Şehirde yağmur vardı

Aksaray’ın dik yokuşunu tırmanarak bir koşu Beyazıt’a çıkmak her babayiğidin harcı değildi, insanın nefesini keserdi.  Çınar altı kahvelerinde kendini bir tabureye bırakanlar gömleklerinin yenleriyle burunlarından damlayan terlerini silerek başlarlardı soluklanmaya. Onun oyalanmaya, oflamaya, puflamaya zamanı yoktu, kısrak bir tay gibi bir koşuda çıkıverirdi o dik yokuşu.  Meydanın aradığı adamdı o. O olmazsa birçok şey yarım kalıyordu. Protesto gösterileri, yürüyüşler, mitingler onun sesiyle coşuyor, arkadaşları onun gelişiyle moral buluyordu. Hikmetinden sual olunmazdı ama onun meydana gelmesiyle boğucu sıcakların yerini esinti, miskinliğin yerini coşku alırdı. Rivayet edilir ki Taksimdeki gezi parkının rengârenk çiçeklerinin kokusu Beyazıt meydanını mis kokulara boğar, Eminönü’nden süzülüp gelen… Devamı

Kırmızı

Aynı şehrin değişik mahallelerinde yaşadığımız, mecburen birlikte kaldığımız malum mekânlardan birinde tanıdığım bir arkadaşımı olağan, sıradan bir meseleyle ilgili aradım, “Ooo”, dedi “pek aramazdın, hangi dağda kurt öldü”.  Arama nedenimi söyledim, “sana yakınım” dedi, “uygunsan hem bir çay içelim, hem de seni özledim, bir görmüş olurum.” Birkaç müdaviminin dışında pek geleni gideni olmayan, tenha bir kahvenin ilkyaz esintilerine açık bir köşesine iki sandalye çektik, demli çaylarımızı söyledik. Hoş beş, hal hatır sormalardan sonra bana yakınlığı ile bilinen bir arkadaşımızı sordu. Neredeydi, ne iş yapardı, hala öyle uçarı mıydı filan. “Hala öyle uçarı mı?” sözüne hiç tepki göstermedim. Bu arkadaşımızı kendisinin… Devamı

Çirkef

Çocukluk işte, anam neye, kime kızmıştı da “mezarlığın ortasına düğün sofrası kurulmaz, çirkef” demişti. Duymasına duymuştum da anlayacak olan kimdi? Akranlarımızla çelik çomak oynadığımız alandan mezarlık çepeçevre görünürdü. Uzaktan bakmakla yetinmemiş, sofrayı görmek için mezarlığın duvarına tırmanıp pürdikkat sofraya bakmıştım.  Köyde ne düğün vardı ne de mezarlığın ortasına kurulan bir sofra… “Şu mübarek günde fakirin fukaranın yiyecek kuru ekmek bulamadığı umurlarında mı? Yok iftarmış, yok sahurmuş Harun’u kıskandıracak sofralarda zıkkımlananlarda ne ar kalmış ne hayâ. Bari milletin gözüne baka baka zıkkımlanmayın, bari türlü çeşitli taamları gözümüzün içine sokmayın, çirkefler” sözünü duyunca donakaldım.. Bu karnı tok sırtı peklere öfke kusan kadın… Devamı

Hasat Zamanı

“Yıl on iki ay çoluk çocuk çalış çabala, gece deme gündüz deme, zemherinin soğuğunda it gibi titre, ağustosun sıcağında ter kıçından aksın, harmana yığıp çuvala doldurma zamanı hasatı rüzgârın yeline, yağmurun seline bırak gitsin, öyle mi?”   Anasının zehir zemberek serzenişi karşısında mahcuptu oğlu, başını eğmiş, gözlerini yere dikmişti, ağzı kurumuş, dili dönmez olmuştu, edecek bir çift sözü de yoktu. Bakamıyordu anasının yüzüne. Öyle olurdu meret bu yörelerde. Ortalık günlük güneşlikken ötelerden bir bulut kabarır, önce sürü halinde akbabalar süzülmeye başlar, şemsiye gibi açtığı iki metrelik kanatlarıyla alçalır, alçalır milletin tavuğuna cücüğüne musallat olur, sen akbabaların pençelerine taktığı avıyla yıldırım gibi… Devamı

Çöplük

O, mega kentin gökyüzünü delen devasa gökdelenlerini, çarşılarını, görkemli alış veriş merkezlerini, sinemalarını, tiyatrolarını ezbere bilirdi de, mega kent ne onun varlığından ne de yaşadığı kulübemsi gecekondusundan haberdardı. Her bir köşesi bir merkez olan bu koca kentin köşesinde bucağında basmadık yer bırakmayan bu kocakurt yıllar vardı ki bir kez bile gecekondusundan o ezbere bildiği meydanlara ayak basmamıştı. Şehre küskünlüğünün, kırgınlığının sırrı yalnızca kendisindeydi. Bir zamanlar hayat bulduğu o meşhur meydanın adını bile anmak istemezdi. Yerleşim merkezinden uzakta, kayalık bir tepenin eteğine kurduğu gecekondusunun küçücük bahçesinde adını sanını yalnızca kendisinin bildiği çiçekler yetiştirir, yüzlerce çiçeğe kendi bulduğu isimler verir, birbiriyle renk… Devamı

