Gelincik Fırtınası

Yetişkinlerin değilse, her ikisinin de ileriki yıllarında zaten bir daha yaşayamayacakları, dudaklarında bir gülümseme bırakacak anılar biriktirdiği, hayatın kaygılarından, tasalarından azade bir çocukluk yıllarını geride bırakalı çok uzun zaman olmuştu. Yine de birkaç yıl sürmüş olan çocukluk anılarından alamazlardı kendilerini. Yaşadıkları çocukluk şunun şurasında üç yıl, bilemedin beş yıldı. Beş altı yaşlarında var ya da yoklardı. Ailenin geçim kaynağı üç oğlakla beş keçinin peşinden koşmak Zeynebin işiydi. Kıvır kıvır saçları, dudağından eksik etmediği gülümsemesi, çayır yeşiline meydan okuyan gözleriyle evinde bir kedi uysallığında olan kız, otlatılması için ailenin kendisine emanet ettiği koyunların, keçilerin sarp dağların eteğindeki mezraya salıverilmesiyle yırtıcı bir kaplan kesilirdi. Karlıydı dağların dorukları, deve derisi kalınlığındaki duman dağın eteklerini sarmaya başlayınca kocaman kanatları ve keskin gagalarıyla yırtıcı akbabaların avlarını pençelerine geçirmesiyle dumanlı dağın başını bulmaları an meselesiydi. Çocuktu çocuk olmasına ama az mı tecrübe edinmişti akbabaların nasıl ansızın saldırdıklarına dair… Allaha şükür şimdiye kadar hiçbir oğlak, hiçbir kuzu kaptırmamıştı. Bazen dağın eteklerinde duman kendisini de yutardı, göz gözü görmez olur, kaybolurdu dumanın içinde, korkar ödü patlardı. Ya akbabalar bir oğlak ya da bir kuzuyu kaparsa ne derdi anasına babasına… Bir de babasından değilse de anasından kötek yemek vardı hani… On iki, on üç yaşlarına geldiğinde de korkardı korkmasına dumanın kendisini yutmasından ama dumanın değilse bile hayallerinin kendisini yutmasından hoşnuttu. Unuturdu bir an koyunları keçileri, hayallere dalma zamanıydı. Mezrada koyun keçi otlatan bir kendisi değildi ki… Bir de o çocuk vardı hani… Komşunun oğlu… Yusuf… Mezradaki okula birlikte gitmişlerdi. Zeynep, tek çocuktu, ailenin geçimine katkıda bulunacak kendinden başka kimse yoktu. Ailesi, İlkokulu üçte bıraktırdı. Aynı yaştaydılar Yusuf’la… Gerçi Yusuf’un ailesi daha bir yoksuldu, üstü başı hırpaniydi ama ya o utangaç utangaç kendisine gülümsemesi… Tam dumanın ortasında yakalardı kendini Yusuf’un gülümsemeleri… Bir aklı Yusuf’taydı, bir aklı koyunlarında keçilerinde… Ne Yusuf’tan vazgeçip sıyrılmak isterdi dumanın içinden, ne koyunlarından vazgeçip kalmak isterdi dumanın içinde. Hangisi ağır basardı, bilinmezdi. İşte bu anlardan birinde olan olmuş, akbabalar yeni doğmuş bir kuzuyu kaptıkları gibi fırlamışlardı dumanlı dağın başına. Hep Yusuf’un yüzündendi başına gelen… O olmasa o dumanın içinden kaşla göz arasından sıyrılıverirdi. Çocukluğunda az mı sıyrılmıştı sanki… Elindeki değnekle yapıştırı yapıştırıvermişti Yusuf’a da Yusuf’un ne gıkı çıkmış, ne karşı koymuş, ne de yüzündeki gülümseme eksilmişti… Bakakalmıştı öylece. İkisi de gülümsedi. İlk kez o an yanağından öpüvermişti Yusuf da, Zeynebin alı al moru mor oluvermiş, hiç sesini çıkarmamıştı. Bir tek kelime bile konuşmadan birlikte gelmişlerdi yolun çatağına, sadece birbirlerinin nefesini duyuyorlardı. Ayrılık vakti gelince göz ucuyla uzun uzun arkasından bakardı Yusuf’un. Yusuf’un o öpücüğü hem birbirleriyle yakınlaşmanın hem de birbirlerine karşı mesafeli olmalarının sebebi olmuştu. İçinden başka türlüsü geçmiş olsa bile bir daha Yusuf’un kendini öpmesine fırsat vermeyecekti, bir gören olsa el âlem ne derdi… O yıl ilkyazın başlangıç günleriydi. Dağ, doruğundan tepesine kadar karla kaplı, soğuk içlerine işlemiş, elleri ayakları buz kesmişti. Kalplerinden başka soğuğun teslim almadığı hiçbir yerleri kalmamıştı. Sıcaktı kalpleri, sımsıcaktı. Dumanın içine içine yürüdüler. Yusuf elini tuttu, nefesiyle ellerini ısıttı. Sisin kalınlığı sadece birbirlerini görmelerinin dışında başka bir şeye izin vermiyordu. Hapishane duvarı gibi örülmüş sisin içinde gözlerinin gördüğü sadece kendileriydi. Başını Yusuf’un göğsüne yasladı, öylece kalakaldılar. Kalp atışlarından başka duyulan hiçbir ses yoktu, birbirlerinin kalp atışlarını dinlediler. Sisin içinde tutukluydular, tutukluluklarından şikâyetçi olmaları ne kelime bin yıl öylece tutuklu kalabilirlerdi.

