Başkan ve Sırtlanlar-2

Masalla gerçeğin iç içe geçtiği, gerçeğin masal, masalın gerçek olduğu ahir zamanlardı. Bütün şeyler anlamını mı yitirmişti, ya da hiç farkına varmadığımız şeyler yeni yeni anlamlar mı kazanmaya başlamıştı da arasatta kalmış sabi çocuklar gibi kendimizi böylesine çaresiz hissediyorduk. “Tanrılar tanrısı” Zeus’un depremler yaratan, denizleri yaran, dağları ortasından ayıran, bütün mahlûkatın kulaklarını sağır eden narasının esamisi bile okunmazdı başkanın yüreğimizi ağzımıza getiren ürkütücü, korkutucu gürleyişi karşısında.  

 

Buzağı bokuna benzeyen suratının dışında kendini tanımamızdık, adının geçmesi yeterdi benzimizin sararmasına… Korkumuz birbirimizden gizleyemeyeceğimiz kadar büyüktü, bakışlarımız ele verirdi şaşkınlığımızı… Önce gözlerimizi yere diker, bu gürleyişin neyin alameti olduğunu birbirimize sözsüz sorularla, endişe dolu bakışlarla sorardık. Öfkesi, Cehennemden evimizin köşesine fırlayıp hepimizi kaynar katran kazanlarına atmaya gelmiş zebanilerin öfkesinden daha korkunçtu.  

 

Çocukluğumda mal davar peşinde koşan biz haylazlar arkadaşlarımızla bağa, bostana dalar, iki domates, üç salatalık çalarken ya da kaysı ağacının tepesinde olgunlaşmış kaysı ararken bekçi Osman burnumuzun dibinde biter, gafil avladıklarının baldırlarına yapıştırıverirdi köteği. Bekçi Osman kötüydü velhasıl… Kötü Osman… Korkardık bekçi Osman emmiden. Evde babamızın tokadından, anamızın azarından da korkardık. Akşam ezanı okununca yerer mühürlenir, cinler, periler avlumuzun girişinde bulunan küllüğe yuvalanırlardı, küllüğe bastığımızda cinler çarpardı, cinlerden de korkardık. Bu yaşa geldik, korku duvarlarının çeperlerine yapışan benliğimizi korkularımızdan bir türlü kurtaramadık…  

Başkanın narasının korkusu çocukluğumuzun korkularının hiçbirine benzemiyordu. Hatta, ileri yaşlarımızda Bekçi Osman’ın sopası, babamızın tokadı, anamızın azarı, cinlere çarpılmamız gülerken kendimizden geçtiğimiz gırgırlarımızın vazgeçilmezleriydi. Hiçbir korku benzemezdi başkandan korkumuza… 

Hani korkumuz yersiz de değildi. Kaşının üstünde gözün var diyenlerin üzerine çelik kanatlı akbabalarıyla bombalar yağdırır, ülke şehir, köy kasaba demez her köşeyi cehenneme çevirirdi. Çocukluğumuzun cinleri insaflıydı yine, herkesi teker çarpar, bir koşu evin eşiğinden adımımızı atmamızla peşimizi bırakır, küllüğüne dönerdi. Başkan, ülkeleri, şehirleri çarpar, sokaklar öbek öbek kadın erkek, yaşlı çocuk cesetleriyle dolar taşardı. Korku ne kelime, ödümüzü patlatırdı başkanın narası… Bugün evimizde Allah ne verdiyse yer, çoluk çocuk karnımızı doyururduk ama ya yarın… Yarınımız ne olacaktı bilemezdik. Bugün başımızın üzerini örten evimizin damı yarın yine başımızı örtecek miydi, bugün beş baş olan horantamız yarına yine sağ salim çıkabilecek miydik, orasını Allah bilirdi. 

