçük pazarlarda boğulmasıdır, şişen sermayenin yoğunlaşmasına uygun pazarlardan yoksun olması, yeni pazarlar bulmak için saldırganlaşmasıdır. Sermayenin yoğunlaşması kapitalizmin emperyalizm dönemine denk düşecektir. Emperyalist kapitalizm döneminde burjuvazi sermaye birikimini yoğunlaştırırken, kapitalist üretim biçiminin ortaya çıkardığı kapitalist üretime bağlı ilişkilerin toplumsallaşmasıyla işçi sınıfı da gelişerek nicel olarak güçlenecek, nitel olarak sınıf bilincine ulaşmasıyla kapitalizme karşı mücadelesini yoğunlaştırmaktadır. Bir başka deyişle kapitalist üretim biçiminin ürünü olan işçi sınıfı içinden çıktığı sistemin alternatifi olmuştur. Sermaye birikiminin yoğunlaşmasıyla işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesi at başı gelişmiştir. İrdelemeden şöyle bir sonuç çıkarılamaz: Burjuvazi, Emperyalist/Kapitalizm döneminin tipik görünümü olan sermaye birikiminin yoğunlaştığı her durumda faşizme başvurmuştur gibi amacını aşan bir anlam yüklenmemelidir. Yoğunlaşmanın yarattığı bunalımları aşmak için fiilen zorbalığa başvurmuştur, kazanılmış hakları budamıştır, baskı yasalarına başvurmuştur, ancak bu yöntemler kapitalizmin doğasında olan yöntemlerdir, ancak faşizm olarak adlandırılamaz.

Az çok rekabetçi ortamın tamamen ortadan kalkmadığı, ancak büyük sermayenin her geçen gün tekelleşmesiyle küçük üretim birimlerini ve küçük sermayeyi yutması, ortadan kaldırması ile bir yandan ulusal sınırlar içinde kendisiyle rekabet edecek diğer grupları yutması, öte yandan kendi ulusal sınırlar içinde tekelleşen diğer kapitalist ülkeler sermaye gruplarıyla daha bu dönemde uluslar üstü bir aşamaya yönelmesiyle sermayenin uluslar üstü tekelci niteliği isteme damgasını vuracaktır. Ancak asıl ve ağırlık olan merkez kapitalist ülkelerdeki tekelci sermayelerin dünya pazarlarının paylaşılmasında aralarındaki rekabetin/çekişmenin belirleyici olmasıdır. Pazarların üretim ve sermaye yoğunlaşmasına uygun paylaşılmamasının yarattığı çelişkinin çözümü, sermaye yoğunlaşmasına uygun pazarlara sahip olmayan kapitalist ülke/ülkelerin, geniş pazarlara sahip kapitalist ülkeler kapitalist ülkeler arasında cereyan edecek olan savaşla mümkün olacaktır. Emperyalist/Kapitalizm döneminde en atak ve yoğun sermaye birikimine sahip olmasına karşın bu büyüklükte uygun pazarlara sahip olmayan kapitalist ülkelerin tekelci burjuvalarının başvurduğu yönetim biçiminin adıdır faşizm… Klasik Alman ve İtalyan faşizmlerinin doğum ve gelişimleri yeterince irdelendiği için burada ayrıca üzerinde durmaya gerek duymuyoruz. Yani faşizm, tekelci kapitalizmin yoğunlaşmasıyla toplumsal bunalımın kaynağına dönüşen sermaye birikiminin saldırgan, kanlı diktatörlüğüdür.

Yukarıdaki açıklamalardan amacımız günümüzde faşizmin, tek tek kapitalist ülkelerde baş gösteren kapitalist tekelciliğin ötesine geçip küreselleşen, gelmiş olduğu yerden, ulaştığı küresel sınırlardan geri dönüşü mümkün olmayan ve yer kürede başkaca da ulaşabileceği sınırlarları kalmayan küresel kapitalizmin bunalımını aşmak varacağı zorunlu sonuç olduğudur, olacağıdır.

