Şehirde yağmur vardı

Aksaray’ın dik yokuşunu tırmanarak bir koşu Beyazıt’a çıkmak her babayiğidin harcı değildi, insanın nefesini keserdi.  Çınar altı kahvelerinde kendini bir tabureye bırakanlar gömleklerinin yenleriyle burunlarından damlayan terlerini silerek başlarlardı soluklanmaya. Onun oyalanmaya, oflamaya, puflamaya zamanı yoktu, kısrak bir tay gibi bir koşuda çıkıverirdi o dik yokuşu.  Meydanın aradığı adamdı o. O olmazsa birçok şey yarım kalıyordu. Protesto gösterileri, yürüyüşler, mitingler onun sesiyle coşuyor, arkadaşları onun gelişiyle moral buluyordu. Hikmetinden sual olunmazdı ama onun meydana gelmesiyle boğucu sıcakların yerini esinti, miskinliğin yerini coşku alırdı. Rivayet edilir ki Taksimdeki gezi parkının rengârenk çiçeklerinin kokusu Beyazıt meydanını mis kokulara boğar, Eminönü’nden süzülüp gelen martılar tepelerinin üstünden bir tur atıp uzaklaşırlardı. Bir de onun meydana gelmesiyle o ana kadar bir teki görünmeyen beli tabancalılar tombaladan çıkar gibi çıkagelirler, sarkık bıyıklı adamlar ulumaya benzer garip sesler çıkararak hamilerinin nezaretinde mahalle kabadayısı gösterilerine başlarlar, meydanın çevresini kuşatırlardı. Meydanın ortasında çirkin bir surat gibi asılıp kalan tacizci, küfürlü kakofonilerinden kuşlar ürker, kondukları ağaç dallarını terk ederlerdi. Çimenler solar, çiçekler kokularını yitirirdi.  . Olsundu, bu meydan onlarındı, bu melanetlerin meydanı kirletmesine, kuşları ürkütmesine, çiçeklerin kokularını yitirmesine izin veremezlerdi. Her ne hikmetse bunlar Yusuf’un ve arkadaşlarının kıpırdanmalarıyla inlerine çekilirler, görünmezliğe bürünürlerdi.

Bir yaz günü, ikindiüstü birkaç arkadaşıyla sohbet ederken arkadaşları takılmıştı “Yusuf be” demişlerdi, “uzaktan geliyorsun, hepimizden önce geliyorsun, şu çınarın altına bir mitil atalım da burada yat kalk bari”… Kahkahayla gülmüştü arkadaşlarının bu takılmalarına. “Bu meydan demişti yarının insanlarının ana rahmidir, sağlıklı nesiller bu meydandan doğacak”…

O, İstanbul yazının meltem esen bir ikindiüstüydü. Kızlı erkekli grupların şakaları esprileri yan masadaki yorgun inşaat işçilerini bile gülme krizine sokuyordu.  O çirkin suratlı, sarkık bıyıkların önce böğürtüleriyle irkildiler, birbirlerine baktılar, köpeklere hakaret olmasın ama salyalı çirkin suratlarında bir lağım çukuru gibi açtıkları ağızlarıyla “komünistlere ölüm” böğürmeleri cehennem zebanilerinin böğürtülerinden farksızdı. Toparlanmaya fırsat bulamadan leşe dönen akbabalar gibi saldırdılar. Yusuf gülme krizindeki yorgun işçilerden birinin yerde upuzun yatan vücudundan oluk gibi kan aktığını gördü. Arkadaşları üstlerine açılan ateşi etkisiz hale getirmeye çalışırken Yusuf yorgun inşaat işçilerinin yarı panik yarı korku dolu bakışlarına aldırış etmeden “ yardım edin” dedi. Yardım ettiler, duvar dibine kadar taşıdılar. Ateş altında herkes panik halinde bir yerlere kaçışıyor, kimse o izdihamda yere düşenlerin kaldırılması için elinden bile tutmuyordu. Panik, panik, panik…  Sanki ateş ortasında değilmiş, boy boy çimenlerin rüzgârda salındığı bir bahçede yürüyormuş da kendisine de bir merminin isabet etmeyeceğine iman etmiş bir Şeyh Bedrettin dervişi gibi cesaretine hayran kalınacak yaşlı bir kadın, soğukkanlılıkla bedenin üstüne eğildi, yavaş, usul sesle “ölmüş” diyebildi.

