Hiçbir ortak bir yanımızın olmadığı, günlük yaşamın hayu huyu içinde tanıdığım birisiydi. İnşaat işlerinde çalışırdı, ufak tefek “arızalarını” saymazsan kötü birisi de değildi. İyiliği ile cinliği birbirini pek ağdırmayan, kendisiyle sınırlı birisiydi. Zaman zaman güncel meselelerle ilgili ne düşünüyorum, neye nasıl bakıyorum gibi konuları üstünkörü açar, merak ederdi. Dilim döndüğünce de merakını gidermeye çalışırdım.
“Yahu dedi, seni efendiliğinle, nezaketinle, insanlarla ilişkilerinle, saygınlığınla tanımasam… “Eee dedim, tanımasan” … Yahu dedi, seninle sohbet etmelere bayılıyorum, “he” deyip geçiyorum ama bazen neyi kast ettiğini anlamıyorum, geçen sohbetimizde yaz dedin, güz dedin…Dedin de neyi kast ettiğini pek anlamadım. İçimden “ ha dedim, sıra mevsimlere geldi, şu mevsimlerle derdin ne anlamadım gitti…Yahu dedi yaz yazdır, kış da kıştır, neyini kurcalıyorsun mevsimlerin” …Haklıydı, neyini kurcalıyordum ki mevsimlerin. İçimden,” sen iyi birisisin, mevsimlerin mevsim olduğu dönemin atmosferini birlikte yaşamadık ki… Yaşamadığın bir şeyi sana nasıl anlatayım” …
Ben Matematikçiyim dedim, hiç olmasa ilk okulda rakamları, sayıları, çarpım tablosunu ezberlemişsindir. “Altı kere yedi dedim, güldü” … Cevabın doğru ama, mutlak doğru değil, yani her zaman doğru değil. Altı kere yedinin sonucu bugün için doğru, ya yarın…Yarın başka bir gün, başka doğrular ortaya çıkacak, onlar da miadını doldurup silinip gidecekler. Bizim bugün hayatta olmamız gibi, yarın hayatta olmayacağız, bizim yerimize başkaları gelecek… Bu değişim sonsuza kadar sürüp gidecek. Elime kâğıt kalem alıp bir sayı doğrusu çizdim. Eksi sonsuzdan artı sonsuza… Aralıklara böldüm sayıları… Bunları insanlık yarattı, bu aralıklarda bilimi keşfetti, sanatı keşfetti, bu aralık dilimlerinin bir bölümünde insanı ve toplumu anlamaya çalıştı, deney ve tecrübe, öngörü geliştirdi, aralıklar birbirini takip ettikçe eskiler gitti, yeniler geldi…Zaman da öyle değil mi… Eksi sonsuzda artı sonsuza… Yani cosmos, evren, sonsuzluk… Bizim içinde ömür olarak var olmadığımız, var olmayacağımız bir aralıkta başka bir şeylerin olduğunu, olacağını öngörümüzle, tecrübemizle, bilimle anlayabileceğiz ancak. Her şey değişecek, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, zaman değişimin motoru, onun dışında ezeli ve ebedi hiçbir şey olmadı, olmayacak… “Ama diyerek itiraz edecek oldu”, zayıf yerine bastığımı anlamıştım “O da dedim, İnsan tanrılardan göksel tanrılara geldik, o da değişti” …
Sahi dedim ya, aklımız sıra zamanı aralıklara ayırır, her aralığa bir gün, bir ay, bir mevsim adı verir, posta sürücülerinin gideceği adrese odaklandıkları gibi biz de yaşadığımız zamanı aralık dilimlerine ayırır, ruhumuzun pusulasının odaklandığı yöne doğru dümen kırar, zamanın iplerini değilse de yaşamın iplerini ele geçiririz. O mevsimlerin yaşamımız boyunca hiç değişmeden kendini tekrarlayıp durduğunu sanırız. Oysa bu kısacık yaşamımızda neler değişmemiştir ki, bu kısacık yaşamlar neye tanıklık etmemişlerdir ki… Doğadaki alt üst oluşlar, depremler tsunamilerle gümbürderken, toplumlar da devrimler, karşı devrimlerle alt üst olmuş,
İmparatorlar, şahlar, padişahlar sarsılmaz sanılan tahtlarının tuz buz oluşuyla gümbürdemiştir. Elimdeki sayı doğusuna dikiyorum gözümü, “İşte diyorum bütün bunlar şu kısacık aralıklarda oldu” …Sahi bunu sohbet arkadaşıma sesli mi anlattım yoksa kendi kendime mi konuştum, farkında değilim.
Dalmışım, zaman tüneline girer gibi kırk yıl öncesinde buluyorum kendimi.