Gerek merkez kapitalist ülkelerde görülen ve bir ara dönem görüntüsü oluşturan klasik faşizmin, gerekse geri bıraktırılmış ülkelerde süreklilik arz eden sömürge tipi faşizmlerin gerek iktidara gelişlerinin ve gerekse iktidarlarını sürdürüşlerinin, kitlesel pasifikasyon araçlarının biricik aracı, karşı devrimci zordur, kitlelerin bu zor yoluyla yıldırılması, korkutulmasıdır. Ulaşılmak istenen amaç ise açıktır: Siyasi ve İdari yönetimin tekleşmesi, devlet mekanizmasının amaca uygun olarak yeniden düzenlenmesidir. Bunun için burjuva demokratik hak ve özgürlüklerin kırıntılarının ortadan kaldırılması, sisteme itiraz edecek güçlerin ileri unsurlarının ortadan kaldırılması, demokratik kitle örgütlerinin dağıtılması, yöneticilerinin sindirilmesi üzerinden kitlelerin korku ve yılgınlık çemberine alınmasıdır. Bu uzun ve ya kısa vadeli programlarla aşama aşama gerçekleştirilen ve her adımında hedefe biraz daha yaklaşılan bir programın taktik adımlarıdır. Bu aşamalarda devlet yeni fonksiyonuna uygun biçimlendirilir ve bunun için uygun kadrolar işbaşına getirilir. Elbette bu yönetimin simgesel görüntüsü faşist partinin başındaki liderdir. Faşizmin gelişimine karşı koyan güçlerin bu gelişimde üç öldürücü yanılgısı ortaya çıkmaktadır:

Birincisi kapitalizme dokunmadan faşizmle mücadele edilebileceği yanılgısıdır. Sanılır ki faşizm, maddi temeli olmayan şeytani güçlerin kötü niyetlerinden ibarettir. Onu doğuran kapitalizm, bu sınıfların ilişkileri, yüzlerce yıllık yönetme deneyimine sahip olmalarının politik, siyasi diplomatik manevralarında kıvraklığı gözetilmeden sanki bu sınıflar, bunların görünürdeki temsilcileri bu faşist uygulamalara karşıymış gibi kitlelerde bilinç bulanıklığı yaratılır. AB nin bilmem ne temsilcisinin bu uygulamalara karşıymış gibi demeçleri manşetlere taşınır, ABD in bilmem hangi başkan yardımcısının “ tazıya tut, tavşana kaç” kurnazlığı bir güzel hazmedilerek neredeyse kapitalist ülke merkezlerinin sözcülerinin dudaklarından çıkan, bizi aptal yerine koyan bir iki sözü hacet kapısı haline getirilir. Hiç kuşkusuz kitlelerin bilinç bulanıklığından yine bilinç bulanıklığının yaratıcıları yararlanır. Zaten gerek bu sınıfların gerekse görünürdeki siyasi/diplomatik temsilcilerinin amacı da faşizm melanetinin anasının kapitalizm olduğu gerçeğinin kitlelerin gözünde saklamak, kitlesel tepkilerin kapitalizme yönelmesinin önüne geçmektir. Bugün AB’nin, ABD’nin resmi ve gayri resmi sözcülerinin ifade özgürlüğünden yanaymış gibi görünerek faşizme has uygulamaları AKP yönetiminin kötü niyet uygulamasına bağlamaları, bir yandan AKP iktidarının kapitalizmle bağının üstünün örtülmesi, diğer yandan çuvala sığmayan mızrağa suçlu bulma gayretidir. AKP’nin uygulamaları sistemin üstesinden gelemediği ve gelmesi de artık mümkün olmayan krizinin ekonomik, siyasal/politik platformda Türkiye’de görünen yüzüdür.