Yıldırım hızıyla üstlerine açılan ateşi etkisizleştirmeye çalışan arkadaşlarının yardımına koştu. Bir taraftan ateşi etkisizleştirmeye çalışırlarken bir taraftan da meydandaki panik halinde kaçışan kalabalığı o güruhun tersi istikamette bulunan veznecilere doğru hareket ettiriyordu. Kalabalığa komut veren genç kız bir eliyle ateşe karşılık verirken diğer eliyle kalabalığı yönlendirmeye çalışıyordu. Kalabalık meydandan çekilmişti, bu güruhun ağzının payı verilince, hesap vermekten muaf  “abileri” yardımlarına gelirdi. Yusuf ve arkadaşları için bu tecrübeyle sabitti ve kendilerinin de meydanı terk etmeleri gerekirdi. Kalabalığın yönlendirildiği vezneciler yönüne, düzenli ve birbirini koruyarak çekilmeye başladılar. Yusuf ve genç kız birbirlerini simaen tanırlardı da hiçbir yakınlıkları yoktu. Birbirlerinin ne kim olduklarını bilirlerdi ne de öğrenciyseler şayet hangi üniversitede okuduklarını bilirlerdi. Bir an göz göze gelip “saldırıyı ucuz atlattık” ya da “tosuncuklar derslerini aldılar”  der gibi birbirlerine gülümsediler. Kendi arkadaş grupları da dağılmış, birkaç kişi kalmıştı. Bir kafede çay içtiler, ihmalkârlıklarının özeleştirisini yaptılar “hatalıydık, böyle bir saldırıyı beklemeliydik, rehavete kapıldık” dediler. Aynı yöne giden tramvaya birlikte binip aynı koltuğa oturdular. İlk orada tanıştılar. Her ikisi de aynı sol grubun sempatizanıydılar. Bundan da ayrıca zevk aldılar. O günden sonra her ikisi de bilerek ve sık sık yarattıkları tesadüflerle, sonraki günlerde nerede buluşacaklarını birlikte kararlaştırarak buluştular. Tabi adres sabitti… Beyazıt Meydanı… Meydanın Çınar altı kahveleri… Aşk bu ya… Dilleriyle hiç konuşmadılar. Dil, bakışların anlattığı derinliği ifade edecek güce sahip değildi ki… Kızın, Yusuf’un elini tuttuğu, Yusuf’un şaşkınlıktan yüzünün kızarıp kızarıp geçtiği, kızın ilk kez o gün tatlı gülümsemesinden sonraki geceler başlamıştı her ikisi için de gözlerini tavana dikip sabahlamaları. O günün uzun ya da kısa birlikteliğinde birbirlerinin en göze çarpmayan, en olağan hareketlerini, gülme ya da kızmalarının, mimiklerinin, ciddiyet ya da gülmelerinin bütün ayrıntıları sıra sıra dizilir geçerdi gözlerinin önünden.

Yusuf ilk kez bir arkadaşının babasının boş evine götürdü kızı… Ev tehlikeli bir bölgedeydi ama olsundu, ne gamdı,   haklarından gelirdi. Hiçbir sorun yaşamadan anahtarı kilitte çevirip girdiler eve. Yusuf mutfakta çay demledi, kuru pastayla servis yaptı. Kızın gözleri Yusuf’taydı, Yusuf’un gözleri yerde… Zoraki konuşuyordu, yüzü kızarıyordu Yusuf’un kızın bakışlarından.  Kalktı tekrar mutfağa gitti, tekrar çay demledi, bir daha bir daha, bir daha…

Bu yedinci demlik dedi kız, Yusuf’un yüzü kızardı.

Beni seviyor musun Yusuf”…

Gözleri yerde cevap verdi “Çook, tahmin ettiğinden de çok”.

