Ulusal Kapitalizmden Küresel Kapitalizme-23

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

Bir nesnenin hangi yönünü görmek istiyorsanız o yönü gösteren pencereden bakarsınız. Nesnenin tümünü görmek istiyorsanız o nesnenin tümünü görüş alanına alan Marksizm penceresinden bakarsınız. Yazı dizisinden güdülen amaç, Kemalizm sorununa “övgü ve sövgünün” ötesinde bütünlük bakabilmek, tamamını görebilmek ve devrimci hareketin “nasıl yaklaşılmalı” sorusuna katkıda bulunmaktır. “Ulusal Kurtuluş mücadele tarihi iki yüz yılı aşkın Latin Amerika’da Jose Marti bütün Latin Amerika’nın kahramanıdır ve mirası Latin Amerikalı devrimcilere aittir. Jose Martinin anti sömürgeci/antiemperyalist olduğu tartışmasız olduğu kadar antikapitalist olmadığı da tartışmasızdır. Bugün Latin Amerika’nın istisnasız bütün devrimci hareketleri Jose Martinin antiemperyalist yanına sahip çıkarlar ama aynı zamanda Marksist geleneği kabullenmişlerdir ve antikapitalisttirler. Hiçbir Latin Amerikalı devrimci örgüt antikapitalist olmadığı için Jose Martiye küfretmezler. Onun antiemperyalist mirasını devralırlar. Aynı şekilde ABD nin uşağı Batista diktatörlüğünü deviren Küba devriminin –liderleri Fidel Castro dahil-kadroları devrim esnasında Marksist değildir ve hareketin niteliği de “sosyalist devrimi” öngörmez. Batista diktatörlüğünün devrilmesi ve iktidarın ele geçirilmesinden sonra bu kadro Marksizm’i benimseyecek ve Küba’da sosyalizmin inşasına girişecektir. Bir hareketin başarılı olup olmadığı, hedeflenen amaçta Jose Martinin ya da Mustafa Kemalin başarılı olup olmadığı ayrı tartışma konusudur. Bir hareketin niteliği hareketin sonucunu belirleyen “başarılı-başarısız” kriteriyle ölçülmez, önüne koyduğu hedef, güttüğü amaçla ölçülür ve her hareket kendisini ortaya çıkaran tarihi, kültürel, sosyolojik koşulların ürünüdür ve bu koşulların önüne koyduğu sorunları çözmek için hareket eder. Başarınca “ bravo”, kaybedince “tu kaka” yaklaşımı devrimcilerin yaklaşımı, bakış açısı olamaz ve bir siyasal/politik içerikli hareketin değerlendirme kriterini oluşturmaz. Devrimciler bu hareketin devrimci harekete katkı, motivasyon, moral ya da kitle gücü sağlayıcı yanlarına sahip çıkarlar.

M. Kemalle özdeşleşen ulusal Kurtuluş savaşı niteliği itibariyle antiemperyalisttir ve dönemin koşullarında ilerici karakter taşır. Kemalist harekete vücut veren kadrolar ın sınıfsal yapısı küçük burjuvazinin aydın, bürokrat, asker ilerici/radikal kanadıdır. Bu kadronun, koşulların önlerine koydukları soruna yaklaşımı kendi sınıfsal karakterini belirleyecektir. Ya da bu kadrolar sorunlara kendi dünya görüşleri çerçevesinde yaklaşacaklar, bu çerçevede çözüm arayacaklardır. BU kadroların o gün için önerdikleri çözümün bugün için tekrarlanmasını beklemek ne kadar tarihi tersten okumak ise, atılan bütün adımların küçümsenmesi, dudak bükülmesi de bir o kadar tarihin tersten okunmasıdır.