Buralarda hava yazın ısınırdı. Duman dağın eteklerinden doruğuna çekilir, Dağın eteklerine gelincikler akın ederdi. Her yer göz alabildiğine gelincik tarlalarıydı. Kuytularda gelinciklerin üstüne birlikte uzanırlar, geleceklerine dair hayaller kurarlardı. O zaman gelecekti elbet. O zaman onlar büyük şehirlerde olacaklardı. Çocukları olacaktı boy boy. Yazın tatile geldiklerinde çocuklarının ellerinden tutup buralara getireceklerdi. Çocukları da kendilerinin içinde koştuğu, yan yana birlikte uzandıkları gelincik tarlalarında koşturacaklardı, yan yana uzanacaklardı, demet demet gelincikler toplayıp anne babalarına vereceklerdi. En büyük gelincik demetini kendisi yapardı, eli Yusuf’tan daha çabuk, daha şeremetti. Kızları da oğullarından daha çabuk, daha şeremet olacaktı. Kadınların erkeklerden daha becerikli olduğu kesindi, tartışmasızdı. “Yoo, demişti Yusuf, oğlum kızımdan daha yetenekli olacak, ben senden nasıl daha yetenekliysem”… “Seni ilk öpen benim” demişti, “yetenek budur işte”. Yeniden sarılmışlardı birbirlerine, Yusuf saçlarını öpmüş, başını göğsüne yaslamıştı.

“Yusuf dedi, seni baban okutuyor, yarın şehirde başka bir kız bulup beni unutur musun?”

Genç kız olmuştu. Ailesi, çocukluğundaki gibi koyunları keçileri önüne katıp mezraya göndermiyordu. Neme lazımdı, bütün yörenin uykusunu kaçıran olaylar oluyordu, Mazallah, ocak başlarından ırak, hani bu it uğursuzlar kızın başına ya bir şeyler getirirse…

Yaz aylarında Yusuf okuduğu şehirden tatile gelir, evin geçimine yardım ederdi. Önüne koyunları keçileri katıp mezraya giderdi, beklerdi, usanmadan beklerdi Zeynep’i görmek için… O bir türlü görünmezdi mezrada. Öksüz bir çocuk gibi hissederdi kendini o zaman. Tam da böyle durumlardayken ruh halinin özeti olan “Zeynebim Zeynebim allı Zeynebim, yedi köy içinde şanlı Zeynep’im” türküsünü bir başka yanık, dokunaklı söylerdi. Can sıkıntısından vakitli vakitsiz sürüsünü toplar evin yolunu tutardı. Üç gün, beş gün… Bir hafta… Hiç göremedi onu Yusuf.

