Bölük Pörçük

Şehirli çocukların ana babaları da çocuklarına öyle mi tembih ederlerdi… Hiç şehirde yaşamadım, şehirli hiç anam babam olmadı ki, nereden bileyim… Uyku mahmurluğunun kerpeten gibi teninizi sardığı tam o anda üzerinizden ansızın çekilen sıcak yorganın bir kenara atılmasıyla evin içinde cirit atan soğuğun sırıtkan dişlerinin teninize yapışmasının üstüne, aynı soğuklukta tok ve bezgin bir ses peşinden gelirdi…”Sabah namazı okundu, sen hala yatıyorsun”… Sekiz on yaşlarında ya varsınızdır ya da yok… Bu tok, soğuk ve emredici sesin kimden geldiğinin ne önemi var… Babanız, Dedeniz, Nineniz… Her kimse… Gözlerinizi ovuştura ovuştura sersemliğinize bir yol açmaya çalışırken kapının ağzına çoktan hazırlanmış azığınızla mataranız sizi bekliyordur… Babam azarlayıcı tembihini yapıştırıverirdi… “Unutma, bir elinle azığını, bir elinle mataranı tut, sonra kurt kuş kapar kaçar, aç kalırsın”…

Alaca karanlıkta gözünüzü tedirginlikle, korkuyla, umutla kalın bir sis tabakasının sardığı ufka dikersiniz… Oysa gök gürültüsü ortalığı yıkıyor, yağmur evin penceresinden başınızı çıkarmanıza bile izin vermiyor, gökyüzünün her noktasından patlayan yılan eğrisi kızıl yalımlar sokaklarda hükümranlık kuran karanlığı bir yerlerinden deliyor, evlerin çatılarını, bizim avluyu, ufku aydınlatıyor, karşı tepeler örtünmeye bile vakit bulamadan çırılçıplak yakalanıyorlar kızıl yalımlara… Ne çare bu kısacık aydınlığın ömrü kısa oluyor, yanıp sönüveriyorlar… Ortalık yine zifiri karanlığa kesiyor…

“Gök gürültüsü kesmeyecek diyor babam, rahmet de kesmiyor, göğün dibi delindi sanki, çocuğu göndermesek mi acaba”…Anam, babamın azarından çekiniyor “ bu yağmurda yaşta nereye gidecek el kadar sabi, malın da maşatın da başını yesin” diyemiyor.. Memnuniyetle gözleri ışıldıyor, başımı okşuyor sevecenlikle, bir gözüyle de babama bakarak “ hadi yat” diyor, “ bu havada mala, maşata gidilmez”… Yorganın sıcaklığıyla buluşuyoruz, iyice başıma çekiyorum, sarınıyorum yorganı… Soğuktan titremem birazdan geçer.

Sabah uyandığımda anamla babam bir taraftan kapıya dayanmış karı temizliyorlar, bir taraftan da çorak damlı evimizin akan köşelerine kap kacak yerleştiriyorlardı… Pencereye koştum, abartısız avluya ki metre kar yağmış, göz alabildiğine beyaz… Lekesiz beyaz…

Dam akıyormuş kar yolları kapamış… Kimin umurunda… Bugün mal peşinde gitmeyeceğim… Kayak zamanı… Anamın ördüğü kıl çorapları kadife pantolonumun paçalarının üstüne çekip, altı aşınmış lastik ayakkabılarımı ayağıma geçirdi mi iş tamam…

