Kuş Sesleri

Belleğinizin, geçen zamanı bugüne taşıyan gözeneklerini yerinden kımıldatılmasının bile imkânsız olmasını umduğunuz kör tıkaçla tıkamasını, geçmişin yansımasını kalın sis perdeleriyle kapamasını dilemekle yerden göğe kadar haklısınızdır. Ya Kör tıkaç pasından sıyrılarak yuvasından fırlar da, geçmişin içinize sızmasını önleyen kalın sis perdelerini parçalayıp yırtarak, zihninizde yer eden ne varsa habire tümünün altını kalın çizgilerle çizerek sinsi sinsi beyninizin kıvrımlarına süzülürse…Umduğunuz  kalıntıların sökülüp atılmış, üstünün kapanmış olması değil miydi… Bütün yaşananlar, emareler komediler ya da trajediler dünde kalan, düne ait şeyler değil miydi? Bugünü yaşıyorsunuzdur, önünüze bakmalısınız… Tamam, bir fedai inancıyla meydan okumalarınız mahzundur, yedi başlı ejderhalara karşı giriştiğiniz savaşta içinizdekilerin böğrünüze sapladığı hançerin sızısı durup durup kendini hatırlatmakta ısrarcıdır, meydanlarda soytarılar cümbüş eylemektedir, anılar meyhane köşelerinde haraç mezat pazarlanmaktadır, hayat mahsundur, aşk gökyüzüne çekilmiştir, masumiyet tutsaktır.  Vakur ve eğilmeyen baş her gövdenin üzerinde durmaz ki…Kepazeliği, utanmazlığı sermaye edinenler bırak boş buldukları meydanlarda caka satsınlar, bırak ayıplarını rezilce gizlemeye çalışsınlar, niye dert edersin, sana ne be…Sen yenildin ve onlar seni sırtından vurmanın keyfini yaşıyorlar, hem de geçmişe timsah gözyaşları dökerek… Tamam, tamam, tamam… Geçmişle ilgili her şey dünde kalmış, geçip gitmiştir. Düne ilişkin içinizdeki melekle şeytanın savaşını kimin kazandığına da bakmamalısınız, kim mağluptur, galip olan kimdir, yaşamınıza yeni bir şey katmayacaksa …Yenildin ve yenilgini kabul et…Şimdilik…Hayat gerekli soruları sormuş ve cevabını vermişse habire yarayı orasından burasından kurcalayarak çöp dürtüp kanatmanın ne anlamı olabilir ki… Geçmişin dünde kalan hiçbir emaresiyle değil karşılaşmak, bir anını bile hatırlatacak imgesel bir işareti bile hatırlamak istemezsiniz…

Hiç olmadık bir anınızda şeytan sol yanınızı dürter, bir perde aralanır, kalın sis tabakası dağılır. Yerinden sökülmez sandığınız kör tıkaç, gevrek gevrek parçalanan buz çubukları gibi arsız bir sırıtışla yerinden fırlar… Sanki uzun bir zamandır gelmeyen sevgilinin gülümseyerek yanı başınızda durduğunu müjdeler gibi utançtan nasibini almayan bir arsızlıkla bütün anılarınızı gözlerinizin önüne serer… Teşekkür mü etmelisiniz, siktirip gitmesi için gırtlağına mı yapışmalısınız bir türlü karar veremezsiniz.

Geçen zaman her şeyi silikleştirmiş miydi, ya da sen geçmişten köşe bucak kaçarken ayağın habire cehennem taşlarının köşelerine takılıp sendelediğinden midir ki, bütün kalbinle uzaklaşmak istediğin geçmişe doğru koşuyorsun… Iraklaşmak isterken habire yaklaşmaktasın, derdin ne senin…

Kor gibi yanan gözleriyle bir avuç insan… Kralların değil sokakların, meydanların, terli alınların, sevgilinin işlemeli mendilini koynunda saklayan genç kızların, delikanlıların, tarlada ırgatların, fabrikalarda işçilerin, gecekondularda işsizlerin hülasa “bizim insanların” şövalyesi bir avuç insan… Her biri tavus kuşlarının mavi-pembe kanatları gibi saydam ve görkemli, kalpleri pamuk gibi yumuşacık ve müşfik, alınları kara yazgılı bir avuç insan… “Bizim insanlarımızın” elinden çekilip alınan hakanların, hanların, kralların, imparatorların üzerine hükümdarlıklar kurdukları, geceli gündüzlü durmadan kanayan gökyüzünü ve yeryüzünü hayata armağan etmeye yeminli bir avuç insan…

Her biri derin vadiler gibi derin, uçsuz bucaksız ovalar gibi engindiler. Tepeden tesadüfen yuvarlanan taş gibi yuvarlanıp kendimi aralarında bulmamla başladı maceram. Yeniyetmeydim, neredeyse çocuk denecek yaşta… “Sen daha çocuksun dedi birisi, diğeri saçlarımı okşayıp derin derin gözlerime bakarken dünyanın en güzel tebessümüyle gülümsedi… Bir şey söyleseydi bir bakışla bu kadar çok şey söyleyemezdi.