Olur Ya

Gerçekten beklenmedik zamanlar beklemediğimiz zamanlar mıydı, yani bunun bir altı üstü yok muydu da gözlerini kapayıp kendisin koyuvermişti o masalsı ırmağın durgun sularına… Ne yani, neyin hesabını yapmıştı ki şimdiye kadar da şimdi kuş kadar canının hesabını mı yapacaktı… Rahmetli anacığının komşulara yakınırken “ bu göbelin sonu ne olur bilemem anam, isteseler sırtındaki gömleğini de verecek” paylaması aklına düşünce gülümsemelerin o en safiyane hediyesinin değeri hangi parayla pulla ölçülür, ağırlığı hangi okkayla, hangi dirhemle tartılırdı. Sahi nasıl bir şeydi insan olabilmek, hangi mecazla anlatılırdı, hangi sözcükler nüfuz edebilirdi bu derinliğe… Kaç kez denemişti şöyle okkalı birkaç sözcükle meramını anlatmayı, nasıl… Devamı

Fısıltı

Yeşil bir yağmur yağıyor şehrin üstüne. Serçeler acelesi olan vardiya işçileri gibi, vardiya işçileri kendilerine sığınacak gür yapraklı bir dal arayan serçeler gibi sığınacak bir yer arıyorlar. Caddeler,  dere yataklarına sığmayan taşkın suların baskınına uğramış gibi diz boyu su… Kimisi paçalarını sıvamış, kimisi ayakkabılarını çoraplarını çıkarmış, pantolonlarını, eteklerini yukarı doğru çemreyerek, omuzlarına aldıkları küçük çocuklarıyla derenin sularına meydan okurcasına sığınacak kuytu bir yer arıyor.  Kadınlar ellerinde ne varsa çocuklarını yağmurdan korumak için çulla, çaputla sarıp sarmalayıp üstlerini örtüyorlar, yağmurdan koruyorlar. Bir öbek belediye temizlik işçisi sığındıkları üstü kapalı bir alanda çenelerine dayadıkları süpürge saplarıyla konuşur gibi kendi kendilerine kaş göz… Devamı

Ardiye – Öykü

Kendimi onlara yakın hissetmemin sebebi, kocaman meydanlarına sayısız sokaklarına sığdırılmadığım o günlerde can havliyle  kendimi kucağına attığım o insanların bana sahip çıkıp saklamanın bedelini kendilerinden biriymişim gibi beni bağırlarına basmaları mıydı?. Beni o ifrit gözlerden elbette, beni saklamanın, gizlemenin bedelinin ne olduğunu bilmelerine rağmen bu endişelerini, korkularını bana hissettirmemişlerdi. Farkındaydım, elbette kokuyorlardı. Şayet aralarında yakalanırsam o küçücük dünyaları başlarına dar edilirdi. Onca çoluk çocuk, kadın kızan nereye giderlerdi, nereye sığınırlardı. Bir gün çeribaşına “ beni başınıza bela almayın, Jandarmalar çemberi daralttı, sizin başınızı belaya sokmayayım, izin verin gideyim” dediğimde, tütünden sararmış bıyıklarını burarak gözümün içine bakan çeribaşı eliyle işaret ederek… Devamı

Thomas Moore’u kim öldürdü?

İçimizin hüznünü ustalıkla saklayıp dalıp dalıp giderken o günlere, dudaklarımızın kenarına yerleştirdiğimiz zoraki gülümsemelerle başlayıp da içine kel alaka şeylerin de davetsiz misafirler gibi gelip oturduğu sohbetlerimizin ne zaman biteceğini hiç birimiz bilmez, kimsecikler kestiremezdi. İki kişiyle başlayan, ciddiyetinden kuşku duyulmaz derin sohbetlerimize birimizin oradan geçen bir tanıdığı da katılır, yeni gelenin hoş beşle başlayan sohbete zoraki katılışı yerini bir an suskunluğa bırakır, iki arkadaşın gözleri birbirine dikilir, sözsüz ve yazısız olarak “içine etti” de birleşirdi. O gün sohbetimize katılan zoraki misafirin kişiliğinde ve kimliğinde yanıldığımızı arkadaşımla daha sonraki bir günde karşılaştığımızda başımızı yere eğerek ve biraz da yüzümüz kızararak… Devamı

Şeyler

Ayağını kaldırım taşlarına sürüyerek yürüdüğün o Ağustos ayının aysız gecesinde beyninde hangi fırtınalar esiyordu, hangi deryaların korsanıydın, hangi uçsuz bucaksız denizlerin derinliklerinde sana merhaba diyerek gülümseyen bir damlanın hayaliyle kendinden geçiyordun a benim acemi korsanım, a benim acemi oğlum, canımın ötesinde canım olan kardeşim. Düşünüyorum da nasıl da asık suratlıydın, yanına yanaşmak ferman, seninle iki çift laf edebilmek derman, senin söylediklerini aksini söylemek mangal gibi yürek isterdi de sanki öyle görünmeyi bir görev edinmiştin… “Sert adam” olmak için kendini çok mu zorluyordun a benim yufka yüreklim, a benim gani gönüllü dervişim… Ben dâhil, niçin hiç kimsenin aklına gelmemişti ki, seni… Devamı