Sırdan gibi görünen bir gözaltı soruşturmasındaydı. O kendilerine yardımcı olursa onlar da kendisine yardımcı olacaklardı. İfadesi alındıktan sonra evine gidecekti. Tamam dedi, sorduğunuz her soruya bildiğim kadarıyla cevap vereceğim.
“Bir devlet dairesinde otuz yıldır memur olarak çalışmaktayım müfettiş bey. Allaha şükür kendi evim var. Yirmi yılı aşkın kirada oturduktan sonra bir yıl önce yaptığım gecekondumda kirasız turasız otururum. Emekliliğim hayli geçti, benim de sabahın köründe kalkıp otobüs, dolmuş duraklarında beklemeye mecalim kalmadı ama gel de emekli ol. Artık bir ayvaz bir Köroğlu değiliz ki sofrada ekmek soğan, üstte başta bilmem kaç yıllık pırtılı çıkmış ceket pantolon geçinip gidelim. Oğlandı kızdı, torundu torbaydı derken haneye sığmayışımız şöyle dursun, neredeyse sokağa taşacağız.
Kendi halinde bir memurum. Üstlerim beni severler. Hiç birinin emrini yerine getirirken gocunmam, onlar benim amirim. Maazallah hakkımda bir şikâyet olup da memuriyetten atılırsam bunca çoluk çocuğun hali nice olur. İş yerinde işçiler bir sendika diye tutturdular da analarından emdikleri sütü burunlarından getirdiler. Kimini işten çıkardılar, kimilerinin de ince bir çöpü kırar gibi kaburgalarını kırdılar, Direnmeye kalktılar ama öteki taraf baskın geldi.”
“Senin, grevle ilişkin olmadığını biliyoruz. Peki, sen amirlerinin odasına rahat girip çıkan birisin. O gün müdür odasında greve baskın yapılacağını, grevcilerin ele başılarının tutuklanacağına ilişkin konuşmayı grevcilere kim haber verdi de ele başılarının kaçmasına yardım etti?”
“Ben etliye sütlüye karışmam, bana ne derlerse onu yaparım. İşyerinde arkadaşlarımdan bazıları benimle dalga geçerler, sümsük derler, dalkavuk derler, hatta yüzüme söverler ama ne yapayım, el için ağlayayım da gözümden mi olayım. Evde oğlanlar da beni küçümserler, bir işe yaramaz bulurlar ama ekmeklerini benim getirdiğimin farkına varmazlar. Eşim bile beni hımbıl olmakla itham eder. Bir tek büyük kızım anlar beni, inşallah bu sene Üniversiteyi bitirecek, şöyle helal süt emmiş birisini de bulursa… Kızım akşam eve geldiğimde önüme sofrayı açar, halimi hatırımı sorar, annesine de kardeşlerine de bana karşı davranışları nedeniyle kızar, azarlar onları…
“Kızının yasa dışı faaliyetleri hakkında ne biliyorsun, arkadaşları kim, kimlerle görüşürler”?
Onun da işi gücü kitap okumak, dergi karıştırmak… Gerçi son günlerde eve geç gelmeye başladı, konu komşu birkaç defa mahalleye kalabalık arkadaş grubuyla geldiklerini, gören komşular- Allah onlardan razı olsun- gelip bana söylediler. “Aman Hüseyin Efendi dediler, sen garip yiğit bir adamsın, kızına sahip çık, polis göç açtırmıyor, sonra Allah göstermesin, başına bir iş gelir, hapse filan atılır da senin de hemencecik memuriyetine son verirler. Sen, garip yiğit bir adamsın arkan yok, dayın yok, neyine lazım, çocuklarına da tembih et, öyle yürüyüşmüş, mitingmiş… Kızımın bunlarla bir ilgisi alakası yoktur, siz genç olmadınız mı, arkadaşlarıyla gülerler, eğlenirler, bazen de-çok sık olmaz ama- eve geç gelir. Genç bir kızı evin odasına hapsedemem ya… Arkadaşlarından hiç birinin ismini de bilmem. Kızım okuluyla, dersleriyle meşguldür, üniversiteden bu yıl mezun olacak. Bizim neyimize elin üç oğlağı beş keçisi, biz ekmeğimize bakarız”…
“Evin arsasını kimden aldın, kaç liraya aldın”
Evimiz çalıştığım yere hayli uzaktır. Memuriyete başladığım ilk yıllardı. Bizim dairenin çaycısı söyledi. Kendisinin evinin olduğu mahallede ev yapacağı arsayı parayla almış, öyle tapusu filan yokmuş. Kelli felli, gözlerinden bela okunan adamlar köyden kasabadan gelenlere bir evlik yeri satıyorlarmış. Bizim çaycı da karısının iki bileziğinin üstüne konu komşudan denkleştirdiği parayla ev yeri almış, borçla harçla da evini yapmış. İki yıldır da de kiradan kurtulmuş. Bana “evin kira mı dedi, “kiradayız dedim, ne yapalım ev alacak hal nerde bizde, Allah nasip eder de inşallah bizim de başımızı sokacak iki odalı bir damımız olur” dedim. Beni o adamlarla tanıştırdı, o günkü parayla sanırım bin liraya aldığım arsaya yaptım evimi”…
Gözlerindeki bağ çözülmüş, gözlerini delen geçen, kör eden bir ışık huzmesinin önüne bir sandalyeye oturtulmuştu. Etrafta hiçbir şey göremiyor, sadece sesleri duyuyordu. Suratına yediği bir yumruk darbesiyle sersemledi. “Bizi tıraş ediyorsun” dediler. Arka arkaya yediği yumruk darbeleriyle sandalyeden düştü,
Biz söyleyelim sana da hatırla dediler: “ Güvenlik odasında greve baskın yapılıp ele başılarının tutuklanacağını haber verip kaçmalarını sağlayan sendin bu bir. İkincisi evini yaptığın arsayı parayla almadın, solculara yardım ve yataklık yaptığın için onların halk adına kamulaştırdık dedikleri, işgal ettikleri arsanın dağıtımından parasız verdiler sana… Üçüncüsü kızının ne halt ettiğini pek ala biliyorsun, hükümet aleyhine çalışan bir gruba mensup olduğunu bilmezlikten geliyorsun”…Birde ne biliyorsan söyleyeceğim diyorsun, dürüst davranacağına söz vermiştin ama söylediğin her şey yalan.”