Emperyalizme karşı tam bağımsızlık devrimci hareketin de programıdır ve bu miras devrimci hareketin de mirasıdır. 1920 li koşullarda ve içeriği itibariyle burjuva olan ulusal kurtuluş savaşları doğası gereği antiemperyalisttir, ancak antikapitalist değildir, olmaları da beklenemez. Ancak bugün için Antiemperyalist olmak antikapitalist olmakla bütünleşmiştir ve kapitalizmi hedef tahtasına koymayan hiçbir düşünce ve eylemin ilerici karakterinden söz edilemez. Mustafa Kemali bugünün koşullarında tekrarlama düşünce ve iddiası bu nedenle tutarsızdır, temelsizdir. Doğru tavır, onun antiemperyalist geleneğine sahip çıkan kitlelerin antikapitalizm hedefinde buluşturulması, devrimci hareketin bu doğrultuda bu kitlelere yaklaşımıdır. O günün koşullarında ve hareketin sınıfsal yapısı gereği doğru olanın bugün için tekrarlanabileceği iddiasını sık sık ortaya sürmektedirler. Bu kesim, Kemalist hareketin “tam bağımsızlık” hedefinin gerçekleştiği, “ulusal burjuvazinin” oluşturulduğu” iddiasını ileri sürerek “ ulusal bütünlüğün” korunduğu iddiasındadır. Ulusal kurtuluş savaşlarının birinci hedefi, sömürge konumunda olan ülkelerin siyasal bağımsızlığının elde edilmesidir. Siyasal bağımsızlık ekonomik bağımsızlıkla tamamlandığında tam bağımsızlıktan söz edilebilir. Siyasal bağımsızlığın ekonomik bağımsızlık yanı tamamlanmaz, boğulursa ülke klasik sömürgecilik statüsünden yeni sömürgecilik statüsüne, yani emperyalist/kapitalizmin ağına düşer. Bugün yeryüzünde neredeyse siyasal bağımsızlığı olmayan ülke yok gibidir, ancak-ulusal kurtuluş savaşı vererek siyasi bağımsızlıklarını elde eden ülkeler dahil- bu ülkelerin yeni sömürge ülkeler haline getirilerek emperyalist/kapitalizmden bağımsızlığı ifade eden tam bağımsızlıkları yok edilerek yeni sömürge ülke konumuna getirilmişlerdir.

Tartışılan dönem Kapitalizmin bütün yer küreyi ağ gibi sardığı, egemenlik ağını kurduğu bir dönemdir ve kapitalizme bağımlı olmayan bir “ulusal burjuva sınıfın” oluşturulması objektif olarak da olası değildir. Bu nedenle Mustafa Kemalin-emperyalist kapitalizme bağımlı olmamak anlamında-“Ekonomik ve siyasi tam bağımsızlık” hedefi ölümünden kısa bir süre sonra yerini kapitalist sistemle ikili ilişkilere bırakacak ve boğulacaktır. Yaratılması hedeflenen ulusal burjuvazi de kısa sürede emperyalist/kapitalizmin şubeleri ve ülke içi işbirlikçileri olacaktır. Küresel kapitalizm koşullarında sınıfsal farklılıkları görmezlikten gelerek “yurtseverlik vasfı iddia edilen” ulusallıktan söz edilemez. Burjuvazinin ulusal niteliği kalmamıştır, küresel kapitalizmin şubeleri ve acenteleridirler. Gerçekten bugünkü koşullarda yurtseverlikten söz edilecekse çalışan kesimlerin ve yoksullaşan küçük burjuvazinin yurtseverliğinden söz edilebilir ancak. Yurtseverliğin ölçütü de emperyalizmin ve kapitalizmin karşısında duruş sergilemekten geçer.

Ulusal Kurtuluş savaşı günlerinde antiemperyalizm içinde yer alan, küçük ve orta burjuva konumunda olan ve gelişim sürecinde sınıf atlayarak tekelci kapitalizmle bütünleşen, bugün için ABD ve AB nin “destek” adı altındaki parasal desteklerle kapitalizme bağımlılıkları perçinlenen, tekelci kapitalizmin bir parçası olan sınıfları hala antiemperyalist ve yurtsever olarak görmek, bu kesimlerin açmazıdır. Bugün ülkenin bağımsızlığının içeriği “küresel kapitalizme karşıtlıktır” ve bu program ancak işçi sınıfının devrimci partisinin programı olabilir.