Bizim oraların kışları sert geçer. Geceli gündüzlü günlerce yağan karın köy yollarını kapaması bir yana, avlu kar öbekleriyle hane halkını esir alır, eşikten dışarı adım atılmazdı. Hane halkı avlusunda açtığı kar altı tüneliyle sokağın başına kadar çıkar, sokaktaki kar öbekleri bütün mahallelinin ortak çabasıyla sokağın iki yanına kürünür, suya götürülen mala maşata, çeşmeden helkelerini doldurmaya gelen kadına kıza yol açılırdı. Yolları kapayan karın kürüyerek açılmasını ise en çok biz çocuklar dört gözle beklerdik. Çorak damlı kerpiç evlerimizin saçaklarından sarkan sivri uçlu kocaman buz kütlelerinin başımıza düşmesinden sakınarak, damda ya da samanlıkta saklanan ahşap merdiveni hane halkı görmeden omuzladığımız gibi yalın yapıldak köyün tepelerine koşardık. Yok,  koşmazdık da, nefes nefese tırmanırdık. Sayısı otuzu kırkı bulan köy çocukları yönü bayır aşağı çevrilen merdivenin bir eliyle basamaklarına tutunur, öbür eliyle birbirlerine sarılırlardı. Buz tutan karın üstünde merdiveni tepeden aşağı salıverirdik.  Tepenin daha yarı yolunda herkes hızla yol alan merdivenin basamaklarından sağa sola savrulur, merdiven tepenin eteğine vardığında bütün basamaklar boşalır, merdiven de komşunun kerpiç duvarına çarparak param parça olurdu.  Dişlerini tenimize geçiren soğuğa kim aldırır ki, burnumuzun sümüğünü çeke çeke, sanki soğuktan titreyen tenimiz değil de dilimiz gibi, hiç kimsenin hiçbir şey anlamadan birbirine söylediği titreyen kelimelerle bağıra çağıra mağlubiyetimizin zaferini kutlardık. Sanki merdiven bizi değil de biz merdiveni alt etmişiz…

Akşam eve geldiğimde altı çocuğun yattığı tek odanın penceresinin önündeki çardağı kardeşlerimle itişe kakışa ben kapardım, o çardak benimdi, ben yatacaktım. İtiraz edenlere hır çıkarır, benimle baş edemezler, yer yatağına yuvalanırlardı. O çardaktan baktığım pencerede başka bir hayat bulurdum. Yokluğumuzmuş,  yoksunluğumuzmuş, altı delik lastik ayakkabılarıma batan taşların, dikenlerin ayağımı acıtmasıymış… Bunlar gündüz yaşadığım yaşama aitti… Gece… Yaz aylarında ay ışığıyla, yüzümü okşayan hafif esintisiyle, anamın pencere önüne diktiği cam güzeli, reyhan çiçekleri, komşunun bahçesinden bizim evin penceresine uçarak gelen susam gülünün mest edici kokusuyla benim kurtarıcımdı, huzur kaynağımdı gece…  Birçok kez uyuyup kalırdım pencerenin önünde… Anam, gece gelir, beni pencerenin önünden çeker, usulca yorganı üstüme örterdi.

Kış aylarının ayazlı gecelerinde karın üstüne düşen ay ışığı, seyrine doyum olmaz bir büyü yaratırdı. Saatlerce pencerenin önünden çekilmezdim.  Üç kişiydik gecenin içinde. Kar tabakası, ay ışığı ve ben… Üçümüz de iç içe geçmiştik, üçümüz de birbirimizin tamamlayıcısı, biri olmazsa diğerinin de olmayacağı bir bütünün kopmaz parçalarıydık.  Çocukluğumun kışı bu minval üzere geçip de güneşin ışıtmasa da yüzünü gösterip karşı tepelerden toprağın buğusunun yükselmeye başlamasıyla yaz gelmiş sayılırdı.

Kış ayazının dondurucu soğuğu neyse yazın beynimizde cıkır cıkır kaynayan sıcak da bir başka sıcaktı. Artık evin kapalı odalarında yatmak, sabahları kavrulmuş un çorbasına kaşık sallamak yoktu… Yazın gündüz sıcağında her yer evdi, mal ya da davar sürüsüyle birlikte dağda yatardık. Sıcak kavrulmuş un çorbası yerini keçiden sağdığımız köremeze bırakırdı. Sürünün yağa kalktığı tan vakti buz gibi köremez kaşıklardık. Gerçi yaz aylarının geceleri de sabaha karşı ayaza keserdi, altımızda yün döşek, üstümüzde yün yorgan yoktu ama olsun, kepeneklerimize sarınır yatardık. Üstünde yattığımız toprak döşek, başımızın altına aldığımız sürülmüş tarla keseği, başımızı emanet ettiğimiz yastığımız…