İkincisi, kitlesel tepkiler faşist partinin başındaki lidere yönetilerek sanılır ki faşist partinin başındaki lider bertaraf edilirse faşizm bertaraf edilecektir. Faşist partinin, lideri orkestranın maestrosudur, düzenleyicisidir, orkestrayı idare eder, ancak orkestranın kendisi değildir. Faşizmin bir bütün olarak ele alınması bilinciyle hareket edilmediği sürece hazırlanan çetrefil tuzaklara düşmek kaçınılmazdır. AKP iktidarının bütünü gözetilmeden bütün tepkileri R.T.E’ye yöneltmek yanılgısı işaret edilen tehlikenin görünür biçimidir. RTE, faşizm orkestrasının maestrosu, yöneticisidir, tek başına kendisi değildir. RTE’yi oraya getiren sınıfların hesap kitap bilmediğini düşünmeden oraya getirdiğine inanmak ise saflığın ötesinde aptallıktır. Onlar ne istediğini ve neye ihtiyaçları olduğunu inceden inceye hesaplayıp hayata geçirme beceri ve tecrübesine sahiptirler. Bilinçle değil, karanlıkta el yordamıyla öğrenmeye çalışan, öğrenme sürecinde çanak çömleği kırıp geçiren sadece biziz.

Üçüncüsü, faşizmin iktidar aşamalarının ortak özelliği karşı devrimci terördür. Kitleler bu kör terörün hedefindedir. Hedef ne kadar isabetli vurulursa amaçlanan kitlelerin korku ve yılgılığına o denli yaklaşmış olacaklardır. Bu faşist partiye toplumsal yaşam alanlarını faşist iktidara hazır hale getirme fırsatı verecek, kokutulan, sindirilen, can derdine düşen kitleler faşist düzenlemelere itiraz edebilme konumundan uzaklaşacaktır. Faşizmin, halk düşmanı olarak tanımlanmasının nedeni budur. Bu noktada şu son altı ayda meydana gelen kitlere yönelik terör olaylarını açık yüreklilikle tartışalım ve adını açık koyalım: Hizmet ettiği tek alan faşist iktidarın ihtiyaç duyduğu korku ve yıldırmadır. Bir yandan iktidarın kendisi gibi düşünmeyenlere yasal görünüm altında oluşturduğu yargı tetikçiliği ile baskı ve gözdağı vermesi, diğer yandan sokaktaki insana yönelik toplu katliamlar, birbirlerine düşman gibi görünmesine rağmen, aslında aynı amaca hizmet eden güçlerin karşı devrimci eylemidir. Bir eylemi kimin gerçekleştirdiğine bakılmaz, eylemin kimin işine yardığına bakılır. Diyarbakır, Cizre, Şırnak, Sur ve diğer il ve ilçelerde sivil Kürtlere yönelen devlet terörü ile canlı bomba eylemlerini gerçekleştiren TAK adlı örgütün üstlendiği eyleminin eylemin niteliği ile Suruç, Ankara ve İstanbul’da radikal dincilerin üstlendiği canlı bomba eylemlerinin niteliği yöneldiği hedef açısından aynı amacı taşımaktadır. Faşizm, korkmuş, sinmiş, yıldırılmış, pasifize edilmiş kitle tabanı üzerinde iktidar olur imkân ve araçlarıyla kitlesel pasifikasyonu esas alır. Hatta öyle ki, bu amacına ulaşmak için toplumun en gerici ve bağnaz kesiminin aracılığı ile kitlelerin “itiraz eden” kesimleri üzerinde kurduğu hegomonik baskısını “milli irade böyle istiyor” diye meşrulaştırmaya çalışır. Avrupa’da neo faşist partilerin kitle tabanlarının Avrupa’da yaşayan azınlıklara, göçmenlere karşı uyguladığı psikolojik ve fiziki şiddet ile AKP iktidarının kitle tabanının uyguladığı psikolojik ve fiziki şiddetin felsefi ve sosyolojik kaynağı aynıdır. Fiziki ve psikolojik şiddet faşizmin mayasıdır.