Evlerinin arası mesafeliydi, arada başka evler de vardı. Komşular ihtiyaçlarını evleri birbirlerine yakın olanlardan karşılardı. Yusuf mezranın öte başındaki Zeynep’in evinin yolunu tuttu. Gidip gitmemekte çok ikirciklendi, öyle ya bir ihtiyaç varsa kendilerine yakın komşunun kapısını çalmak varken gecenin bu saatinde mezranın öte başındaki eve gidip “ babam gönderdi, şu ihtiyacımız için bir günlüğüne ödünç istiyor” un gerekçesini bir türlü bulamamıştı. “Neyse ne dedi” Zeynep’in evinin yolunu tuttu. Pencereden vuran lambanın ölgün ışığı evin önünü yarım daire şeklinde alacakaranlık aydınlatıyordu. Köpek havladı. Zeynep’in babası açtı kapıyı. “ Babamın selamı var dedi Yusuf, bir günlük için falanca haceti verebilir misiniz”? Tuhafına gitmedi değil Zeynebin babasının, öyle ya evlerine yakın başka komşudan da temin etmek yerine onca yolu tepip gelmek…

İki baba karşılaştıklarında Zeynebin babası “ komşu dedi, ayda yılda bir bana işin düştü, yerine getiremedim, çok mahcubum”

Yusuf’un babasının kafasında şimşekler çaktı “ sağ ol komşu dedi, oğlan da öyle söyledi”.

Yıllar çabuk gelip geçiyordu. Yusuf’un ailesi ile ilişkisi kesilmişti. Bütün akrabaları sorguya çekildi, Yusuf’un nerede olduğunu soruyorlardı. Doğrusu kimse de Yusuf’un nerede olduğunu bilmiyordu, bildikleri tek şey Yusuf’un Üniversitede okuduğu idi. Babası birkaç kere okuduğu şehre gitti, okuldan arkadaşlarını buldu, oğlunu sordu. Yusuf iki yıldır okula gelmiyordu, kimse de nerede olduğunu bilmiyordu. Yusuf’a ilişkin rivayetler Zeynep’in kulağına kadar gitti. Bu iki yıl içinde Yusuf Zeynep’le gelincik tarlalarında bir kez buluştu. Zeynep ummuştu ki… Zeynebin umduğu gibi olmadı, tedirgindi Yusuf. Çok sevdiği Zeynebinin yanında sayılı dakikalar kalmış, pır diye uçup gitmişti kaşla göz arasında.

Güz aylarıydı. Gelincikler henüz rengini yitirmemiş, hafif rüzgârların esintisinde gelinlik kızlar gibi sallanıyorlardı.

Bir gece yarısı Yusuf’un babasını alıp götürdüler. Ertesi gün kuşluk vakti haber tüm mezraya yayıldı.

Dağ sallandı, doruklarındaki bütün karları, buzları reddedilmiş bir miras gibi kaldırıp attı. Akbabalar akın akın mezraların üstünde süzülmeye başladı. Ansızın kopan fırtına her şeyi yerinden söküp atıyordu. Gelincik tarlaları ayağa kalktı, bütün renklerini birleştiren gelinciklerin yarattığı fırtına toprağı yerinden söktü, şimdiye değin rüzgâr esintilerinde uslu uslu, nazlı nazlı sallanan gelinciklerin böylesine amansız bir fırtına yarattığına kimse tanık olmamıştı. Yarattıkları fırtınayla topraklarını söken gelincikler rengârenk Yusuf’un başında hareleniyordu.

Kulağı kirişteydi Zeynebin. İki elinin sıkılı yumruğu ile göğsünü parçalar gibi indiriyordu yumrukları göğsüne… Kendinde geçip bayıldı. Halüsinasyon görüyordu.

Kalın sis tabakasının içindeydiler. Başını Yusuf’un omzuna dayamış, kulağına sevgi sözcükleri mırıldanıyordu.

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.