Sıcakta insanların konuşmaya mecali mi kalmazdı, ya da dudaklarındaki yarığın iki dudaklarını da dağ geçitleri gibi ikiye böldüğünden konuşmada güçlük çekmelerinden mi nedir yalnızca kuşlar ve cırcır böceklerinin ardı arkası kesilmeyen sesleri duyulurdu. Bir de güneş eğilip tepelerin ardında gündüze veda ederken güneşi uğurlayan rüzgârın hafif esintisi binlerce çiçeğin aromasını “güneş gitti, yeniden doğuncaya kadar benimle idare edin” der gibi burnumuzun dibinde sererdi.

Derler ya mutlu olmak için ya aklın hiçbir şeye yetmemeli, ya da aklın yetiyorsa gücün de yetmeli… Çocuktuk, aklımızın bir şeye yettiği de yoktu.

Çocukluğum biteli uzun yıllar oldu… Hamurumuzun, çamurumuzun kaynağı çocukluğumuzun nasıl karıldığına ,nasıl pişerek şekil aldığımıza  bağlı olabilir miydi?…

Kışın o dondurucu ayazı, upuzun ucu bucağı görünmeyen ovaları, başı dumanlı dağları süt beyazına boyayan karın üstüne düşen ay ışığı, yazın yıldızlı gecelerinde hafif hafif esen yelin getirdiği cümle çiçeklerden derlediği kokular, titremekten kelimelerin iki ucunu birbirine bağlayamadan birbirlerini anlayan çocuk ruhları mıydı büyüdüğümde mihmandarım olan… Ya aklın yetmeyecek ya da gücün yetecek… Akılla güç arasında böylesine açmazda kalan ben… Ruhuma çöken karabasanlar karşısında çaresiz kalan ben… Neden büyüdüm ki…

Neden asık suratlıyım hep… Cümle âlem gülen yüzlere methiyeler düzerken ben neden asık suratlıyım.

Bir arkadaşımın “ bakma senin gibi insanların dış görünüşünün asık suratlı olmasına, bu insanların yüreği yufkadır, kalpleri de kadife gibi yumuşaktır, onların yüzünün neden asık olduğunu bilirim, yıllarca onların yanında, yakınında yaşadım”…

“Siz, boka çevrilen dünyadan çekip giden, hayatımızı da boka çeviren bu dünyaya çocukluğunuzun kaygısızlığını, çiçeklerin kokusunu, hafif rüzgâr esintilerini, karların üstüne düşen ay ışığını, ısısını kaybetmiş güneşi, yıldızları, duru suların çağlayanlarını, solmuş gökyüzünü geri çağırdınız… Ekmeği, suyu, havayı geri çağırdınız… Biraz da aymazdınız, karşınızdaki bok bekçilerinin dünyaya hükmeden güçlerini küçümsediniz. Aklınız yetti ama gücünüz yetmedi.   Bir gün insanlık sizin asık suratlarınızdaki içtenliği de, yırtma yapıştırma gülmeleri de anlayacak elbet. Yaşamayan nereden bilebilir ki yüzünüze yansıyan asıklığın, ölümle yaşam arasında akıp geçen hayatın kemiklere kazınan sızısı, alınlarda bıraktığı derin izler olduğunu”…

Umarım dedim,  Ona çocukluğumuzda kayak yaptığımız merdiveni anlattım, “Belki dedi yine bayır aşağı kayan merdivenin basamaklarından yarı yolda düşenleriniz olacaktı, ama o merdiven basamakları daha yolu yarılamadan hepinizi çil yavrusu gibi dağıtamayacaktı”. Aslında diyor en güzelini de siz gülersiniz… Tabi, görmesini bilenler görür.

Acaba diyorum arkadaşıma “birbirimize tek elimizle değil de,  iki elimizle, bütün gücümüzle, bütün enerjimizle kenetlenseydik gerekli gücü bulabilir miydik?

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Yorumlar kapatıldı.