Ulusal Kapitalizmden Küresel Kapitalizme-21

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

Tarihsel ve toplumsal devrimlerde devrimci sınıf, kenedi tarihinin ilericilik vasfından ve birikiminden yararlanır. Bu niteliğe sahip toplumsal tabaka ve katmanların kitlesel niceliğini devrimci hareketin potansiyeli, örgütlenmede ihmal edilmez ve hatta öncelikli toplumsal bir güç olarak görür. Bir önceki bölümde “ salt sınıfçılık” anlayışının eleştirisi yapılırken, aynı hastalığın Türkiye’de sol çevrelerde revaçta olduğu görülmektedir. Salt sınıfçılık anlayışın reddiyesi doğal olarak devrimci harekette hangi sınıf ve tabakaların işçi sınıfının müttefiki olduğu, olacağı sorusunun da irdelenmesini zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda Kemalizm sorunu açıklıkla, tarihsel ve güncel verileriyle, övgülerden ve komplekslerden uzak, sınıf hareketine etkisinin artısı ve eksisi ile tartışılması gerekir. Kemalizm’in devrimcileri ilgilendiren yanı, övgü ve sövgünün ötesine geçip, sınıf mücadelesinde bu kesimin konumunun belirlenmesi olmalıdır, bu kesime yaklaşımın nasıl olması gerektiğidir. Sosyalistlerin, komünistlerin Kemalist olmaması ayrı şeydir, bu kesimlerin karşı devrimcilerin kucağına itilmesi ayrı şeydir.

Kemalizm, Türkiye’nin bir özgünlüğüdür. Bu tanımlamada olumlu ya da olumsuz bakış açlarıyla sol çevrelerin hemfikir olduğu söylenebilir. Ancak bu hemfikirlik içerikte yandaşların övgü, karşıtların sövgü düzeyini geçmemektedir. Bir başka deyişle yandaş ya da karşıtların, Kemalizm’in sınıf mücadelesindeki konumu, yeri ve etkisi bağlamında soruna yaklaşma sorunları yoktur. Böyle olduğu içinde ciddiye alınacak bir yanlarının olduğu da söylenemez.

Kemalizm karşıtlarının kimler olduğu bilinmektedir.

Birinci grup; 1923 le başlayan Türkiye modernizmi öncesinin yedi yüzyıllık geleneğine sahip İslamcı/ Sünni kesimler birinci grup karşıtların başında gelmektedir. Karşıtlıkları kendi içinde tutarlıdır. Kuruluş döneminin modernleşme hareketleriyle toplumsal iktidarlarını ve bu iktidarları aracılığı ile sürdürdükleri ayrıcalıklarını kaybetmişlerdir, toplumsal etkinlikleri kısıtlanmış, tanrısallık atfettikleri hilafet kaldırılmış, toplumun dinsel dogmalarla yönetilmesine son verilmiş, toplumsal yaşam, çağdaş yaşam tarzı esaslarına göre yeniden düzenlenip çağdaş değerle buluşturulmuştur. Bu kesim, Mustafa Kemalin ölümünün yarattığı boşluktan faydalanarak 1940 lı yıllardan itibaren yeniden etkinliklerini artırmaya (Ezanın yeniden Arapça okunması, Köy Enstitülerinin kapatılması, İslamcı Eğitimin yeniden eğitim sistemine sokulması v.b) toparlanmaya başlamışlar, Demokrat Parti iktidarıyla birlikte sağ oluşumlar içinde yer almışlar ve taban bulmaya başlamışlardır. Altmış yıldır var olma çabaları nihayetinde, Kemalist modernitenin oluşturulmaya çalıştığı, tamamlanmamış, yarıda kalmış çağdaş toplum projesinin esaslı değerlerini kademe kademe etkisizleştirerek ve yerine dinsel doğmalara dayalı oluşumları ikame ederek siyasal islam adı altında iktidar olmaya kadar tırmanmıştır. Kemalizm’e düşmanlıktan öte nefretleri anlaşılır nedenlere dayanmaktadır. Birçok kesim her ne kadar “Ulusal Kurtuluş savaşı” na dudak bükseler de, bu kesimlerin Kemalizm’e düşmanlıktan öte kin ve nefretle bakmalarının nedenini anlamak için irdelemelerin ulusal kurtuluş savaşı arifesine ve sonrasını dayanak alması zorunludur ve bu dönemin realitesi üzerinden dinci kesimlerle etnik kesimlerin Kemalizm’e düşmanlıkları çakışır, ortaklaşır.