Bir diğeri söz aldı… Kısa boylu, orta yaşlarda, saçları dökülmüş, zayıf çelimsiz birisiydi. Ayağa kalktı, uzun, yeşil, neredeyse etekleri yere değecek kadar uzun parkasının düğmelerini çözdü. Göz gözeydik, “yahu dedim bu insanların hepsinin gözleri böyle kor gibi yanar mı, soğuktan titreyen bir çocuğun içini ısıtmakta böylesine sıcak mıdırlar?

“Bu çetin yolun yolcusu olmaya niyetli misin dedi, derin bir mağaraya giriyorsun, düşün ve kararını ver. Dışarıda sürgün var, mahpusluk var, tavşanlar gibi kovalanmak var, dahası bir köşe başında bir pusuda ensenden bir kurşunla delik deşik edilmek ya da darağacında sallandırılmak var. Ölümünü bile kendin seçemeyeceksin, yakalanırsan nasıl yaşamana değil ama nasıl ölmene onlar karar verecek, adını kayıtlara geçecekler ve bir ömür boyu seni takip edecekler”… Bir diğeri söz aldı, sanki yaşıtımmış gibi “Arkadaşım” diye söze başlayıp gülen bıyıklarını çekiştirerek “Pir Sultanı bilir misin dedi, dergâhındaki köpekler zil gibi aç iken önüne etli, taze kemik atan Sivas Valisinin etlerine arkalarını dönerken Sivas Valisini ısırmışlardır, Pir Sultan geleneğinin temsilcileriyiz, kimseye eyvallahımız olmaz, kimsenin önünde baş eğmeyiz, önünde eğileceğimiz tek güç halktır”…

Lise birinci sınıf öğrencisiydim ve yatılı okuyordum. İlk talimatımı aldım, “devrimciler zeki ve çalışkan olur, senden okumanı, çok okumanı ve çok çalışmanı istiyoruz, sınıfının birincisi, okulunun birincisi olacaksın” … “Üniversitede ne okumak istiyorsun”.

“Sanat tarihi okumak istiyorum”.

“Tıp fakültesini düşünmez misin” ?

Okulda bir arkadaşım afili, sükseli bir kıza asılıyor, kız “tipim değilsin” deyip bir kahkaha atıyor.

Benim içimden de “Tıp fakültesi tipim değil” demek geçiyor, diyemiyorum, yalnızca gülümsüyorum.

“Devrimciler zeki ve çalışkan olur, çok çalışırlar çok okurlar”…

Ama ben ne çok zekiyim ne çok çalışıyorum ne çok okuyorum, haylazın biriyim. Okulda verilen ödevlerden kaytarmanın kolayca yolunu buluyorum ama benimle sık sık görüşmeye gelen o zayıf, çelimsiz kel kafalı abinin getirdiği ilk kitap haylazlığımın gümbürtüsüne gidiyor. İkinci görüşmemizde “ kitabı beğendin mi” diye soruyor. Yere bakıyorum, kitabın yüzünü bile açmadığımı anlıyor, ayıbımı yüzüme vurmuyor. “Görüşmek üzere ayrılıyor” …

Yatılı okulda akşam üç buçuk saat serbest çalışmamız var, sınıfın kapıları açık, öğretmenlerimiz gruplar halinde denetime geliyorlar. Oturuş sıramız küçük boyludan büyük boyluya doğru diziliyor. Ders çalışmanın dışında her şey yasak, bizim yatılılar adeta kışla disipline tabi… Ben küçük boyluyum, en ön sırada oturuyorum. Öğretmenlerimizin ilk göreceği sıralar da ön sıralar… Kitabın yüzünü açmak ne mümkün… Müesses nizamın koyduğu kuralın ihlali dayak…

En arka sırayı seçiyorum. Kalorifer peteğinin olduğu dip köşe… Bir öğretmenimiz tersleniyor, “hastayım, üşüyorum, ısınmak için diyorum”. Dayaktan yırttık… Kitaplar mıknatıs gibi çekiyor, anlamadığım bir şey var bu kitaplarda…

Müesses nizamdan ilk “hediyemi” aldım. Lise son sınıftaydım, dolabımda dağıtmak için sakladığım bildirileri yakalattım. Yatılıdan da okuldan da atıldım. Hoş geldin kaçak yaşamak… Acaba, birkaç yıl önce bana söylenen “dışarısı yasak” mağaraya ilk adımımı atmış mı oluyordum… Polis, savcılık, mahkeme v.s.

Öyleymiş meğer… Fazlası vardı, eksiği yoktu…

İç karartıcı bulutların yaşamı esir almak için hücum ettiği yaşamı savunmak gibi bir görevin yok muydu? Hayatı esir alamayacaksınız gibi bir manifestoya imza atmak yok muydu?

Fedai ruhların zırhını kuşanıp yedi başlı ejderhalara karşı şövalye kılıcı fırtınalı günlerde kınından sıyrılmayacaksa ne halta yarardı…

Geldik bugüne.

Yenildik ve bedelini ödedik. Bu gam değildi. “O güzel insanlar güzel atlarına binip bu dünyadan göçtüler”. Ya içimizdeki alçakların böğrümüze sapladıkları hançer sızısı…

“Yaraya kuş sesleri sarsam sızıyı keser mi acaba”…

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Yorumlar kapatıldı.