Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Ulusal Kapitalizmden Küresel Kapitalizme-07

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

Kapitalizmin farklı evrelerindeki süreçlerde ortaya çıkan değişikliklerin irdelenmesinde varılmak istenen amaç, bu süreçlerin doğurduğu ve bu süreçlere paralel olarak gelişen, değişen, sürecin özelliklerini taşıyan siyasal/politik olguların kapitalizmin ekonomik gelişim ve değişiminin üzerinde yükseldiği gerçeğinden hareketle, sınıf mücadelesinin bu değişikliklere göre şekillendiğidir. Her değişiklik gerek kapitalizm açısından gerekse işçi sınıfı açısından yeni durumlar yeni olanaklar, yeni güçler yaratır.  Değişen durumlar karşısında geçmiş dönemlerde doğru tahlil edilmiş sınıfsal analizler hükmünü yitirir, işe yaramış, başarı yaratmış örgütlenme biçimleri değişen dönemle birlikte mevcut duruma cevap vermez. Aynı durum burjuvazi için de geçerlidir. Yeni durumla birlikte yönetme, baskı, tehdit, şantajın biçimleri değişir, kitlesel pasifikasyon araçları gelişir. Burjuvazi yönetme biçimini değişen, yeni ortaya çıkan duruma göre yeniler, iktidarın korunması ve devamı için geçmiş dönemde kullandı “ iktidar etme” biçimini değiştirir,  bu dönemin özelliklerinden yararlanır ve yeni döneme ve duruma uygun araç ve gereçler geliştirir. Bu durum gerek tek tek ülkeler için gerekse sınıf mücadelesinin sürdüğü bütün ülkeler için geçerli evrensel ilkedir.

Lenin’in işaret ettiği “ somut durumların somut tahlilinden” anlaşılması gereken de budur. Bilindiği gibi Sovyet devrimi öncesi devrim stratejisi tartışmalarında sınıf mücadelesinin o kendine özgü doğrularının eksik ya da yanlış kavranması bir çok kez devrimci güçlerin çarlık karşısında zafiyete uğramasına neden olmuştur. Kitle tabanında oldukça güçlü olan Narodnikler, Menşevikler, sosyalist devrimciler gibi örgütlerin “ mevcut durumun tahlilindeki yetersizlikleri” işçi sınıfı açısından bedeli oldukça ağır maliyetlere neden olmuştur. Bireysel terörden tutun da kitle dalkavukluğuna, sınıfın iktidarı talebini ekonomizme indirgeyen sendikalizme kadar varan eğilimler arasındaki ciddi çatışmalardan öncelikle yararlanan Çarlık olmuştur. Öyle ki giderek bu eğilimlerden bazıları örneğin emperyalist/ yağmacı savaşa karşı devrimci tavır yerine, ideolojik sapkınlıklarını çarlık iktidarını desteklemeye, karşı devrime teslim olmaya kadar vardırmışlardır. Sovyet devrimini gerçekleştirme başarısını, bu gruplara göre daha az kitlesel tabana sahip olan, ancak kitleleri doğru ideolojik hatta birleştirmeyi başaran, doğrularda ısrarcı ve tavizsiz davranan Bolşevikler gerçekleştirecektir. Yazımızın bir önceki bölümünde değinmiştik, yeri gelmişken tekrarlayalım: Lenin, kapitalizmin tekelleşerek emperyalist aşamaya girdiğini, köylülüğün hala etkin bir sınıfsal güç olmasına karşın devrimini öncü ve örgütleyici gücünün işçi sınıfı olduğunu, işçi/köylü ittifakı ile çarlığın devrilmesini takiben hızla sosyalist devrime geçilmesi gerektiğini ısrarla belirtirken, mevcut durumun tahlilinde yetersiz kalan ve bu nedenle yanlış örgütlenme ve mücadele biçimlerinde ısrar eden bir dizi Menşevik akım ya devrimde köylülüğü devrimin öncülüğüne koymuş ve bireysel terör eylemleriyle çarlığın devrileceğini savunmuş (Narodnikler, sosyalist devrimciler v.s gibi), ya da yine Menşeviklerin bir diğer kolu işçi sınıfının iktidarı alabilecek yetenekten yoksun olduğunu savunarak iktidar mücadelesini sendikal mücadeleye, ekonomik demokratik haklar için mücadeleye indirgemiştir. Hatta Marks-Engelsin sosyalist bir devrimin kapitalizmin en gelişmiş Avrupa ülkelerinde gerçekleşeceği öngörüsünü ileri sürerek Leninin “ sosyalizm Emperyalist/ Kapitalizmin zayıf olduğu ülkelerde, Feodal/Emperyalist bir ülke olarak tanımladığı Rusya’da zincirin kopacağı tezine  “Anti Marksist” yaftası yapıştırmış, Lenin’i Marks karşıtı, “Anti Marksist” olarak suçlamış, kimileri de ifrata kaçarak tek ülkede devrimin imkânsızlığını ileri sürerek Sovyet iktidarına karşı çıkmıştır. ( Troçki gibi). Lenin’e göre Rusya emperyalist/Kapitalizmin en zayıf halkasıydı, Feodal/Emperyalist bir ülkeydi. Rusya’da kapitalizm Avrupa ülkeleri kadar gelişkinlik göstererek kapitalizm öncesi sınıfları feodaliteyi ve köylülüğü ortadan kaldıramamıştı, Rusya’da işçi sınıfının gelişmişlik düzeyi elbette kapitalizmin gelişmiş olduğu Avrupa ülkelerinden geriydi, ancak devrime öncülük edecek bir işçi sınıfı da vardı. Bu sınıf iyi örgütlenirse ve demokratik devrim aşamasında kır yoksullarını ve küçük burjuvaziyi de yanına alırsa demokratik halk devrimini gerçekleştirir, çarlığın iktidarı yıkılır ve demokratik devrim hızla sosyalist devrime dönüştürüldü. Rus devrimi Leninist çizgide gelişti ve ilk tarihte bir ilk olarak işçi sınıfı burjuvaziyi devirerek sınıfsız toplumun çekirdeğini attı. Lenin bir şablon sunmadı, o Marksizm’i diyalektik bir bütünlük içinde yorumladı, Rusya’nın somutuna, sınıfsal/toplumsal konumu şekillendiren, somut durumlara uygun mücadele ve örgütlenme biçimlerini gerçekleştirerek işçi sınıfına sınıfsız toplumun yolunu açtı.