 

Başkan hepimizin başkanıydı, cümle âlemin başkanı, bütün ülkelerin, bütün insanların başkanı… Dağın taşın, kurdun kuşun bütün mahlûkatın başkanı… Onun lütfu olmadan beşikte bebekler ağlayamaz, Anneler sütünü emziremez, danalar böğüremez, aslanlar kükreyemez, delikanlılar sevişemez… Hele bir denesinler de başlarına neler gelirmiş görsünler… Başkan kimseciklerin görmediğini görür, duymadığını duyardı… Her yerde, yeryüzünün en ücra köşelerinde bile gözü kulağı vardı. Gücü ve yetkisi tanrısaldı. Ona karşı gelmek kulun ne haddineydi. Suskunluğumuz, sessizliğimiz saygımızdan değil, korkumuzdandı. Nemize lazımdı, yerin kulağı vardı, ya bir duyan olur da başımıza bir şey gelirse” Gelirdi de, hiç affı olmazdı… Kaşının üzerinde gözün var diyenin ülkesini harabeye çevirir, evini başına yıkardı. Aveneleriyle birlikte saraylarda yaşardı, onun için her yer saraydı, dünyanın köşesinde bucağında sarayları vardı da başkanın buzağı boku renkli simasını iyi bilirdik de yüzünü görenimiz hiç yoktu. Kimdi, neye benzerdi bilemezdik. Tüylerimizin ürpermesi için adının geçmesi yeterliydi. Bazen aramızda başkanın neye benzediğine ilişkin bahse girerdik. Kimilerimize göre dev gibi birisiydi, basınca depremler yaratır, yer yarılırdı, kimilerimize göre ise yırtıcı bir panterdi. Eline geçirdiği bütün canlıların derisini yüzer, çiğ çiğ etlerini dişler, kemiklerini ufalardı. Kimilerimize göre ise ağzı salyalı bir sırtlandı, beleşçi bedavacı, hırsız bir sırtlan… 

Bu benzetmeyi yapan, tanımadığımız, aramıza tesadüfen katılan biriydi, benzetmeyi yaparken de oldukça rahat görünüyordu ama bizi bir titreme tutmuştu. Ya başkan duyarsa… Bizden biri kekeleyerek bu benzetmeyi yapanı uyarmıştı da hepimiz birden zılgıtı yemiştik… “zikerim lan başkanınızı dedi, koca bir dünya, milyarlarca insan korku içinde yaşıyor, parmakla saysan bin kişi etmezler, herkes birer tükürük tükürse boğulup kalacaklar… Siz başkandan, adamlarından korkmuyorsunuz, kendi korkunuzdan korkuyorsunuz, korkunuzun esiri olmuşsunuz. Şu korkunuzu bir yenebilseniz” … Yıldırım çarpmışa dönmüştük, kapıdan çıkarken birbirimizi tepeleye tepeleye terk etmiştik orayı… Günlerce bu kişinin kim olduğunu sorduk birbirimize, hiç tanıyanımız olmadı.  

Dünyayı adamlarıyla yönettiği söylenirdi. Başka ülkelerin yöneticilerini sekreter olarak bunlar atarlarmış. Hem de seçimler yaptırarak… Milletin önüne her birisi başka partilerden aday olan kendi adamlarını dikerler, bunları seçimlerde birbirleriyle yarıştırırlar, halka türlü çeşitli vaatlerde bulunulurlar, seçilmek için birbirlerine söylemedikleri söz, etmedikleri hakaret bırakmazlarmış. O ülkenin ahalisi de seçilenleri kendilerinin seçtiklerini sanırlarmış… Ama seçilenler hükümet koltuğuna oturunca da başkanın ve adamlarının yazdıkları senaryonun oyunculuğunu yaparlarmış. Hele bir yapmam diyen çıksın ha, yandı gülüm keten helva… Artık darbe mi dersin, linç mi dersin, ipe çekilme mi dersin… Ahvali şartlar neyi gerektiriyorsa… Seçim biter bitmez yoksulluk, pahalılık halkın sırtında kambur üstüne kambur oluştururmuş.  

 

Televizyonlarda suratsız, demir miğferli birisini gördüğümüzde “bak bak lan derdik, başkanın adamlarından” … “Yok lan dedi aramıza yeni katılan yabancı, bunlar öyle demir miğferleriyle görünmezler, içlerindeki pisliği tıraşlı yüzleriyle, taralı jöleli saçlarıyla, kravatlı siyah takım elbiseleriyle örterler, “uygar insanlar” süsü verirler.  

