Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Darbenin Anatomisi

-DEVLET VE DEMOKRASİ-

Pehlivan tefrikasına dönüştürülen 15 Temmuz/2016 başarısız darbe girişiminin nedenleri tartışılırken, sınıfsal karmaşıklığın çok yönlü toplumsal ilişkileri gözetilmeden konu üzerinde ahkâm kesmek, görünürle yetinmek günceli tarihsel olana tercih etmekle eş anlamlıdır. Konu üzerinde birçok varsayımlar üretilip sorunun üstünün örtülmesi, nedenlerinin örtbas edilmesi sorunu ortadan kaldırmaz, tersine kangrene çevirir, yazılı ve görsel medyada yapılan da budur, sorunu magazinleştirmektir.

Askeri darbeler tarihin bir mirası değildir ve kapitalizmin emperyalist aşamaya ulaşmasıyla birlikte Emperyalizm olgusunun geri bıraktırılmış ülkelerde devleti ekonomik ve siyasi, toplumsal/sınıfsal ilişkilerde kuşatmasıyla birlikte ortaya çıkan bir olgudur. Devlet elbette kapitalizmin sağlıklı geliştiği, siyasal ve ekonomik bağımsızlığı olan kapitalist ülkelerde de üretim araçlarına, sermaye sahip olan egemen sınıfların/egemen sınıflar ittifakının toplumu kapitalizmin işleyişi açısından kontrol eden, düzenleyen ve denetleyen bir baskı aygıtıdır. Ağır basan yön bu ülkelerde devletin karakterinin iç egemen güçlerce düzenlenip denetlendiğidir. Ülke dışı bir başka kapitalist güç egemen bir kapitalist ülkenin iç işleyişine müdahale edemez, onu kendi çıkarlarına göre düzenleyemez. Farklı güçlerin müdahalesine açık alanlar neredeyse yok gibidir. Devlet, sınıflar arası iç ilişkileri meşruiyet kazandırdığı yasal düzenlemelerle yürütür, “zor güçlerini” olağan durumlarda sahaya sürmez, ta ki sınıfsal mücadele kapitalizmi tehdit edene kadar… Klasik kapitalist ülkelerin yönetimlerini, yönetebilme fonksiyonlarını yitirmediği olağan durumlarda yönetim gel-gitleri karşısında güçlü kılan olgu, yönetici egemen sınıfların, bağımlı ülkeler egemen sınıflarına göre daha homojen, sınıfsal ilişkilerin daha net, kapitalizmi tartışma dışı bırakmak koşuluyla burjuva kültür ve yaşam biçimine adapte edilen toplumsal yaşamın daha sorunsuz oluşudur. Burjuva demokrasisinin esas olarak gelişmiş kapitalist ülkelere özgünlüğünün nedeni budur. Kapitalizmin kendisi gelişirken kendisiyle birlikte aynı zamanda geliştirdiği, bu gelişim sürecinde zorlu sınıfsal çatışmaların, toplumsal çalkantıların yaşandığı, nihayetinde sınıf uzlaşmasına ulaşıldığı, toplumsal yaşamın uzlaşı koşullarının birlikte hazırlandığı, karşılıklı hak ve yükümlülüklerin tanındığı, burjuvazinin istediği zaman bunları istediği gibi çiğneyemeyeceği, ortadan kaldıramayacağı güçlü kitlesel ve sınıf örgütlenmelerinin politik, kültürel ve siyasi etkinliğe sahip olduğu bir yönetimdir burjuva demokrasisi. Maddi koşulu budur ve ancak demokrasiden söz edebilmeniz için işçi sınıfının kazanılmış ve dokunulamayacak haklara ve örgütlülüğe sahip olmasıdır, burjuvazinin, yönetici elit sınıfların istedikleri zaman ve istedikleri kadar verecekleri, istedikleri zaman budayacakları ya da tamamen ortadan kaldıracakları, toplumun da bununla yetinmesini isteyecekleri bir ihsan değildir. Kaldı ki tartışma konumuz olmamasına karşın kapitalizmin krizlerinin sürekli arttığı ve burjuvazinin artık meşruiyet sınırları içinde yönetmekten aciz kaldığı kapitalist ülkelerde “olağan yönetme koşullarının” alarm verdiği küresel kapitalizmin günümüz koşullarında burjuva demokrasisinin kitlesel kazanımlarının ortadan kaldırılmaya çalışıldığı istatistiki bilgilerle doğrulanmaktadır. Yani klasik kapitalist ülkelerde de burjuva demokrasileri yerini otokratik yönetimlere bırakmanın eşiğindedir, bu ülkelerde de burjuva demokrasisi miadını doldurmuştur. Gelinen aşamanın zorunlu durağı sosyalizmdir.

