Gelincik Fırtınası

Yetişkinlerin değilse, her ikisinin de ileriki yıllarında zaten bir daha yaşayamayacakları, dudaklarında bir gülümseme bırakacak anılar biriktirdiği, hayatın kaygılarından, tasalarından azade bir çocukluk yıllarını geride bırakalı çok uzun zaman olmuştu. Yine de birkaç yıl sürmüş olan çocukluk anılarından alamazlardı kendilerini. Yaşadıkları çocukluk şunun şurasında üç yıl, bilemedin beş yıldı. Beş altı yaşlarında var ya da yoklardı. Ailenin geçim kaynağı üç oğlakla beş keçinin peşinden koşmak Zeynebin işiydi. Kıvır kıvır saçları, dudağından eksik etmediği gülümsemesi, çayır yeşiline meydan okuyan gözleriyle evinde bir kedi uysallığında olan kız, otlatılması için ailenin kendisine emanet ettiği koyunların, keçilerin sarp dağların eteğindeki mezraya salıverilmesiyle yırtıcı bir… Devamı

Ana

“Kızım, abin mi geldi, kapıya bakıver”…Ana, kızına günde kaç kez verirdi bu buyruğu, kuşluk vakti mi, ikindiüstü mü, gece yarısı mı, sabaha karşı namaza kalktığında mı? Kaç kez… Her duyulan ses, her kapı tıkırdayışı ananın sağ salim gelmesini beklediği oğlunun ayak sesiydi… Yıllar sürmüştü ananın oğlunu bu bekleyişi. Yazıyla kışıyla, baharıyla güzüyle kaç yıl beklemişti oğlunun gelmesini… Geçen yıllar evin avluya bakan pencerenin ahşap pervazlarını eskitmişti de, ananın ne gözlerini yormuş, ne de bekleyiş umudunu örselemişti.    Kızı, ses çıkarmadan, anasına itiraz etmeden, abisinin gelmeyeceğini, gelemeyeceğini bile bile kapıyı açar, kapar. “ Yok ana der, abim değilmiş”… Anasının, evin avluya bakan… Devamı

Yolcu

Ilık bir ilkyaz gecesiydi. Açık, mavimsi gökyüzünde yıldızlar ıpıl ıpıl oynaşırken gri, kalın bulutlar önünü kesmese ay, neredeyse evrende yeri bilinmeyen, haritada gösterilemeyecek kadar küçücük, dünyanın en ücra bir köşesindeki kınalı tepenin ruhunu öpecek kadar yaklaşmıştı yeryüzüne… Kınalı tepenin kınası tanrı vergisiydi. Ta uzaklardan görünürdü tepesinden eteklerine uzanan, her birinin boyu yıldızlara değecek kadar uzun ağaçların salkım saçak dallarındaki, yapraklarındaki kınanın rengi. Bir aileydi kınalı tepe. Taşı toprağı, ağacı dalı, kurdu kuşu börtü böceği ile… Komşulardı ay, güneş ve yıldızlarla. Güneş sıcağını, ay ışığını salıverir,  bohçalar dolusu yıldızlar uğur böcekleri gibi konardı kınalı tepeye… Ardı arkası kesilmezdi şölenlerin şenliklerin… Kınalı… Devamı

Kambur

Yıllar önce, yere paralel uzanmış bedenini taşıyamayan bacaklarına söylene söylene, apartmanın merdiven başlarında dura dinlene, devasız derdine derman aramaya gelmişti ilk buraya.  Yıllar geçmişti aradan, şimdi yine aynı yerdeydi, aynı doktorun şifalı ellerinden şifa bulmak için gelmişti. Şu doktorlar ne yetenekli insanlardı… Tanrının eğri büğrü, iş olsun diye yarattığı kulunu tornadan çıkmış gibi kusursuz biçimde yeniden yaratmışlardı. Dam duvarına yapıştırılmış hayvan tersi gibi eğri büğrü yüzünden heykeli dikilecek kadar yakışıklı bir erkek yüzü, Pazar artığı patlıcanın tesadüfen kaşlarından aşağı ağzına doğru uzanan burnundan estetik şaheseri bir burun, salyangoz ağzı gibi belli belirsiz açılıp kapanan ağzından divan şairlerinin bile tasavvur edemediği kıpır… Devamı

Şehrin Hırçınları

“Kel tepelere otağ kuranların içindeki ormanı kim görebildi ki… Söylesene dedi, senin üryan bıçkınlığının, asra bedel sandığın âleme kafa tutan gözü karalığının ömrü asra mı bedeldi, bir kelebek ömrü kadar mıydı?”. Derin bir iç çekip nargilesinden bir duman aldı,  önündeki sandalyeyi tekmeleyerek öte itip, elinin ayasıyla masaya vurduğu sesten kahvedekiler irkildi. Başını dört yana çevirdi, çevreyi süzdü, oyun oynayanlara, tavana, duvarlara, sandalyelere, masalara baktı.   Sessizce tekrar sandalyesine oturdu. Başıyla onaylayarak, itirazsız dinliyordu Hüseyin.  Hüseyin konuşanın bir parçası gibiydi, onun eli ayağı, gecesi gündüzü gibiydi. Mızrağı olmasa da usturalı şövalyesi, sadık can dostuydu. Kabadayılar âleminde adının Hüseyin olduğunu bilen pek olmazdı…. Devamı