Niçin şimdiye kadar beni sevdiğini söylemedin hiç

Özür dilerim” dedi Yusuf. Sözünü tamamlamadan Yusuf’un ağzını kapattı kız… “Bir şey söylemen gerekmiyor, sadece bana bak. Gözlerin öyle derin ki dilinin söyleyemediği her şeyi gözlerin söylüyor.”

Elini uzattı, boynuna atıldı Yusuf’un. İlk kez öptü kızı, bu ilkin son olacağını bilmeden.

Dışarı çıktıklarında hava kararmıştı. Yengeç gibi, yan yan düşüyor, uçuyordu yağmur damlaları.

Yağmurun kanatları var mı” dedi kız.

uçmak için kanatlara gerek var mı dedi Yusuf”… Sarıldılar birlerine tek vücut olurcasına.

Şehirde yağmur vardı.

Kız; Yusuf’un gözleriydi. Yusuf, kızın bu meydana girişini görmeden meydanı göremezdi, meydan daralır, büzüşür, küçülürdü, Yusuf’a dar gelirdi kocaman meydan. Gözlerini arardı kızın meydanı görmek için. Ne zaman kız meydana girdi, kızı görür, gözlerini ovalar, meydan yeniden kocaman hacmine kavuşurdu. Her zaman olduğu gibi o günün ilk karşılaşması da birbirlerine sessiz bir gülümsemeyle başlardı.

Hava kararınca meydandan birlikte çıktılar. Öyle kalabalık yerlerde el ele tutuşmak olmazdı, hem bu bizim devrimci davranışımıza da aykırı olurdu, bizimkilerden biri görürse ayıplarlardı… Yanyana yürürlerdi, elleri gizlice anlık buluşur, hemen geri çekerlerdi. Sadece birbirlerinin farkında olmaktan başka hiçbir şeyin farkında değillerdi. Yürüdükleri bölge iribaş tosuncukların, fedaileri yeni yetme tosuncuklara  “komünistlere nasıl tuzak kurulur” eğitiminin verildiği bölgeydi. Tanımışlardı Yusuf’u… Yusuf ansızın gözlerinin karardığını hissetti, gözleri gölgelenmişti, kan ince bir çizgi gibi yüzüne aşağı akıyordu. Kızın çığlığını duyduğunda ikisi de yere yıkılmış, kalabalık güruhun tekmeli, sopalı saldırılarından yüzlerini korumaya çalışıyorlardı. Önce kız hareket etmeye fırsat buldu, mahirdi, cevahirdi, el yordamıyla çantasını buldu, iki el tabanca patladığında tosuncukların hangi zaman içinde hangi deliğe girdiklerini ikisi de birbirine sordu. Yusuf’un kaşı açılmış, kızın burnu kırılmıştı. Hızla terk ettiler bölgeyi, Yusuf’un evi yoktu zaten, kızın evine geldiler. Varlıklıydı kızın ailesi,  aile doktoru çağrıldı hemen, Yusuf’un açılan kaşına dikiş, kızın burnuna sonda yapıldı. Birbirlerine bakıp gülümsediler.

Kız ameliyata alındı, birkaç gün evden dışarı çıkmadı. Kızın annesinin izniyle Yusuf her gün kısa aralıklarla kızı ziyarete geldi, fazla kalamazdı, meydanı boş bırakmamalıydı.

Yaşamları olağana döndüğünde Yusuf şehir dışında bir göreve gönderildi, “güzel gözlüm dedi, sensiz geçen her saniye benim için asırlardan farksız olacak, döneceğim”. Sessizce ayrıldı.

O sabah kapıcının getirdiği gazetenin sekiz sütuna manşetiyle irkildi. Filanca şehirde güvenlik güçleriyle yasa dış sol bir örgüt militanlarının girdiği çatışmada sol örgüt militanları etkisiz hale getirildi.

Hızla iç sayfayı açtı. Yüz koyun yatan Yusuf’un parçalanan kafatasında gözleri açıktı.

Geceliği ile evden dışarı fırladı kız, avazı çıktığı kadar bağırırken gözyaşları toprağı ıslatıyordu.

Şehirde yağmur vardı.

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.