Emperyalist hegemonyanın hâkim olduğu kapitalist ülkelerde kapitalizmin düzeneği farklı egemen sınıfsal parçaların birbirlerine eklemlenmesiyle, dış faktörlerin belirlediği sınırlar ve alan içinde kurulmuştur. Ne egemen sınıflarda sağlıklı bir gelişimin sonucu homojenlik, ne de yönetilen sınıflarda sınıfsal netlikler görülür. Bu ülkeler egemen sınıfları burjuva sınıfsal kültür ve refleksten ne kadar uzak ise, aynı şekilde bu ülkeler işçi sınıfı da sınıfsal kültür ve refleksten o kadar uzaktır. Sınıfsal davranış ve sınıfsal kültür toplumsal yaşamı belirleyicilikten uzaktır. Toplumsal ilişkilerin, egemenlik ağının kontrol mekanizması devlet, egemen güçlerin farklı grupları arasında durmadan gelgitler yaşar, el değiştirir. Egemen ve yönetici sınıfların sınıfsal netliğe ulaşmasının gerekli ve yeterli koşulu olan kapitalizmin içsel bir olgu olmayışı, yukarıdan ve dayatılan bir sömürü mekanizmasına dayalı olmasının sonucu, sömürüyü lehine disipline etmek isteyen farklı egemen sınıf gruplarının devlete sahip olma iştahını kabartır. Bunun yolu “zor güçlerinin” tekelini elinde bulunduran devlet aygıtını, yönetimde bulunan diğer grubun üzerine sürerek, bu grubun devletteki egemenliğine son verip, kendi egemenliğini kurmak, ilan etmektir. İşte burada “Devletin egemen sınıflarının farklı grupları arasında el değiştirmesi” de içsel bir olgu olmayıp, egemen güçlerin bağlı bulundukları farklı emperyalist/kapitalist ülkelerin dışsal müdahalesidir. İster tek bir Emperyalist/Kapitalist ülke olsun, isterse ittifak halindeki emperyalist/Kapitalist ülkeler olsun, geri bıraktırılmış, bağımlı bir ülkenin yer altı, yer üstü kaynaklarını sömürmesi, ülkeyi açık pazar haline getirmesi için o ülke içinde kendine yerli işbirlikçiler arar, onlar aracılığı ile toplumu denetleyen, düzenleyen, sömürüyü disipline eden devleti ele geçirmek ister. Bazen de aynı emperyalist/kapitalist ülke veya blok kendi güdümündeki yerli işbirlikçilerinin kapitalizm adına yönetme becerisini yetersiz görmeleri, tıkanan kapitalizmin önünün açılması ya da sömürünün daha bir acımasız düzenlenmesi, sınıf mücadelesinin ve devrimci yükselişin bastırılması için askeri darbeleri davet ederler. Türkiye’de 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerini bu kategori içinde değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Kapitalizmin tarihinde özellikle Güney Asya, Latin Amerika, Kıta Afrika’sında görülen askeri darbelerin gelişim süreçleri böyledir. Darbe yönetimleri ülkelerini buyruklarında oldukları emperyalistler adına işgal ederler. Klasik sömürgecilik döneminden yeni sömürgecilik dönemine geçişte bir ABD yetkilisinin “ biz artık ordular besleyip ülkeler fethetmiyoruz, her ülkenin ordusu, ülkesini bizim adımıza işgal etmeye hazır hale getirilmiştir” tespiti bu olsa gerek.

Öyleyse bir olgunun altının çizilmesi gerekir. Demokrasi, klasik kapitalist ülkelerde, kapitalizmin ve eş zamanlı olarak işçi sınıfının birlikte ve sağlıklı geliştiği, bu gelişim sürecinde çetin sınıf mücadeleleri sonucu burjuvazinin kabul etmek zorunda kaldığı haklarının, kazanımlarının toplumsal yaşamın temel değerlerini oluşturduğu koşulların maddi, siyasi, kültürel varlığını zorunlu kılar. Yönetici elit sınıfların şu veya bu nedenle bahşettikleri, istedikleri zaman verip, istedikleri zaman aldıkları, yönetici sınıfların toplum nezdinde yönetebilme meşruiyetininin demokratik, yasal zeminini oluşturamadıkları ve oluşturmasına da dış faktör emperyalist/kapitalizmin izin vermediği ülkelerde demokrasiden söz edilemez. Bu ülkeler yönetiminin yönetim aygıtı havuç/sopa /zor üzerine kuruludur. Havucun ucunun gösterilmesinin adı demokrasi değildir. Demokrasi bir sınıflar uzlaşmasıdır ve bu uzlaşmanın toplum tarafından kabulüdür. Küresel kapitalizmin örümcek ağı gibi sardığı, iktidarları belirlediği, yönetici sınıfların kendisi için değil kendiliğinden sınıf olduğu, işçi sınıfının henüz kendisi için sınıf olma bilincine ulaşmadığı, sınıfsal refleks göstermediği geri bıraktırılmış/çevre ülkelerde demokrasiden söz edilemez. Ancak kazanılması gereken bir demokrasiden söz edilebilir.

15 Temmuz askeri darbe girişimi yukarıda irdelemeye çalıştığımız tarihsel/toplumsal olgular ışığında değerlendirildiğinde sağlıklı sonuçlara varılabilir. Söz konusu darbe girişimini organize eden Gülen Cemaatinin kanat önderinin yıllardır CİA denetiminde olması, Küresel kapitalizmin Orta Doğuya ilişkin projeleri kapsamında bu yapıyı kullanmasının yadırganacak yanı yoktur. Emperyalizmin ekmeğini yiyen onun kılıcını kuşanacaktır. Fetullah Gülen cemaati emperyalizm için bulunmaz kaftandır ancak bunun bir sır olduğuna, bilinmez olduğuna inanmamızı istemeye, bizi aptal yerine koymaya da kimsenin hakkı yoktur, haddi de değildir. Gerçekten kazanılmaya çalışılan bir demokrasiden samimiyetle söz edilecekse bu geleceğin mimarı toplumun emekçi kesimleri olacaktır....

 

 
Sanatsal Yazılar