Yağmurdan Sonra

Eskiden çok yağardı böylesi yağmurlar. Görmüş geçirmiş yaşlılar ansızın bastıran sağanağa “kız nazı, birazdan geçer” derlerdi. Önce çiselemeyle başlar, aldırmazsınız, her ne iş yapıyorsanız işinizi bırakıp bir duldaya ya da bir duvar dibine sığınmak aklınızın ucundan bile geçmez,   birazdan kesilir dersiniz. Sonra poyrazın kamçıları yüzünüze acı bir tokat gibi inmeye başlar başlamaz, ateş kıvılcımları saçan şimşekler çakmaya,  yeri göğü inleten gök gürlemelerinin ardından gökyüzünden yeryüzüne ulanmış bir sicim gibi düşen damlalar gözünüzü bile açmaya fırsat vermeden sizi sudan çıkmış balığa döndürür.  Yaşlıların “ kız nazı” dediği bu muydu acaba… Çocukluğumdan aklımda kalan sağanak yağmurlar bir anda bindirir, kısa sürede hafif… Devamı

Flüt ve Melodi

Gök kubbe bütün evrenin, bütün yer kürenin ortak çatısı değil miydi, onun altında doğmuş, onun altında büyümemiş miydik?  Biz onun çocuklarıydık, kimimiz sarı saçlı, çekik gözlü, kimimiz esmer kara gözlüydük.  Ne demekti onun ırkı, bunun dini, şunun inancı… Biz çocuklarının tümünü bağrına basan, bize yaşamı eşit, özgür armağan eden anamız değil miydi?… Anamızın çocuklarını bunca gözetmesine, bunca korumasına, bunca cömertliğine karşın gök kubbenin çocuklarının gecelerini karabasana, gündüzlerini kâbusa çeviren, el ele tutuşup birlikte şarkılar söyleyip, mataradaki suyumuzu, çıkınımızdaki ekmeğimizi paylaşan biz evlatlarını birbirine düşüren, yağırı çıkmış omuzlarımıza kurduğu tahtı revanda saltanatlarını sürdürmek için onurumuzu demir pençeli çizmeleri altında gök çimeni… Devamı

Profesör A

“Biz, insanların tenine dokunmayı marifet sandık, ruhuna dokunamadığınız insan, kendine dokunmak için harcadığınız çabanın farkında bile değildir. İnsan, kendine dokunuşunu teninde değil, ruhunda hisseder. Bu günkü şaşkınlığımızın nedenini burada aramak gerekmez mi?” Gerçek adının ne olduğunu yakın çevresindekilerin dışında kimse bilmezdi. Bizim dilimizde de adı buydu, Profesör A aşağı, Profesör A yukarı… O günün koşullarında her mahallede dünyanın ekseninin kendi etrafında döndüğüne inanan sayılarını bile hatırlamadığım örgütler vardı… Kendi aramızdaki “en büyük örgüt bizim örgüt” çekişmesini ve bu yüzden kırdığımız kalpleri bir kenara bırakırsak İtiraf etmeliyim ki her biri gözünü budaktan esirgemez ateş parçalarıydı, inançlarının kutsallığına şapka çıkarılırdı. Profesör A,… Devamı

Tuhaf İnsanlar

Anadolu’nun kırsal kesiminde bilmem kaç yıl sosyolojik araştırmalar yapmıştı. Deneyimlerini, gözlemlerini makalelere dökmüş, televizyonlarda programlara çıkarılmış,  yazılı ve görsel medyada ateş püskürüyordu… Ne tuhaftı şu kocaman kocaman adamların el kadar çocukların ense köklerine vurdukları tokattan aldıkları anlatılmaz haz… Ağlardı çocuklar; ürkekçe, ense köklerine bir tokat daha yemenin korkusuyla… Büyüklerinin yanında oyun oynamak ayıpmış,  birbirlerine öyle çocukça şakalar yapmaları örf ve adetlerimizle bağdaşmazmış. Babalarının, Dedelerinin yaşındaki koca koca adamların önünde kaydırak oynamak, öyle terbiyesizce bağırıp çağırmak ne büyük terbiyesizlikmiş… Köyün birinde şahit oldum. Meymenetsiz herifin birisi ahırda atların terbiyesine soyunmuş seyis gibi çocukların terbiyeciliğine soyunmuş… Kimisi iğde kütüğüne belini vermiş, kimisi… Devamı

Gece Vardiyası

Vardiyanın ağır toplarındandı. Sessiz, sakin, duru ve güven veren bir kişiliği olduğunu fabrika yöneticileri bile teslim ederlerdi.  O boş gevezeliklerin değil grevlerin, boykotların, direnişlerin adamıydı… Vardiya arkadaşlarının en huysuzunu bile sakinlikle dinler, sözleriyle, davranışlarıyla umut ağaçlarını yeşertir, gönülleri serinletirdi.  Direnişlerde o sakin adamın içine kükreyen bir panter girer, işten atılma, aç, açık kalma tedirginliklerini giyinerek meydanlara gelen her bir işçi onun kükreyen narasıyla endişelerinden arınır, korku gömleklerini çıkarıp atarak, grevlerin meydan okuyan narin, saydam tüllerine bürünürlerdi. Polisin kameralarla, videolarla çektiği görüntülerin her birisi “uzmanlarca” incelenir,  gerektiği zamanlarda kullanılmak üzere arşivlerde yer alırlardı. Bu “yanılmaz” uzmanlar, rutin günlük yaşamını sürdüren sıradan… Devamı