İşte bahar ayındayız, arkasından yaz gelecek. Şehrin buz tutan sokakları ısınmaya başlayacak, ilkbahar gitmemek için direnecek, yaz bir an önce gelmek için sabırsızlanacak. Mevsimler… Birbirine ulanan, birbirine eklenen, deve katarları gibi kuyrukları birbirine değerek birbirini sürükleyen mevsimler…
Zamanım dar, komşuya ateş almaya giden çocuklar gibi acelem var, dört mevsimi bir güne sığdırmalıyım… Onunla karşılaşıyorum ilk. Bir protesto gösterisinin ansızın plansız programsız bir mitinge dönüştüğü gün tanıdığım o…Yüzü, gözü, ağzı burnu, üstündeki elbisesi ve dudaklarından eksik etmediği gülüşüyle o… Sarılıp kucaklaştık, kanlı canlı iki insanın sarılıp kucaklaşması gibi… Hareket ediyor, koşuyor, üstümüze gelen kurşunlardan sakınmak için ellerini başında kenetleyip yere uzanıyor… Yanına uzanıyorum, başını çevirip bana bakıyor. Hiç konuşmuyor, sadece gülüyor… Gözlerimi kırpıyorum, sahi yıllar öncesinde bir miting alanında uğradığımız saldırıda öldürülmemiş miydi… Tanışmışlığımızdan sonra yakın arkadaştık, aşağı yukarı her yerde her zaman birlikteydik. Bir gün malum amcalardan kaçarken soluk soluğa sığındığımız onun tanıdığı bir yakınının evinde “bu gidişle demişti seni benden önce öldürürler, yaşarsam seni yazarım” demişti, “yaşa demiştim, sen çok yaşa ama beni yazarken kalemini sivri tut” … Yaşadığı anlar hafızamda öylesine net, öylesine duru ki…Her mevsimi içerikler kazandıran, coşku yükleyen oydu. Bu onun hikayesidir…
Gündüzleri yaz sıcakları beynimizi pişirip ruhumuzu mahmurlaştırırken geceleri bahar serinliği, bizi esir alan mahmurluk zincirlerini kırar, hımbıllığımızı kaldırır atar, gündüzlerin uyur Gezerlerinden farklı birer ateş parçası olur çıkardık geceleri.
Gündüz ve gece kendi içinde çekişirken, bizim benliğimiz de mevsimin ruhuna ayak uydurur, kendi içimizde çekişmeler başlar, gündüzlerin rehavetinden gecelerin hareketli akışına akar giderdik. “Sokaklar demişti… insan Sokaklardaki havayı soluyarak yaşar” …
Güz ve kış aylarına burun bükemem, haksızlık da etmek istemem. Dedim ya onun için her mevsim yaşamın bir armağanıydı. Mevsimin güz olması bizim için biraz telaş çokça melankoliydi. Gerçi karla karışık yağan yağmurların soğuğu dişlerimizi takırdatsa da burnumuzun ucunu Beypazarı havuçlarının kıskandırırcasına kızartsa da sulu sepken yağan kar altı delik ayakkabılarımızdan sızdığında bir elimizin böbreklerimize gitmesine sebep olsa da ya da ne bileyim sokaklar beyaz cam gibi buza kesse, uğuldayan rüzgâr nefesimizi kesse de ne gam… Biz kar kürücüleriydik, buz kırıcılarıydık. Varsın kış sulu sepken yağan karıyla göz açtırmasın, varsın güz, melankolisiyle elimizi kolumuzu bağladığını sansın… Ruhlarımız sımsıcaktı ya, üşümezdi ya elimizde değildi ki sokakları ısıtma heyecanımıza dur demek…Uzaktan gelecek sevgiliyi bekler gibi yolumuzu bekleyen karlı sokaklara, buz kesen meydanlara ne derdik, onlar aşkımızdı bizim, onların aşkıydık biz. Neleri feda etmezdik bu aşka…Biz olmasak sokaklar nasıl ısınırdı… Tehlikeliydi sokaklar… Her köşe başı bir pusu, her adımı parçalayıcı mayınlarla döşeli… Bilirdik elbette, yaşamımızın ayrılmaz parçasıydı ama neylersin ki sokaklar da ısıtılmadan olmazdı ki…
Siz bakmayın yok şu mevsim kışmış, buz gibi soğuk olurmuş, şu mevsim sonbaharmış da hüzün mevsimiymiş. Eeee, ilkbahara ve yaza gelince sadece içimiz dışımız ısınmazmış da tabiatta ısınırmış, kuşlar da ısınırmış da içimizi bir başka ısıtan şarkılarını ilk baharda, yaz aylarında söylerlermiş… Geçin bunları efendiler geçin… Bütün mevsimler bizi analarının kuzusu gibi karşılardı, basarlardı sımsıcak göğüslerine…Bütün mevsimlerde sokaklar bizimle ısınırdı, meydanlar bizimle coşardı. İki satır yukarıda yok kış şöyleymiş, sonbahar böyleymiş yakınması bana aittir, bu yazı beni değil ki onu anlatır. Onun güz ya da kış mevsiminden yakındığını söylemişliğim varsa bu benim yalanımdır. Siz hiçbir mevsimin bize, bizim hiçbir mevsime surat astığımızı, sitem ettiğimizi görüp duydunuz mu, birbirimizi umursamayan bir an’a tanıklık ettiniz mi… Soğuktan kaçıp sıcak bir köşe, sıcaktan bunalıp serin bir söğüt dalı dibi aradığımız söylendi mi size hiç… Kış, yükselen vücut ısımızı dengeleyen bir hekimdi, İlkyaz kalbimizin kuvvetiydi. Son bahar mı…Nasıl ana gibi içten, ana gibi sımsıcaktı bize seslenirken… “Hey çocuklar… Şu sarışın, esmer, kumral güzeller güzeli kız, şu yakışıklı delikanlı… Hadi ama…Biraz da melonkoli… Bu duyguları sizden daha çok hak eden birileri olmadı, olmayacak da” …
Misafirimin tıkırtısıyla ayıldım. Sevgili arkadaşım bir gölge gibi silinip gitti. Misafirim gitmek için İzin istedi, güle güle yine görüşürüz dedim. Görüşelim dediğim kişi misafirimdi, oysa içimden geçen hep görüşmek istediğim kişi, gölgesi silinip giden arkadaşımdı.
“Haydi arkadaşım, sokaklar bizsiz olmaz” …