Gece Şarkıları

Matrak birisiydi bizim çaycı Hanif’i, uğrak yerimiz olan derneğin işletmecisi… Dışarıda birbirlerine kırmızı görmüş boğa gibi bakan dernek müdavimi biz afili delikanlılara eşit mesafede duruşunu hiç bozmayan, hepimizin saygısını kazanmış ayırımsız abisi… Hanif’inin oraya grup grup gelir,  her birimiz mensubu olduğumuz gruba tapulu kadim masaların etrafında yerini alır, etrafa cakamızı satardık. Bir gruba mensup birisinin bir başka grubun masasına oturduğu vaki değildir. Hanif’i abi bazen damarımıza bassa da bizimle inceden inceye dalgasını geçmesine de sesimizi çıkarmazdık. Bazen masalarımıza çaylarımızı bırakırken yüzünü asar “yiğitlerim benim derdi, maşallah burada rahatınız yerinde, bizim çocuklar sokak başında size zarar gelmesin diye it gibi titrerken sizin vezir otağında rahatınıza diyecek yok”…Bizim çocuklar dediği Eylül darbecilerinin kastettiği “bizim çocuklar” değildi elbette… Kürt’tü Hanif’i abi, birkaç bıçkın Kürt delikanlısını derneğe yapılacak olası baskınları önlemek için sokak başlarına yerleştirmişti. Ben sonradan öğrendim ama birkaç arkadaş bu durumu biliyorlarmış.  Onun bu azarından ayırımsız bütün gruplar nasibini alırdı. Canım biz de eşek değildik ki, Hanif’i abinin azarının arkasında bir şeyler olduğunu sezer, hak ettiğimiz bu azar yemenin mahcubiyeti ile ne olduğunu anlamak için kedi gibi peşinde dolaşırdık. Bir şeyler gizliydi bu azarın arkasında, bütün diğer grupların mensupları gibi bizimle de Hanif’i abinin arasında adı konulmamış bir iletişim sistemi işlerdi. Hanifi abinin suratı asıksa bizim anlamamızı istediği bir şeylerin olduğu muhakkaktı. Durumun ciddiyetini anlar anlamaz dernek boşalır herkes sokağa inerdi. Sokaktaki manzara ile dernekteki manzara akla kara gibi birbiriyle hiçbir ortak yanının olmadığı bir görünüm arz ederdi. Derneğin kapalı kapıları arkasında birbirine caka satan, racon kesen kızlı erkekli gruplar sokakta birbirlerine yapışık Siyam’lı ikiz kardeşler gibi tortop olur, topaç gibi birbirlerinin etrafında kenetlenirdi. Herkes birbirini kollar, birine gelecek zarara karşı herkes kendini öne atmakta bir saniye bile tereddüt etmezdi. Yok, canım dernek her zaman  “rakiplerin birbirlerine karşı kaba gösteri alanı” değildi. İnceliklerimiz de vardı. Ortak konferanslar düzenlenirdi, devrimi nasıl yapacağımıza ilişkin teorik tartışmalar yapılır, bu kez rekabetimiz teorideki üstün yanlarımızı ortaya koymak için  devrim önderlerinden yaptığımız alıntılarla diğer grupları mat etme eylemine dönüşürdü. “Çağımız proleter devrimler çağıydı, bizim neyimiz eksikti de bizim ülkemizde devrim olmasındı”. O devrim önderlerinden yaptığımız alıntıları anlama gibi bir derdimizin olmadığını bu gün itiraf etmeliyim… Bu yola en sık başvuranlardan birisinin de ben olduğumu söylersem acaba ayıbımı itiraf etmiş olur muyum? Niyetler saf, arı ve tertemizdi de, bu malzemeyle ne yapılabilirdi ki… Karşımızdakileri ne kadar bilip tanıyorduk… İşte burası muammaydı… Hanif’i abi “ çocuklar derdi her birinizi aha şu kadarcık yüreğime basmak istiyorum, zaten hepiniz ordasınız, öyle tertemiz, öylesine iyi niyetlisiniz ki… Aranızdaki şu eşek tepişmesini de aklım almıyor”…  

