Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Küresel Kapitalizm Koşullarında Faşizm Üzerine Bir Deneme/17

Son günlerin güdümlü medyasının halleri içler acısı. İnsanın neredeyse Diyojen’e imrenip gündüz gözüne apaçık ortada duran gerçeğin üstüne fener tutası geliyor. Varsın Dünya Fatihi İskender Diyojen’in bilgeliği karşısında hamhalatlığını sergilesin, varsın “gündüz fenerle ne arıyorsun” desin. Diyojen de o bilge tavrıyla “ gerçeği!...” deyiversin. Birileri de kendini varsın etkili ve yetkili sansın. Düşler çabuk biter, gerçek kendisini dayatır. Daha dün denecek kadar yakın bir zamanda allayıp pullayıp bin bir övgü ile AKP’nin Genel başkanı ve Başbakan olarak ve “ileri demokrasinin inşasında” stratejik derinlikler keşfedeceği vaadiyle “kutsal göreve” davet edilen Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun apar topar yetkilerinin alınarak istifa noktasına getirilişinin, Başbakan ve Partinin genel Başkanı olarak bir çırpıda yetkisizleştirilişinin ipe sapa gelmez, gerçekle ilintisi olmayan gerekçelerini yutturmak için sistemin medyası epeyce çabalar sarf edilmekte, bunun bir “ darbe” olduğundan ve demokrasiyle bağdaşmadığından dem vurmakta birbirleriyle yarışmaktadırlar. Ahmet Davutoğlu’nun R.T.E ye muhalifliğinden tutun da Kürt sorununu çözmeye yatkın ve meyilli olduğuna, daha demokrat kişiliğe sahip olduğuna kadar bir uçtan diğerine çeşitlemeler alıp başını gitmektedir. Böyle bir ortamda sınıf bilincini sokağa indirmeye muktedir devrimci örgütlenmenin yokluğu bilinç kirlenmesine, bilgi kirliliğine, manipülasyona da uygun ortamı yaratmaktadır. Olanın olduğu gibi değil, olması gerektiği gibi gösterilmesi, yalanın maskesini indirecek gücün yokluğunda bulunmaz fırsat yaratmaktadır. Kitleler “RTE diktatör, A. Davutoğlu Demokrat” ikilemiyle karşı karşıya bırakılıp “Demokrat olanı tercih etme” yönlendirmesiyle çembere alınmaktadır. Bu vaazın içinde sayısız örneklemeler sıralanabilir. Sistemin ne yaptığını bilen senaryo uzmanları için aslında her şey açıktır, gölgede bırakılan bir şey yoktur. Bilinen hikâyedir. İdam mahkûmunun son isteğinin yerine getirilerek ne kadar demokrat olunduğunun dünya âleme ilan edilmesidir. Kırk katır mı kırk satır mı?. İdam mahkûmu kırk katırı tercih ederse, mahkum kolları bacakları kırk katıra bağlanıp katırlar dört yöne tırısa kaldırılıp mahkumun bütün vücut parçaları bedeninden koparılarak ölecektir, kırk satırı tercih ederse kırk satır darbesiyle bedeninin parçaları birbirinden ayrılacaktır. Sonuçta mahkûma bırakılan tercih hakkı yaşama hakkı değildir, eğer bu bir hak ise nasıl ölmek istediğine ilişkin işkenceli ölüm biçimini seçme hakkıdır. Dolayısıyla yalın sorun ne R.T.E nin diktatör oluşudur, ne de A. Davutoğlu’nun Demokratlığıdır. Sorunun ortaya konuluş biçimi sınıf bilinçsiz, ne verilirse yutmaya hazır kitlelerin itirazsız kabulünün varsayımıdır. Bir adım daha ileri gidip A.Davutoğlu’nun bile ne olup bittiğinin farkında olduğunu düşünmüyoruz. AKP’nin birçok milletvekilinden tutun da aşağıdan yukarı doğru örgütlerinin, destekçilerinin, yandaşlarının bile olup bitenin farkında olduğunu düşünmüyoruz.