Marksizm elbette bir şablon değildi ve bütün ülkelere önerilecek bir “fiks paket” de değildi. Her ülkenin somut durumu, sınıfsal konumu, iktidarın yönetme biçimi, zayıf ve güçlü yanları mücadelenin seyrini belirler ve uygun zamanda uygun araçların kullanılmasıyla egemen sınıfların egemenliğine son verilir. Bu saydığımız faktörler kapitalizmin mevcut durumunun o ülkeye yansıyışıdır. Kapitalizmin mevcut durumu doğru analiz edilmezse doğru bir mücadele hattı üzerinde doğru devrimci tavır geliştirilemez.

Şabloncu, “hazır paketçi” anlayışlar dünya devrimci blokunda da ciddi tartışmalara, çatışmalara neden olmuş ve bu tartışma/çatışma hastalığı Türkiye devrimci hareketin de karşılığını bulmuştur. Bu çatışmayı bilerek körükleyen karşı devrimci güruha bir diyeceğimiz olamaz, onlar karşı devrimciliklerinin gereğini yerine getirmiştir, ancak dünya devrimci hareketinin farklı merkezlerine yakın duran devrimciler 12 Eylül sabahı faşizmin pençesine düştüklerinde “ çocukluk hastalıklarının” ansızın farkına varmışlardır.

Hatırlanacaktır, Bu merkezlerden birine göre dünya devrimci hareketinin stratejisi Maonun Çininde çizilir, köylülük örgütlenir, kırlardan şehirlere doğru iktidar ele geçirilir. Bu tezin dışında farklı düşünenler kesinlikle karşı devrimcidir…Bir diğer Merkez yanlıları SSCB ne yaparsa doğru yapar, SSCB ye “yanlış yaptın” demek karşı devrimci ağızla konuşmaktır. Bir üçüncülere göre Küba devriminin gerçekleştirme biçimi tek yoldur ve bunun dışında hiçbir yol devrime götürmez. Mahalle kabadayılarının bile gerillacılık çılgınlığı alıp başını gitmiştir. Kitlelerin kendilerini ancak bu yolla destekleyeceğine ve silahlı mücadelenin kitlesel ayaklanmaya dönüşeceğini düşünen devrimciler, devletin kitlesel pasifkasyonuyla yalnızlaştırılmış, silahlı mücadele giderek silahların mücadelesine dönüşmüş, karşı devrim bu dönemin önderlik yeteneği ve devrime olan inancı tartışmasız olan yiğit devrimcilerinin kimilerini asmış, kimilerini pusularda katletmiştir. Türkiye devrimci hareketinin çok ciddi birikimi karşı devrimcilerce ezilmiştir.