İlk yaz günlerinden biriydi… O gün malum güruhun saldırısında iki arkadaşımız katledildi. Doğası gereği bir infial yaşıyoruz, kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Öğleden sonra protesto yürüyüşü yapılması kararı alındı. Bir taraftan da endişeliyiz, Malum güruh silahlandırılıyor, eğitiliyor, üstümüze salınıyor. Sadece bulunduğumuz alanları koruma derdindeyiz. Saldıran biz değiliz ama ertesi gün basın olayı “sağ-sol” çatışması olarak veriyor. Birkaç iletişim kanalının dışında kimseye derdimizi anlatamıyoruz, onların sesi kendince çıkıyor ama geniş kesimlere ulaşma olanakları yok denecek kadar kısıtlı. Protestonun yapılacağı gün daha sonradan aracına bomba koyularak katledilen gazeteci abime gittim. Bir yerlerden haber almış olmalı, azarlayıp tersledi beni, “ iki ölü yetmedi mi dedi, ellerinden gelse hepinizi diri diri doğrayacaklar, protestonuzda elbette haklısınız ama yine saldıracaklar… Adamlar silahlı, kurşunlara karşı taşlarla mı kendinizi koruyacaksınız, lütfen vazgeçin”… Umduğumu bulamamıştım, arkama bakmadan çıktım. Birkaç arkadaşa görüşmemi anlattım, endişeli olduğumu söyledim… Endişeme katılmışlardı “kitle korumasız dedim, güvenliklerini nasıl sağlayacağız, polis dersen malum…” Ok yaydan çıktı dediler”, onlarda birkaç kişiye endişelerini anlatmışlar “kimse dinlemiyor, öfke büyüyor” dediler… Öğleden sonra protesto eyleminde ancak bir, bilemedin iki yüz metre sonra yürüyüş kitlesi nereden geldiğini kestiremediğimiz yaylım ateşine tutuldu. Hangi sokağa kaçacağımızı şaşırdık, herkes birbirinin üzerinde. Akşam gittiğim evde televizyon var, gece haberlerini veriyor. Açılan yaylım ateşinde bir kişi ölmüş, filanca Üniversitenin dernek başkanıymış, benim adımı veriyor. Bir tuhaf oluyorum, öldürülen ben değilim, acaba kim?. Saldırıya uğrayan biz, aranan da biziz. Hastaneye gidemiyorum. Endişe, vesvese beynimi yiyor, sabaha kadar uyku tutmadı. Sabah erken yurdun yolunu tuttum, herkes orada, yurtta matem havası var. Beni ilk gören Hanifi abi oldu, Bana doğru koşarken nefes bile almıyor, sesinin tizliği dalga dalga alanlara yayılıyor, “ Karaoğlan diyor, Karaoğlan… Yaşıyor, çok şükür yaşıyor”… Öylesine sıkıca sarılıyor ki bana kemiklerimi kıracak… Durup durup kucaklıyor, yüzümü gözümü öpüyor, gözlerinden sel gibi yaşlar boşanıyor. Arkadaşlar koşup geliyor, bana mezardan çıkmış hortlak gibi şaşkın yüz ifadeleriyle bakıyorlar. “Donmuş gibiyim, kendimi zorlayarak “ kim” diyebiliyorum. Kimse bilmiyor, herkes benim öldüğüme inanmış gibi… Derken bir grup arkadaş geliyor, kimliğini öğrenmişler, dernek yönetiminden bir arkadaşımız… Olduğum yere yığılıp kaldığımı hatırlıyorum. Hastaneye gidenler arasında sözlüsü de varmış, perişan vaziyette. Durumu öğrenince baygınlık geçirmiş, koluna girerek getirmişler yurda. Boynuma sarılıyor, lal gibiyim, dilim tutuluyor,  tek bir teselli kelimesi edemedim.  

Alıştık ya acımızı içimize gömmeye. Yine öyle yaptık, acımızı içimize gömdük. Birkaç gün sonra derneğe gittim. İnsan ölümlere çabuk mu alışıyor ne… Ölen arkadaşımız dernek yönetiminde olmasının ötesinde yakın arkadaşım. Bir afişini getirmiştim yanımda, Hanifi abiye verdim, panoya astı afişi… Çok gülerdi, başımı kaldırıp afişe bakıyorum, kim demiş ölü diye, ölüler gülmez ki… Gülüyor… Her zamanki gibi… 

Kısa bir konuşma yaptım, dedim ya dernek muhalifler meclisi, grupların mensuplarından birisi ağzını açsa diğerleri hemen muhalifliğini gösterir, kakafonik sesler egemenliğini kurar, bu curcuna içinde kimsenin ne söylediği anlaşılmaz olurdu. O günkü konuşmamda hiç kimsenin sesi çıkmadı… Sanki oy birliği etmişçesine sessiz sedasız “acını paylaşıyoruz” üzüntüsünü hissettim.  

Yaptığım konuşma bugün gibi aklımda, “ Faşizme karşı savaş bir insanlık borcudur, yılmayacağız, belki arkadaşımın ölümü son da olmayacak, kim bilir daha kaçımız ne zaman faşistlerin hedefi olacağız, kahrolsun faşizm”… Herkes ayağa kalkmıştı, Hanifi abinin gizli gizli yönünü öteye döndüğünü gördüm, yanına vardım, el beziyle gözyaşlarını siliyordu.  

Dedim ya insan tabiatı ölümlere çabuk alışıyor, yaşam normale döndü. Olağan günlerde o bed berbat sesimle şarkı söylerdim, arkadaşlar da sanırım beni makaraya almak için sesimin güzel olduğunu da söylerlerdi. “Hadi bir şarkıda benim için”… Öyle bir gündü, aheste aheste şarkı söylüyorum. Hanifi abi “ ya Karaoğlan dedi, gündüz söylediğin şarkılar şen şakrak da gece şarkıların matem yüklü”.  

“Valla hiç farkında değilim dedim, Devrimi yaptığımız gün gece şarkılarım da şen şakrak olacak…  

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Yorumlar kapatıldı.