Bu tespit AKP kadrolarının demokratlığına ya da demokrat olabileceklerine ilişkin bir beklenti ya da bir gönderme de değildir. Öncelikle geleneksel dinsel yapı içinde demokratlıktan söz etmek, bu anlamda AKP’yi bir bütün olarak, kadrolarıyla, örgütleriyle, yandaşlarıyla demokratlıkla yan yana getirmek, böyle bir beklenti içine girmek safsalaklığın ötesinde patolojik bir vakıa olmakla özdeştir, gerçekle alay etmektir. Sorun dinsel muhafazakâr tutum ve davranışın ötesinde küresel kapitalizmin içinde bulunduğu duruma ilişkin iktidar seçeneğidir, kadrolarının bu iktidarla uyumudur. Bu iktidar seçeneğinin adı faşizmdir, kadroların tasfiye/yenileme hareketi de bulunulan aşamaya uygun yapısal inşadır. Olan biten de budur, sürecin kendine uygun koşullarda ilerleyişidir. Bu nedenledir ki A. Davutoğlu’nun bir çırpıda Parti genel başkanı ve başbakan yapılması ve aynı yöntemle apar topar alaşağı edilmesi Türkiye’ye özgü “uzun bıçaklar gecesidir”. Faşizmin lider tipolojisi faşizmin kendisi gibi mutlak buyurgandır ve itaat eden kadrolar ister. AKP’nin kuruluş aşamasında “Dindar muhafazakâr” görünümüyle bir araya gelen ve aşamalarda tasfiye edilen A.Gül, Bülent Arınç, Hüseyin Çelik gibi kurucu unsurlarını bir araya getiren faktör toplumsal yaşamın dinsel paradigmalar üzerine kurulmasıdır. Ancak AKP’nin kurduruluş ve iktidar yapılmasının amacı toplumsal yaşamın dinsel paradigmalarla dönüştürülmesinin ötesinde, dinsel paradigmalardan etkilenen toplumsal kitlenin faşizmin kitlesel tabanı haline getirilmesidir. Sürecin gelinen aşamasına uyumsuzluk gösteren kadroların tasfiyesi ve yerlerinin amacın daha açık olarak tanımlandığı ve buna uyum sağlayan kadrolarla doldurulmasıdır. Yukarıda özetlemeye çalıştığımız, tasfiye edilen yalnız A. Davutoğlu’nun değil AKP kurucu kadrolarının bile süreçten haberdar olmadığına ilişkin iddiamızın dayanağı budur. Bu başlıktaki yazılarımızda faşizmin iktidar daralması olduğuna ve AKP’nin kendi içinde hızla sürece ayak uydurmayanları şaşkınlık yaratacak şekilde tasfiye edeceğine daha önce değinilmişti. AKP’nin içinin yansıyanın/yansıtılanın ötesinde kaynayan kazan olduğu da sürpriz değildir. AKP’yi iktidara taşıyan kadro ya da ona oy veren kitlelerin beklentisi Siyasal İslam’ın toplumsal yaşam biçimine dönüştürülmesiyle sınırlıdır. Sürecin gidişata uygun şekillenmesi AKP içinde süreci kavrayamayanlar açısından gerçekten beklenmedik bir durumdur, adeta bir sürprizdir ve olanı biteni anlamlandırma kapasitesinden yoksunlukları nedeniyledir ki meseleyi “yol arkadaşlığı, ahde vefa” gibi düşük yoğunluklu yakınmalardan yukarıya çekememektedirler. Böyle bir tespitin doğruluğu “AKP dağılır, dağılıyor” kolaycılığına izin vermez. Tersine, AKP faşizmin inşasına ayak uyduramayan kadroları tasfiye ederek lidere mutlak itaatle bağlı militer kadrolarla iç yapısını sağlama alacaktır. İkna edilemeyen, taraftar olmayan kitlelerin malum yöntemlerle “bitaraf” edilmesi faşizmin bilinen, kanıksanan yöntemidir ve şaşılacak bir yanı da yoktur. Asıl sorun faşizme karşı mücadelenin örgütsel, kitlesel gücünün yaratılmasıdır. Faşizm, AKP’yi iktidar yapan küresel kapitalizmin AKP üzerinden gizli ajandasıdır ve AKP R.T.E nin nezdinde faşizme yönelmek zorundadır, yoksa küresel kapitalizm bu göreve amade olacak AKP’nin alternatifi bir başka faşist örgütlenmeyi yaratacaktır. Bu tercih küresel kapitalizmin içinde bulunduğu sürekli kriz nedeniyle yönetememesinin zorunlu bir sonucudur. Kaldı ki, faşizm kapıyı kırmak için son eşiğe yaklaştıkça faşist lider, mutlaklığına dolaylı ya da dolaysız itiraz edecek bir tek bir kişinin varlığına bile tahammül edemeyecektir. Keçenin ibikleri başkanlığın ele geçirilmesiyle toplanmış olacak ve daha farklı türden tasfiye biçimleri de artık sıradan uygulamalar olarak yerini alacaktır. Şimdiden hedef göstermeler ve gösterilen hedefi bertaraf etmeye aday kadrolarda saldırganlığın ”görev psikolojisi” yaratılmıştır. Eşiğin aşılması aşamasında kitlesel saldırılar beklemek kehanetten sayılmamalıdır. AKP’nin yönelimi siyasal İslam temelli faşizmdir ve sürece ayak uyduramayan kadroların tasfiyesi, lidere mutlak itaate hazır kadrolarlın oluşturulması sürece uygun düşen bir işleyiştir. Bilindiği gibi SA’ların kurucusu ve Nazi partisinin kilit adamlarından Ernst Röhm Nazi partisi içinde Hitlere karşı güç toplamasının bedelini kendi çevresiyle birlikte Hitlerin emriyle canıyla ödemiştir. Her ülkenin kendine özgü bir “uzun bıçaklar gecesi” vardır. AKP’nin kurucu kadrolarını tasfiye biçimi de bize özgü bir uzun bıçaklar gecesidir. Olacakların, olanları aratacağı günler kapıya dayanmıştır.

