Thomas Moore’u kim öldürdü?

İçimizin hüznünü ustalıkla saklayıp dalıp dalıp giderken o günlere, dudaklarımızın kenarına yerleştirdiğimiz zoraki gülümsemelerle başlayıp da içine kel alaka şeylerin de davetsiz misafirler gibi gelip oturduğu sohbetlerimizin ne zaman biteceğini hiç birimiz bilmez, kimsecikler kestiremezdi. İki kişiyle başlayan, ciddiyetinden kuşku duyulmaz derin sohbetlerimize birimizin oradan geçen bir tanıdığı da katılır, yeni gelenin hoş beşle başlayan sohbete zoraki katılışı yerini bir an suskunluğa bırakır, iki arkadaşın gözleri birbirine dikilir, sözsüz ve yazısız olarak “içine etti” de birleşirdi. O gün sohbetimize katılan zoraki misafirin kişiliğinde ve kimliğinde yanıldığımızı arkadaşımla daha sonraki bir günde karşılaştığımızda başımızı yere eğerek ve biraz da yüzümüz kızararak birbirimize itiraf edecektik. Gerçi zoraki misafirimiz, sohbete dahil olmasından duyduğumuz rahatsızlığı “Arif kişi” ağırbaşlılığı ile anlasa da “sohbetin içine ettin” peşin hükmümüzü şamataya çevirmekle, biz de bize selam veren birini kırmaktan kurtulmuş olurduk.

Ne yani, ateşle buzun aynı bedende yaşandığı kırk yılı geride bırakın sohbetlerimizi heba mı etmeliydik…

“Sohbetinizi böldüm” dedi , “ özür dilerim”.

Ben içimden “evet ya böldüm ne demek içine ettin valla” derken, arkadaşım “yok yok, eski ama eskimeyen iki arkadaşız, tesadüfen karşılaştık, şamata yapıyorduk” dedi.

İstenmediğini anlamış olmanın tedirginliği ile bir an gözlerini yere dikti, ince uzun boynunu büktü. Bir bahaneyle kalkıp gitmek, ortamı rahatlatmak için “ hoş geldiniz,  size bir çay söyleyeyim” dedim. Kafasını kaldırdı “ biraz mahcup, teşekkür ederim, zahmet etmeyin” dedi.  Söyleyeyim, söyleyeyim dedim, yüzüne baktım. Çıkık elmacık kemiklerinin çevrelediği ince yüzüne hücum eden kederle karışık mahcubiyeti kaçmamıştı gözümden. Zoraki misafirimizin çat kapı içimize dalışı canımı sıktı, kalkıp gitmek için bahane aradım.

Arkadaşım, gitmemi istemeyen bir mimikle gözlerini kırptı,  misafirimizi sahiplenişini anlamıştım, gidemedim. Bizi tanıştırdı, “ diplomasız felsefeciymiş”, öyle dedi arkadaşım.

Sahi, devrimcilerin birbirlerini normal yaşamın akışı içinde örneğin bir eğlence yerinde, barda, pavyonda tanıma olasılığı var mıydı? Hani hacı hacıyı Mekke’de tanırdı ya, biz de birbirimizi ya bir mitingde, ya bir grev korumacılığında ya da boş bırakmamaya, teslim etmemeye ant içtiğimiz meydanlardan, okullardan, mahallelerden ya da sendikalardan tanırdık… Starlarımızın tanışma arenası da elbette cezaevleriydi. İlerleyen sohbetimizde bu iki arkadaşın,  birbirimizin gözünü çıkardığı o dönemde farklı ve birbirine muhalifi örgütsel ilişki içinde olduklarını anlamıştım. O dönemin birbirine selam vermeyen “ sol muhalifliği” gerek dışarda gerekse içerde kişisel dostluklarını hırpalanmadan bugüne kadar getirmişti. Bense geçmişimizde her ikisine de muhalif durumdaydım ama benim de arkadaşımla ilişkilerimiz saygı ve güveni asla zedelemeden bugüne kadar devam etmişti. Arkadaşımın bizi tanıştırma heyecanı sohbetimizin kaldığı yerden devamına işaretti. O günlerin katlanılması olağanüstü bir insan iradesi isteyen ağır koşullarında cezaevlerinde, emniyette, işkencede yaşanan olayların içinden değme gülmece ustalarının mizahına taş çıkartan kılıç keskinliğinde mizahlar yaratılırdı. Bir kabus, bir karabasan gibi üstümüze üstümüze gelen faşizm, bütün işkence yöntemlerini eksiksiz kullanmasına karşın madara olur çıkardı. Mamak cezaevinin kıdemli işkencecisi Sırrının gece yarısı baskınlarını, Raci’nin üstümüze saldırttığı kurt köpeklerini, iç emniyet amirlerinin “aslan kafeslerini” kim unutabilir ki?  Tosuncuklar  avuçlarına fiske gibi vurulan bir copun acısıyla duvar dibinde hüngür hüngür gözyaşları dökerken şu iflah  olmaz solcuların canlarına okuyan cop işkencesinin kuyruğu niçin hiç bitmezdi, niçin avuçları bileklerine kadar cansız bırakılan solcular cop yemek için tekrar sıraya girer de işkencecilerini çıldırtmalarının arkasından attıkları şuh kahkahaların, aklı başında, mantığın isyan etmeyeceği bir açıklaması var mıydı?…