Bu olgu sadece fiziki şiddetin faşizmin görünür yöntemi olarak ortaya çıktığı geri bıraktırılmış ülkelere özgü de değildir. Bu başlıktaki yazının neredeyse bütün bölümlerinde küresel kapitalizmin yerkürenin en ücra sınırlarına kadar egemenlik ağlarını kurduğunu, gidecek başkaca yerinin kalmadığını, kriz ve bunalımlarının toplumsal/kitlesel hoşnutsuzluk olarak ortaya çıktığını, rahat dönemlere özgü burjuva meşruiyet sınırları içinde yönetemez olduğunu, sınıf çelişkilerinin gerek merkez kapitalist ülkelerde gerekse bağımlı geri bıraktırılmış ülkelerde tarihin hiçbir döneminde rastlanmayan keskinlikte cereyan ettiğini bıkmadan tekrarlamak zorunda kaldık. Bu tespitin doğal olarak varacağı yer, artık faşizm tek tek ülke işçi sınıfı ve emekçi halklarının sorunu olmayıp küresel kapitalizmin kuşattığı yer küre içindeki ülkelerin ortak sorunu haline geldiğinin ortak bilincinin yaratılmasıdır. Türkiye AKP iktidarı ile faşizme yöneliyor da kıtasal Avrupa,ABD, Doğu Avrupa, Latin Amerika,Afrika, Orta Doğu nereye sürükleniyor?... ABD başkanlık seçimlerinde faşist Trump’a verilen kitlesel destek ile daha düne kadar adı sanı bilinmeyen, üstelik çok kısıtlı olanaklarla başkanlık yarışına giren Komünist Sanders’e yönelen kitle desteğinin arkasında yatan gerçek sınıf çelişkilerinin artık nötralize edilemediğinin açık göstergesi değil de nedir? Doğu Avrupa’nın Macaristan, Polonya, Ukrayna gibi bir çok ülkesinde klasik faşist iktidarları aratmaya yönetimlerin iktidara gelmesi, Merkez Avrupa’nın hemen bütün ülkelerinde neo faşist partilerin hızla kitleselleşmesi, bunun karşısında çeşitli nüanslarıyla solun klasik burjuva partilerine yüz vermemeleri, kendini açıkça “sol”. “sosyalist” “komünist” olarak tanımlayan partilerin etrafında kitleselleşmeleri sınıf çelişkilerinin keskinlik boyutlarının açık ifadesidir. Bu nedenle sorun sadece ulusal boyutta ele alınamaz. Kapitalizmin küreselleşmesi sınıf mücadelesinin de küresel boyutta ortak mücadele ve örgütlenme zorunluluğunun açıklanabilir nedenidir. Faşizm yalnızca tek tek ülke halklarını tehdit eden kanlı karşı devrimci bir süreç olmayıp, kalıcı kılınmaya çalışılan ve bütün yer küreyi tehdit eden ve kapitalizmin de kendi sonunun ilanı anlamını taşıyan, kapitalizmin son durağıdır. Süreç küresel sermaye ile emekçi halkların kanlı çatışmalarına gebedir. Kapitalizm ekonomik, politik, siyasi ve askeri olarak ırkçı ve dinci yedekleriyle süreci başlatmıştır. Dünya emekçi sınıfları ve halklarının bu sürece ancak küresel ortak örgütlenme ve mücadeleyle karşı koymalarından başka seçenek yoktur. Uluslar arsı işçi sınıfının Enternasyonal ortak bilinç, örgütlenme ve mücadele birliği dünden daha elzem ve yakıcı bir görevdir.

Sonuç olarak kitlesel pasifikasyona, korku ve yılgınlık yaratmaya yönelik hiçbir eylemin ilerici karakterinden bahsetmek şöyle dursun,   iktidar olma yolunda her aracı tartışmasız kullanan faşizmin değirmenine su taşımaktır ve devrimciler bu tür eylemlerin ortağı olmazlar.

 

 
Sanatsal Yazılar