 

Dünya edebiyatının klasikleşmiş ünlü Fransız yazarı Honore da Balzac’ın tavizsiz, sıkı bir kralcı olduğu bilinir. Feodalizmin iktisadi, sosyal siyasal olarak gücünü tükettiğinin, ekonomik ve siyasal iktidar boşluğunun genç burjuvazi tarafından doldurulacağının kaçınılmazlığının farkında olan Balzac “Kralım, size çok bağlıyım ama iktidarınız gücünü tüketti” deme dürüstlüğü namuslu aydın tanımını belleklere kazımıştır. AKP’nin iktidar olmasında “ileri demokrasi, insan hakları, demokratlık rüyası görenler” aydın olma adına AKP’nin meşrulaşmasında ve kitleselleşmesinde görevlerini “layıkıyla yerine getiren küresel kapitalizmin güdümlü aydınlarının” siyasal İslam’ın halaycı başlarının, AKP’nin kendilerine ihtiyaç kalmayınca kapı önüne konulmaları karşısında pişmanlık sırasına girmelerindeki samimiyetsizlik olanca arsızlığı ile devam etmektedir. İktidar olurken Gülen Cemaati ile birlikte yürüyen, AKP nin iktidardaki gücünü pekiştirince Gülen Cemaatine tekmeyi vurmasını içine sindiremeyen ve hala meşreplerine uygun demokrasinin varlığına iman etmiş olanların da yakalarına iliştirdikleri “aydın kimliği” ile olanı biteni kavrayamadıklarından serzenişleri ayyuka çıkmaktadır. Belki “ bu onların sorunu” deyip geçmek bir rahatlama vesilesi bile olabilirdi… Ancak… Şayet bu unsurlar hala kendilerine açık “sol kapılar” bulabiliyorlar ve açmazlarındaki illeti kitlelere bulaştırma gayretini sürdürüyorlar ve sözüm ona “ sol kapılar” da bunları uzaktan gelen saygın misafirler gibi karşılamaya can atıyorlarsa durum değişmelidir. Bireysel olarak kendi güç ve kapasiteleriyle mücadelenin içinde yer almaları elbette kendi bilecekleri bir şeydir, ancak güç odaklarına yamanma girişimlerini sinsice mücadeleye hastalık olarak taşımalarına göz yumulamaz. Faşizme karşı mücadele sınıf mücadelesinin en karmaşık ve çetrefil olanıdır. Faşizmin yenilgiye uğratılması sınıf mücadelesine önderlik etme kapasitesine, bilgi ve deneyimine sahip devrimciler örgütünün, sınıf partisinin öncülüğünü kaçınılmaz kılmaktadır.

 

 
Sanatsal Yazılar