Çay, kahve falan

Ağustos sıcağında yorgunluktan ter burnundan damlarken abisinin ”yine arabanın tekerleğini mi kırdın” serzenişine çıldırmışçasına bir öfkeyle “arabasının da, atının da tekerleğinin de” diye çıkıştığında, kırılan tekerleğin parmaklıklarını sökerek çiğdem kazığı yapma derdinde olan beş altı oyun çocuğu velettik. Biz veletler çiğdem kazığı yapma derdindeydik,  koyunun can derdinde olması kimin umurundaydı. Sakar Musa arabayı debil destek, kasislere ine çıka, atları nefessiz koyacak kadar tırısa kaldırırken son kasiste arabadan gelen çatırtı arabayı bir tarafa, sakar Musa’yı diğer tarafa savuruvermişti. Çelebi adamdı Necati emmim, “canın sağ olsun, şükür sen de bir zarar ziyan yok ya” demekle yetinmiş, biz veletlere de “kulağınızın dibine tokadı… Devamı

Kaçık

Onu, bir toplum içinde başka insanlarla şaka yaparken, gülerken, eğlenirken, küfrederken ya da kendinden geçercesine bağırırken pek göremezsiniz. İlla konuşması gerekiyorsa yavaş, usul sesle davudi perdeden konuşur, geleneğe, göreneğe aykırı sözlerine yüzüne karşı bir şey diyemeyenler onun meclisten ayrılmasıyla “kaçık işte” derlerdi. Gerçekten aykırı biriydi, her şeyiyle aykırı. Herkesin güldüğü, dalga geçtiği şeylere onun gizli gizli ağladığını, kimsenin takmadığı şeyleri kendine dert edinme ustası olduğunu anlamanız için onunla birkaç kez karşılaşmanız yeterdi. Klasında bir “ağır abidir” O. Merak edip onu görmek isteyenler sahil kasabasının kıyıya vuran dalgalarının hışırtılarının duyulduğu salaş kahvelerinden birinde, kalabalığa karışmadan, tek başına çayını içerken sigarasının dumanını… Devamı

Çapraz Esen Rüzgârlar

“Nerede, ne zaman okudum, ya da kim söylemişti hatırlamıyorum” dedi, “mükemmel fırtınaların yaratıcısının çapraz esen rüzgârlar olduğunu”… Serin bir bahar havası vardı; açık gökyüzü, sakin deniz… Gökyüzünde tek bir bulut bile yok. Kaldırımlarda sere serpe yürüyen öbek öbek insanlar bahar havasının tadını çıkarıyorlardı… Kış mevsiminin soğuk, karanlık,  kasvetli iç karartıcı havasının, baharın canlı ruhuna ve rengine evirildiği böylesi bir günde “mükemmel fırtınadan” söz etmesi olsa olsa bir kâhinin kehaneti olabilirdi. Hem de dedi  “mükemmel fırtına” sadece şu gördüğün denizin, şehrin sokaklarının, caddelerinin, ovaların kimyasını bozmakla kalmayacak, insanların da vücut kimyasını değiştirecektir… Bu “imalat hatası” arkadaşımın söylediklerini ayıp olmasın diye dinliyorum,… Devamı

Demokrasi ve Din/02

Demokrasinin ve demokratik kazanımların genişletilmesi ile korunması arasındaki farkın birbirine karıştırılması, her iki eylemin araçlarının ve hedeflerinin farklı olması öncelikle her iki politik, kültürel ve siyasi eylemin farklılıklarının kavranmasını gerekli kılar. Son günlerdeki basın üzerinde estirilen teröre karşı “bu demokrasi değildir” çıkışı kavramların birbirine karıştırılmasıdır. Benzer yazılarımızda ısrarla vurguladığımız gibi demokrasiden söz etmenin koşulu öncelikle kapitalist toplumda çıkarları birbirine zıt sınıf ve katmanların haklarının yasalarca güvenceye alınması ve kullanılması konusunda her iki sınıfın yönetme ve denetleme konusunda toplumsal uzlaşmaya varmalarıdır. Özellikle başta işçi sınıfı olmak üzere toplumun diğer çalışan kesimlerinin sınıfsal bütünlüklerinin korunması, serbestçe örgütlenmeleri, ekonomik ve politik ifade biçimlerini,… Devamı

Yarın

“Yarın” dedi… Bir an durdu, dilinin ucundan elektrik verilmiş de ağzında tükürük kalmamış gibi ürpererek, kuruyan dudaklarını ıslatıp şaşkınlıkla etrafına bakındı… Ağzından çıkan söz kendi iradesi olmaksızın ve bir dil sürçmesi sonucu söylenmiş gibi ya da söyleyenin kendisi değil de bu olmaz ve kabulü mümkün olmayan söz başkasının ağzından çıkmış gibi, “ne yarını be dedi, hemen, derhal, şimdi”… Yarın çok geç olabilir… Onu paniğe kaptıran “Yarına kalırsa çok geç olacak” olan şeyin ne olduğunu bilmesine rağmen kendisine de itiraf edemedi. Uzun, acı, çok acı yaşanmışlıkların verdiği tecrübeyle, ne yapacağını bilmez bir halde şakın şaşkın etrafına bakındı, derin bir uykudaymış ya… Devamı