Oysa Mao Çinin somut durumundan oyla çıkmış, emperyalizmin Çine yansımasını kavramış, devrimci strateji, taktik ve örgütlenme biçimini bu somut durum üzerine inşa etmiştir. Küba’nın özgül konumu Fidelist mücadele biçimine uygundur ve Fidel Castro ve arkadaşları emperyalizmin Küba’ya yansımasıyla oluşan somut durumu doğru tahlil etmişler ve mücadele biçim ve araçlarını bu duruma uygun seçmişlerdir. Aynı durum açık işgale karşı halk savaşının destanını yazan Vietnam için de doğrudur, Hitler Faşizmine karşı kitlesel direnişi örgütleyerek Arnavutluk’ta sosyalizmi kuran Enver Hoca için de doğrudur. Bu gerçeklik sadece sosyalizmin başarıya ulaştığı ülkeler için olmayıp aynı zamanda Ulusal Kurtuluş savaşı veren ülkeler için de geçerlidir. Dünya devrimci hareketinin başarıları taklit edilecek bir kopya olmayıp, derinleştirilecek, deneyimlerinden yararlanılacak bir zenginliktir. Ülkelerinde devrim yapan devrimciler şayet bir ülkenin şablonuyla hareket etselerdi hiç birisinin ülkelerinde devasa Emperyalist/Kapitalizmin iktidarlarına karşı devrimci mücadeleyi başarıya ulaştırmaları mümkün olmayacaktı. Şimdi sorun şudur: Günümüzde küresel kapitalizmin sarıp sarmaladığı yer kürede bu ilişki ve çelişkilerin çatlakları, zayıf yanları nedir, bu çatlaklardan fışkıracak potansiyel devrimci enerjinin örgütlü ve sonuca götüren bir bütünlüğü nasıl organize edilecektir?. Bütün yer küre mevcut gerçekliğin sınırları içinde boğulmaktadır, en umulmadık alanlarda umulmadık ve şaşırtıcı biçimde devrimci enerji potansiyel olarak vardır. Ancak örgütsüzdür, Örgütsüzdür. Var olan örgütlenmeler kitlesel popülizmdir ve burjuvazi için kolay yutulur, kolay teslim alınabilir örgütlenme biçimleridir. Ancak her şeye rağmen kitlesel bir birikimdir ve popülizmin sınırları bu enerjiyi boğmakta ve giderek kitlesel güvensizliğe, umutsuzluğa yol açmaktadır. Günümüz sınıf mücadelesinin yakın hedefi popülizmin egemenliğinin sınıf bilincinin yol göstericiliğinde işçi sınıfı lehine dönüştürülmesidir. Küresel kapitalizmin sınırları içinde sosyalizm kulağa hoş gelmektedir ancak gerçeklik zemini sanaldır. Yunanistan’da Syrizanın başına gelen budur, başarılı olması durumunda ispanya Podemosun uğrayacağı akıbet Syrizadan farklı olmayacaktır. Latin Amerika ülkeleri Venezüella, Brezilya, Peru, Şili gibi sol popülist hareketlerin hareket alanları küresel kapitalizmin iznine bağlıdır ve kapitalizm kendi koyduğu sınırları aşan “muhaliflere” gerçek yüzünü göstermekte geç kalmayacaktır. Küresel kapitalizmin toplumsal yapıları dağıtmasıyla ortaya çıkan boşluğu neden yine kapitalizmin tercihi olan popülist sağın/ yeni faşizmin doldurduğuna ilişkin irdelemelerimizi sürdüreceğiz. 

 
Sanatsal Yazılar