Dolunayın yükseldiği geceler uyku tutmazdı ninemi. Dolunay, gökyüzünün en parlak yıldızlarıyla bezendiği gecelerde evimizin ahşap penceresinin tam yamacına düşen tepenin üzerine çöreklenir, bütün ovayı, dağı tepeyi koruyucu kaşlarımızın zırhını delerek gözlerimizin üstüne düşen delici ışığı ile soyar atar, gizleri saklayan bütün çarşafları yırtar atardı. Yavaş yavaş usul usul, ilmiğinde boğulduğumuz düğmelerimizi çözer, anadan üryan çırılçıplak bırakırdı her şeyi… Her şey, herkes çırılçıplaktı… Bedenlerimizin çıplaklığı ruhlarımızın çıplaklığı ile yarışır, “Nü” ressamlarının ağızları açık kalırdı… Ninem de gözlerini hiç kırpmadan tepenin üstüne çöreklenen dolunaydan ayıramaz, iki elini göğsünün üstünde birleştirerek durmadan dualar mırıldanırdı. “Kurt ve çakal ulumaları neyse de yavrum derdi, sırtlan sesleri pek ürkütücü” …  

Ninem dağ köyünde, kurdun kuşun içinde büyümüş. Öyle yaban hayvanlarından korkan sinik bir kadın değildi. Çocukluk yaşlarımda kurtlar sürüye saldırdığında elindeki kötekle kurtlara nasıl meydan okuduğunu unutur muyum? 

Yaşım kemale erince “nine sen yaban hayvanlarından korkmazdın, sırtlanlar niye uykunu kaçırıyor da dolunaydan medet bekliyorsun” diye sormuştum.  

“Yavrum dedi, düşmanın açık olanından korkmazsın ya kaçar sinersin ya da köteğini kuşanır başının çaresine bakarsın… Sırtlanlar öyle mi ya… Yaban hayvanları kendi türünün etiyle beslenir, birçoğu et bile yemez, canlıları öldürmezler, ot yerler, yaprak yerler, ne bulurlarsa onu yerler… Sırtlanların görünüşleri bile mide bulandırır, ağızlarından salyaları, dişlerinden kan eksik olamaz. Hayvanlarının en çirkinidir. Aslında korkaktırlar, sinsidirler. Bir aslan, kaplan ya da kurt gördüklerinde kuyruk sallarlar ama ilk fırsatta da onların avlarının üstüne çöreklenirler, beni korkutan ağızlarındaki salya, dişlerindeki kan değil, sinsilikleridir, ne zaman nereden saldıracaklarını bilemezsin”.  

“Nine dedim, galiba sırtlanlar da Ormanın başkanı”.. 

“Ha orman hayvanlarının korkaklığı, ha insanların korkaklığı” …Güçlülerin zalimliği mazlumların korkaklığından beslenir” …  

“Ya dolunay” dedim.  

“Dolunay rabbimizin nuru yavrum dedi. Biz, yüzlerini saklamakta hüner sahibi bu iğrenç yaratıkları görüp tanıyalım diye içimize Elham, kalbimize kuvvet, cesaret düşürür. Tanrı, Dolunayı onların iğrenç yüzlerini bize göstermesi için göklerin en yüksek yerine göndermiştir, Dolunay da kendini gizleyen, saklayan bu çirkin yaratıkların içini de dışını da görelim diye dünyaya ayna tutar.” 

Ninem yaşamıyor, Sırtlanların başkanlaştığını, başkanların sırtlanlaştığını göremeden rahmetli oldu. Ninemi bunca korkutan dört ayaklı sırtlanların evrim geçiren iki ayaklı, insan görünümlü yaratıklara dönüştüğünü görse ne der ne düşünürdü acaba… Evrimleşmiş sırtlanları ağızlarındaki salyadan, dişlerindeki kandan bilir, tanırdı da o kanın insan kanı olduğunu bilse ne derdi acaba… 

Kendiniz için, insan soyu için ayağa kalkın der miydi, korkunuzdan korkmayın der miydi? 

Tavşan korktuğu için kaçmıyordu, kaçtığı için korkuyordu…

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Yorumlar kapatıldı.