Kurtuluş savaşı arifesi, birinci paylaşım savaşından (1914-1918) yenik çıkan Osmanlı imparatorluğunun sevr anlaşmasıyla topraklarının galip emperyalist devletler tarafından paylaşılmasına tepki olarak, dağınık ve örgütsüz bir potansiyel olarak anti emperyalizm güdüsünün ortaya çıkmasıdır. Bu tepki Mustafa Kemal önderliğinde işgalci emperyalist güçlere karşı örgütlü antiemperyalist “Kuvay-ı Milliye” hareketine dönüştürülecektir. Ulusal Kurtuluş savaşının çekirdek oluşumu Kuvayı Milliye Hareketidr. Sevr anlaşmasıyla imparatorluğun toprakları galip emperyalist güçler tarafından pay edilirken, Osmanlı imparatorluğunun askeri gücünün dağıtılması, ordusunun terhis edilmesi de bu anlaşmanın içindedir. “Payitaht” yani halife padişahın Damat Ferit Paşa hükümeti işgalci emperyalist güçlerle anlaşma, İngiltere ya da ABD den birisinin güdümü altına girme tartışması içindedir. Bu koşullarda Mustafa Kemalin önderliğindeki ulusal güçler kongrelerle gerekli hazırlıkları tamamladıktan sonra, Çarlığı devirerek iktidar olan SSCB anlaşarak doğu sınırlarını güvenceye almış, (Gümrü ve Kars anlaşmaları) askeri güçlerini batıya kaydırmıştır. Genç Sovyet devrimcileri Mustafa Kemalin başlattığı hareketin ulusal kurtuluşçu anti emperyalist özelliğini bilmektedirler ve bu harekete ciddi yardımlarda bulunurlar. İşgal sonrası Lenin “ Mustafa Kemal elbette sosyalist değildir, ancak emperyalistlerin burnunu sürttü, onurlarını kırdı” diyecektir. Sınıfsal içeriği ile antiemperyalist, önderliği içeriği itibariyle radikal ile küçük burjuva aydın kesimlerin önderlik ettiği bu süreçte “iç çatışma” işgalci güçlerle işbirliği içindeki Osmanlının etkin elit gücü İstanbul hükümeti ve onun desteklediği dinci/İslamcı kesimlerdir. Savaş esnasında işgalci İngilizlerin bu kesimlere ciddi yardımları, işbirliği, zaman zaman savaşın gidişatını tehlikeye atacak boyutlara ulaşmıştır. Savaş sonrası bu kesimler etkisizleştirilmiştir. Kurtuluş savaşı esnasında ve sonrasında da bu kesimlerin ve artıklarının boş durmayıp iç isyanlarla zorlayıcı olduklarına tarihi belgeler tanıklık etmektedirler. İşgalci güçlerle işbirlikleri açık ve aleni olan güçlerin, Ulusal kurtuluş mücadelesini başarıya ulaştırmış güçlerin cezalandırıcı yaptırımına maruz kalmaları tarihin normalidir. Her ulusal kurtuluş mücadelesi veren ülkede durum bundan farklı değildir. Vietnamda da durum budur, Kamboçya, Laos da da budur. Nazi işgalcileri tepeleyen SSCB de olsun, diğer ülkelerde olsun bu durum tarihin değişmezidir. Aksi de mümkündür, yenen güç yenilen güç olsaydı aynı cezalandırıcı yaptırıma egemen güçlerin yok etme aracı olarak kullanılacaktır. Dünyanın birçok ülkesinde emperyalizme, faşizme, kapitalizme karşı mücadelede yenik düşen devrimcilerin egemen güçlerin zor güçleri tarafından katledilmelerinde de savaşın bağışlayıcılığının olmadığını tarih öğretmiştir. Kısaca İslamcı/dinci güçlerin Kemalizm’e karşı düşmanlıkları, varlıklarına son veren iktidardan uzaklaştırılmaları ve işgalcilerle işbirliklerinin cezalandırıcı yaptırımıyla karşılaşmalarıdır.