Sohbet bu minval üzerine sürüp giderken bir tosuncuğun “ bizim mahallenin delişi çoktur” zırvası düştü aklıma, güldüm.  Arkadaşlarıma baktım göz ucuyla, “içimden, “ulan puslu havaların sivrisinekleri dedim, elin şeyini bilmeyen kendi şeyini mertek sanırmış, bizim mahallenin hiç akıllısının olmadığını da sizden daha iyi kim bilebilir…” Ansızın, artık gönül rahatlığı ile arkadaşım diyebileceğim misafirimize dönüp “ kaç yaşındasın” dedim. Altmış beş yaşındaymış. Akıllı mısın dedim, arkadaşım bastı kahkahayı… Keşke dedi daha önce tanışsaydınız, bu sorunun en son muhatabının Faruk olduğunu anlardın… Adı Faruk’muş misafir arkadaşımızın. Israr ettim, “Faruk akıllı mısın”?  Faruk gözüme bakıyor, efendi, zarif, nazik… Sanırsınız ki süt kuzusu… Faruk tam bir şeyler söylemeye niyetlendiğinde arkadaşım sözünü kesti. Dur dedi, Farukun akıllı olup olmadığına ilişkin sana tiyö vereyim, gerisini sen getir.

Malum günler…Faruk yakalanıyor… İşkencenin bin bir türü… Elektrikten, Filistin askısına, tazyikli soğuk sudan falakaya… Kendisiyle birlikte yakalanan arkadaşlarından işkenceye dayanamayan epeycesi Faruk’un üstüne yükleniyorlar… Polise göre örgütü çözerse Faruk çözer… Çözülen arkadaşlarıyla yüzleştirmeler, çapraz sorgulamalar…”Hıı, konuşmayacaksın ha, ulan biz adamı bülbül gibi öttürürüz, alın bunu tezgaha”…Yeniden işkence tezgâhları, yeniden, yeniden… Faruk nefes almak için sorgucularına hayali adresler verir, yer göstermeye gittikleri her yer boş çıkar… Yeniden, yeniden, yeniden… Sorgucular işlenen cinayetleri, banka soygunlarını Faruk’un burnuna dayarlar… Faruk Sorgucularını yorup illah dedirtme başarısını yakalamış, koşunun birinci etabını kazanmıştır.  Sorgucular burunlarından solurlar… Ah şu sorgu bir an önce bitse de de dinlenseler… Faruk için zamanlama mükemmeldir. Kurtuluşun yolunu bulmuştur. Tamam der, konuşacağım… Faruk söyler sorgucular yazar… Bombalamalar, kurşunlamalar, soygunlar, Allah ne verdiyse… Tutanağa olduğu gibi geçerler. Sezar’ı bir hançer darbesiyle, Napolyon’u boğarak, Neron’u tek kurşunla öldürmüştür… Falanca bankayı soymuş, filanca yeri kurşunlamıştır.  Yaz… Sezar’ı bir hançer darbesiyle, Napolyon’u boğarak, Neron’u tek kurşunla,… Sorgucular Faruk’tan istediklerinden fazlasın elde etmişlerdir… Faruk’un anlattıkları ifadesine olduğu gibi geçer…Sorgucuların  İstediklerinden daha fazlası, daha ne olsun ki… Gelsin çaylar, gitsin sigaralar… Gel gör ki Faruk’un ifadesine geçen kişilerden hiç biri ölmemiş, böyle bir kurşunlama olmamış, adı geçen bankalardan hiç biri soyulmamıştır. Sıkıyönetim mahkemesindeki yargılamada  Faruk ifadesinde ısrarlıdır, iddianamesi de aynı suçlamalarla doludur. İşin farkına bir hakim varır..  Sezar’ın, Neron’un, Napolyon’un adını işitince dehşete düşen hakim “ Sezar’ı niye öldürdün” diye sorar. Açıkça Farukun deli olduğunu düşünür.  Faruk’un cevabı kestirmedir. Ben bir Sezar’ı öldürdüm beni idamla yargılıyorsunuz, Sezar dünyayı kana buladı, tarih kitaplarına kahraman olarak geçti, bir de Sezarı yargılasanız hakim bey”..

Hâkim: “ Oğlum deli misin nesin, onlar öleli yüzyıllar oldu, senin yaşın kaç”…

Faruk : “Katillerin akıllı, mazlumların suçlu ilan edildiği bu dünya sizin olsun hakim bey, kırın kalemimi”…

Arkadaşım basıyor kahkahayı, gülüyor. Söylesene diyor Faruk sence akıllı sayılır mı?… Kanım kaynıyor Faruk’a, gülümsüyoruz.

Özür dilerim diyor, Thomas Moore’u bilirsiniz. Hani delilere övgüsüyle tanıdığımız Erasmusun esin kaynağı… Thomas Moore, Erasmusa ütopyasından söz ettiğinde Erasmusun ağzı bir karış açık kalır… Ne demekmiş sınıfsız, sınırsız, herkesin özgür, karnı tok, sırtı pek savaşsız sömürüsüz bir dünya kurulması… Bu ancak bir delinin hayal gücü olabilir, akıllı bir insanın aklı aşan böyle bir deli saçmasını düşünmesi mümkün mü?”.

Erasmusun, hayran kalıp yazdığı “Deliliğe Övgü”nün konusu Thomas Moore’un ütopyasıdır. .

Tekrar özür dileyerek soruyor… Ütopyalarımızın katili kim, Thomas Moore’u kim öldürdü…

Sorusunu kendisi yanıtlıyor… “Biz öldürdük,  akıllı insanlar… Öldürdüğümüz aslında kendimizdik”…

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.