Şehirde yağmur vardı

Aksaray’ın dik yokuşunu tırmanarak bir koşu Beyazıt’a çıkmak her babayiğidin harcı değildi, insanın nefesini keserdi.  Çınar altı kahvelerinde kendini bir tabureye bırakanlar gömleklerinin yenleriyle burunlarından damlayan terlerini silerek başlarlardı soluklanmaya. Onun oyalanmaya, oflamaya, puflamaya zamanı yoktu, kısrak bir tay gibi bir koşuda çıkıverirdi o dik yokuşu.  Meydanın aradığı adamdı o. O olmazsa birçok şey yarım kalıyordu. Protesto gösterileri, yürüyüşler, mitingler onun sesiyle coşuyor, arkadaşları onun gelişiyle moral buluyordu. Hikmetinden sual olunmazdı ama onun meydana gelmesiyle boğucu sıcakların yerini esinti, miskinliğin yerini coşku alırdı. Rivayet edilir ki Taksimdeki gezi parkının rengârenk çiçeklerinin kokusu Beyazıt meydanını mis kokulara boğar, Eminönü’nden süzülüp gelen… Devamı

Kırmızı

Aynı şehrin değişik mahallelerinde yaşadığımız, mecburen birlikte kaldığımız malum mekânlardan birinde tanıdığım bir arkadaşımı olağan, sıradan bir meseleyle ilgili aradım, “Ooo”, dedi “pek aramazdın, hangi dağda kurt öldü”.  Arama nedenimi söyledim, “sana yakınım” dedi, “uygunsan hem bir çay içelim, hem de seni özledim, bir görmüş olurum.” Birkaç müdaviminin dışında pek geleni gideni olmayan, tenha bir kahvenin ilkyaz esintilerine açık bir köşesine iki sandalye çektik, demli çaylarımızı söyledik. Hoş beş, hal hatır sormalardan sonra bana yakınlığı ile bilinen bir arkadaşımızı sordu. Neredeydi, ne iş yapardı, hala öyle uçarı mıydı filan. “Hala öyle uçarı mı?” sözüne hiç tepki göstermedim. Bu arkadaşımızı kendisinin… Devamı

Çirkef

Çocukluk işte, anam neye, kime kızmıştı da “mezarlığın ortasına düğün sofrası kurulmaz, çirkef” demişti. Duymasına duymuştum da anlayacak olan kimdi? Akranlarımızla çelik çomak oynadığımız alandan mezarlık çepeçevre görünürdü. Uzaktan bakmakla yetinmemiş, sofrayı görmek için mezarlığın duvarına tırmanıp pürdikkat sofraya bakmıştım.  Köyde ne düğün vardı ne de mezarlığın ortasına kurulan bir sofra… “Şu mübarek günde fakirin fukaranın yiyecek kuru ekmek bulamadığı umurlarında mı? Yok iftarmış, yok sahurmuş Harun’u kıskandıracak sofralarda zıkkımlananlarda ne ar kalmış ne hayâ. Bari milletin gözüne baka baka zıkkımlanmayın, bari türlü çeşitli taamları gözümüzün içine sokmayın, çirkefler” sözünü duyunca donakaldım.. Bu karnı tok sırtı peklere öfke kusan kadın… Devamı

Hasat Zamanı

“Yıl on iki ay çoluk çocuk çalış çabala, gece deme gündüz deme, zemherinin soğuğunda it gibi titre, ağustosun sıcağında ter kıçından aksın, harmana yığıp çuvala doldurma zamanı hasatı rüzgârın yeline, yağmurun seline bırak gitsin, öyle mi?”   Anasının zehir zemberek serzenişi karşısında mahcuptu oğlu, başını eğmiş, gözlerini yere dikmişti, ağzı kurumuş, dili dönmez olmuştu, edecek bir çift sözü de yoktu. Bakamıyordu anasının yüzüne. Öyle olurdu meret bu yörelerde. Ortalık günlük güneşlikken ötelerden bir bulut kabarır, önce sürü halinde akbabalar süzülmeye başlar, şemsiye gibi açtığı iki metrelik kanatlarıyla alçalır, alçalır milletin tavuğuna cücüğüne musallat olur, sen akbabaların pençelerine taktığı avıyla yıldırım gibi… Devamı

Çöplük

O, mega kentin gökyüzünü delen devasa gökdelenlerini, çarşılarını, görkemli alış veriş merkezlerini, sinemalarını, tiyatrolarını ezbere bilirdi de, mega kent ne onun varlığından ne de yaşadığı kulübemsi gecekondusundan haberdardı. Her bir köşesi bir merkez olan bu koca kentin köşesinde bucağında basmadık yer bırakmayan bu kocakurt yıllar vardı ki bir kez bile gecekondusundan o ezbere bildiği meydanlara ayak basmamıştı. Şehre küskünlüğünün, kırgınlığının sırrı yalnızca kendisindeydi. Bir zamanlar hayat bulduğu o meşhur meydanın adını bile anmak istemezdi. Yerleşim merkezinden uzakta, kayalık bir tepenin eteğine kurduğu gecekondusunun küçücük bahçesinde adını sanını yalnızca kendisinin bildiği çiçekler yetiştirir, yüzlerce çiçeğe kendi bulduğu isimler verir, birbiriyle renk… Devamı