İkinci grup; Ulusal Kurtuluş savaşı sonrası ise dinsel yanına etnikçilik yanını da katan, genç Cumhuriyete isyan eden İngiliz işbirlikçisi Şeyh Sait hareketinin bastırılması,

etnik Milliyetçi Kürt hareketini de İslamcı dincilerle Kemalizm’e karşı “nefret” noktasında buluşturmuştur. Bugün gelinen noktada bu iki gücün Kemaizme karşı ortak düşmanlıklarının nedeni budur. Özellikle Kemalizme karşı bu iki düşmanlığın kitlesellik kazandığı tarihin, siyasal islamcıların önemli mevziler kazandıkları, toplumsal bir güç olarak ortaya çıktıkları 1990 yıllara rastlaması tesadüf değildir. Bu dönem reel sosyalizmin çöktüğü, kapitalizmin zaferinin ilan edildiği dönemdir. Küresel Kapitalizmin ulusal sınırlar içine sığmadığı, ulusal devletlerin varlıklarının artık kendisi için çekilmez bir yük ve katlanılmaz bir hal almasıyla etnik ve dinsel farklılıkları körüklediği, Yugoslavya’da etnik ve dinsel inanç farklılığını kaşıyarak bu ülkenin bütünlüğünü yok etmenin verdiği haz ile Orta Doğu, Kafkasya ve Afrika’da Büyük Orta Doğu Projesi adı altında emperyalist işgalin yeniden ısıtıldığı dönemin başlangıç yıllarıdır. 2002 yılında ABD Dış işleri Bakanı Condoleezza Rice “ orta Doğuda 22 devletin ulusal sınırları yeniden belirlenecek” dediği, ardından Irak’ın işgalinin, devamında Suriye’nin, Libya’nın işgal edildiği yıllardır. Batılı emperyalist ülkelerin değişik görevler adı altında Türkiye’ye yığdığı sözcülerinin, CİA istasyon şeflerinin AB’nin bilmem ne temsilcilerinin temel uğraş alanını “Kemalizm’den kurtulmak” oluşturmuştur. Kemalizm’e alternatif önerileri ılımlı İslam’dır ve bunun için iktidar adayları da siyasal İslamcı AKP dir. Bu dönemde siyasal İslamcılar topluma adeta “Türkiye’nin kurtuluş aşısı” olarak şırınga edilmiş, AKP –daha sonra baş düşman ilan edilen dinci kesimde etkin ve örgütlü Gülen cemaatiyle- iktidar olmuş, sıra AKP eliyle etnik milliyetçiliğin körüklenmesine gelmiştir. Ne gariptir ki içlerinde burnundan kıl aldırmayan Türkiye solunun bir kesimi ile etnik milliyetçilikten uzak durduğu iddiasında bulunan Kürt siyasi hareketinin temsilcileri de bu “kaşımaya” inanmışlardır. “Açılım” Alaadin’in sihirli lambası gibi karanlık geceleri aydınlatan bir nur topuna dönüşmüş, karşı çıkanlar adeta açılımın aforozuna dönüşmüştür. Devamında gelen 7 Haziran 2016 seçimlerini takip eden Kürt bölgelerinin savaş alanına çevrildiği süreci açıklamaya, bu babayiğitlerden hiçbirinin sözcük dağarcığından bir kelime bile bulmak mümkün olmayacaktır.

Varsın olsun, ne gam… Kemalizm’den kurtuluyoruz ya…. Süreci irdelenmeye devam edeceğiz.

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Yorumlar kapatıldı.