Peki ama işçi sınıfının partisi bütün toplum kesimlerinin anti kapitalist bilince sahip olmasını mı beklemelidir, toplumun kapitalizmin eritip yok ettiği, yaşam biçimlerinden işsiz kalmalarına, gidere ve artan oranda yoksullaşmalarına kadar bir dizi yaşamsal tehdidine maruz kaldığı kitlelere karşı tavrı ne olacaktır. Devrimci hareketin kitlesel tabanını oluşturacak, işçi sınıfının, yoksul halk kitlerinin ve çalışan kesimlerin dışında kalan, yakın hedef kitle olarak hangi kesim tanımlanacaktır?. Sözün getirileceği yer açıkça CHP nin tabanıdır. Bu taban antiemperyalizmi Mustafa Kemalden almıştır ve antiemperyalist tepki antikapitalist tepkiyle bütünleştirilebilir, bütünleştirilmelidir. Bugün siyasal İslamcı iktidarın toplumun yaşam biçimini dinci esaslara göre düzenleme girişimine karşı bu tabanın-ve bu tabanın dışında kalan kesimler de ihmal edilmeksizin- laisizmi içselleştiren tepkileri önemlidir ve işçi sınıfı partisinin kayıtsız kalamayacağı bir alandır. Siyasal İslamcı iktidarın toplumu bulunduğu noktadan geriye götürme çabalarına karşı bu kesimin tepkileri dikkate değer ve tespitimizin haklılığının kanıtıdır. Gezi/Haziran eylemleri ve siyasal İslamcı iktidarın uygulamalarına karşı genel ya da lokal eylemlerde bu kesim rüştünü ispatlamıştır.

Olay ve olgulara olumlu ya da olumsuz tepki, tepki gösteren kişinin, grubun, siyasi oluşumların sınıfsal karakteriyle ölçülür. Kemalizm, daha Mustafa Kemalin ölümünden yıl bile geçmeden neredeyse onu “ mabut” haline getirenler tarafından tahrip edilmiş, içi boşaltılmıştır. Mustafa Kemalin mirasçıları olduğunu söyleyen gerek tek parti dönemi, gerekse çoğulcu partiye geçiş sonrası dönemde İnönü hükümetlerinin eliyle ilerici atılımların önünün kesildiği unutulmamalıdır. Yazımızın önceki bölümünde değindiğimiz Ezanın yeniden Arapça okunması, köy enstitlerinin kaldırılması İnönü hükümetlerinin icraatıdır. Çok partili döneme geçişte iktidar olan DP hükümetleri de maazallah bir o kadar Kemalisttir ve Cumhuriyet ödneminin bütün ilerici atılımları DP hükümeti döneminde alaşağı edilmiş, dinci gericilik, emperyalizme bağımlılık, emperyalist/kapitalist sistemle ikili anlaşmalar, “Komünistlere karşı savaşmak üzere” Kore’ye asker göndermeler, NATO’ya giriş DP partinin “Kemalist görünümlü” iktidarlarının eseridir. Türkiye’nin “Komünizme karşı ileri karakol” olması, emperyalizmin kuklası 12 Mart ve 12 Eylül generallerinin de “Atatürkçü” kesilmeleri hiç de yadırgatıcı değildir. Kemalizm mirası toplumu etkileyen, kabul gören bir mirastır, açıkça karşısında olup kitlelerin hoşnutsuzluğunu körüklemek yerine, karşı devrimin ataklarını Kemalizm şemsiyesi altında gerçekleştirmek daha sinsice ve daha kurnazcadır.

Siyasal İslamcı AKP bile “ Kemalizm’in mirasını komünistlere bırakma(!…) niyetinde değildir ve AKP de “iki ayyaş” söyleminden vazgeçip Kemalist oluvermiştir!…

Kemalizm konusunda ön yargıları bir yana bırakıp, Lenin’den, Fidel Castro’ya, Komünist enternasyonalden, dünyanın ilerici güçlerinin değerlendirmeleriyle, Küresel kapitalizmin sözcülerinden, AB sözcüler, CİA istasyon şeflerinin, siyasal İslamcılığın türevlerinden gericiliğin bütün yelpazelerinin diplomat kurnazlığı ya da açık nefret biçimleri kıstas alınarak tavır belirlemek pratiğe de ışık tutabilecek yaklaşımlar olacaktır.

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Yorumlar kapatıldı.