Polis sorgusu bitirilip adliyeye götürülürken “ hapiste çürüyeceksin şimdi, kendine yazık ettin. Ama bize dürüst davransaydın şimdi evine gitmiş olacaktın dedi” sorguculardan biri.
“ Mağrur bir ifadeyle başını kaldırdı, ağzı kurumuştu, güçsüzdü. Kendini toplayıp “ siz halka dürüst mü davrandınız ki biz size dürüst davranalım” diyebildi. İte kaka araca bindirdiler.
Eskiden beri tanırdım Hüseyin amcayı ve görüşmeyeli de çok uzun zaman geçmişti. Oğlu arkadaşımdı. Tesadüfen karşılaşıp kucaklaştık. Babasını sordum. “iyi dedi, biraz yaşlandı”, seni görünce sevinecek dedi, bize gidelim. Kapıdan girer girmez tanıdı, sarıldık, kucaklaştık Hüseyin amcayla. Onun sorgu hikâyesini bir grup arkadaşla cezaevinde dinlemiş, gülmüştük.
Şu sizin çaycıdan ne haber dedim, yaşıyor mu? Gözleri buğulandı, kendini toparladı. “Rahmetli oldu dedi, onu özlüyorum”.
Ben o güne kadar anlattığım gibi birisiydim. İşten eve, evden işe. Çaycı tedirgindi o gün. Gizli bir şey söyleyecek gibi kulağıma eğilip “iş çıkışı mahallenin kahvesinde bir çay içelim dedi”… Pek anlayamadım, hani öyle geriden selamlaşma dışında pek muhabbetimiz de yoktur ama ne de olsa iş arkadaşım, kırmadım akşam kahvede buluştuk. Epey zamandır sekizer onar kişilik gruplar halinde gençler dadandılar. Hep “Allah’ın siktir ettiği bu yerde” ne ararlar diye merak eder dururdum, bir şeyler olduğunu anlardım da ne olduğunu bilmezdim. Yine de temkinli davranır onların olduğu yerden geçmezdim. Ta arka sokaklardan evime girerdim. O gün çayımızı yudumlarken yine bir grup genç geldi kahveye. Herkesle selamlaştılar, herkese bildiri dağıttılar. Kahve toplantısı yapacaklarmış. Ne yalan söyleyeyim, ya polis gelirse, ya birileri amirlerime şikâyet ederlerse diye içim gitti. Hiç sesimi çıkarmadan alelacele çayımı bitirip müsaade istedim. Bir taraftan da dehşetli meraklıyım, ne diyecekler, ne söyleyecekler diye. Bir tarafım kal diyor, bir tarafım git…
Kızlı erkekli hepsi fidan gibiler… Kendi geleceklerini bizim için hiçe sayıp, feda ediyorlar. Efendiler, kibarlar, saygılılar… Alıştım onlara, kahve toplantılarının baş müdavimi oldum. Gözümdeki perdeyi aralayan, görmeme vesile olan onlardır. Dedim ya ben biraz çekingen yaratıklı, korkularını yenemeyen biriyim. Dışardan onlara hep mesafeli durdum, içimden her birini kucaklayıp bağrıma bastım. Çocuklar birbirleriyle haberleşirken ıslık çalarlardı. Sırf o çocukların ıslıklarını duymak için evdekilere çaktırmamak için iş çıkışı bir yerlerde oyalanır, geç dönerdim eve. İçime hüzünle karışık bir duygu dolar, alıp götürürdü beni. Hayıflanırdım içlerinden biri olmadığıma… O günlere kadar ev ve işyeri adasında otomatiğe bağlı makine gibi gelip gitmekten başka bir hayatım olmadı. Onları tanıdıktan sonradır ki kuş seslerinin, serin serin esen rüzgârın yüzümü yalayıp geçtiğinin, ay ışığının gözlerime düştüğünün farkına vardım. Yani insan olduğumu, kendim olduğumu hissettim, evetlerim azaldı, hayırlarım çoğaldı.
Zaman geçmişti. Gitmek için izin istedim. Oğluyla kalktık, bizi yolcu etmek için kapıya kadar geldi, bizi uğurlarken gülümsüyordu.
“Çocuklar dedi, gece ıslıklarınızı çok özledim”.