“Kör müsün” dedi bir hışımla. Başımı kaldırıp gözlerinin içine bakarak “ben kör değilim ama galiba sizin görme sorununuz var dedim, bana çarpan sizsiniz” Mevsimin en soğuk günlerinin birinde, neredeyse ikimizden başkaca kimselerin olmadığı bomboş kaldırımda değildik de cümle alemin gecenin bu geç saatinde seyrana çıktığı güzelim bir bahar gecesinde basacak yer bulunmayan kaldırımda yürüyorduk. Hava ayaza kesmişti, zemheri soğuğundan dişlerim birbirine vuruyor, bir an önce ısınacak bir yer bulmanın telaşıyla hızlı hızlı yürüyordum. Körün taşı diye buna denir galiba. Karşımdan geliyordu, sağ yanıma bir omuz… Hiddetlendim, ters ters bakmaya başladım ama onun aldırdığı bile yoktu. Temiz giyimli bir beyefendi… “Atfedersiniz dedi, biraz dalgındım” … Sert çıkışıma pişman oldum ama iş işten geçmişti… Kusurumu hafifletmek için “Özür dilerim dedim, ben de üşümüştüm, siz çarpınca…” içtenliğindeki samimiyet yüzüne yansımıştı, biraz mahcup gülümsedi, dalgındım” … “Çay içelim mi, zamanınız varsa tabi” … Çarpıştığımız kaldırıma yürüme mesafesinde bir sabahçı kahvesi biliyorum, zaman zaman benim uğrak yerim. Gözüme baktı “bu saatte acık yer bulabilir miydik”? Ben biliyorum dedim, yürüyerek on dakikada oradayız”.
Garson, başımızın üzerinde asılı duran elektrikli sobayı yaktı, bize birer çay getirdi… “Sigara” … “Teşekkür ederim dedi, kullanmıyorum ama bir tane yakarım”. Sigara dumanının görüş mesafemizi bulanıklaştırdığı bir ortamda alttan alta beni tartıyor, farkındayım. Oralı olmuyorum ama pek de rahat olmadığını hissediyorum. Birkaç masa kahvenin öbür bölmesinde oyun oynuyor, gürültülü, bağırış çağırışla bir mekân… Kahvenin müdavimi oyuncuların her biri ressamın elinden çıkmış “mekânsızların sefaleti” konulu tablonun birer konu mankenleri sanki… Yorgunlukları yüzlerinden okunuyor. Umutsuz, umarsız ve vurdumduymazlar. Birçoğunu tanırım. Evsiz barksızdırlar… Kışın atık madde toplarlar, üç beş kuruşa bir yerlerde satarlar. Birkaçı kahvenin sıcağında sabahlar. Yazın onlar için daha rahattır, çarşıda pazarda tezgâhtarlık yaparlar, geceleri de parkın müdavimidirler, kimisi çimlerin üzerinde, kimileri de boş buldukları banklarda uyurlar. İçlerinde durumları en iyi olanlarsa inşaat işçileridir, günlük çalışır, günlük yerler. Ceplerindeki üç beş kuruşla da kahvede oyun oynayarak zaman geçirirler. Birkaçı ile selamlaşıyoruz… Sigara istemeye geliyor biri, bir dal sigara uzatıyorum, “abi diyor diğer arkadaşlar da” … Paketten bir iki dal alıkoyup paketi veriyorum, selamlaşıyoruz birkaçı ile….
Çaylarımızı yudumlarken göz ucuyla kahvenin müdavimlerini süzüyor… Kendi kendine konuşuyor, “Ne kadar rahatlar” diyor “ne kadar rahatlar” … Söyleyiş tarzındaki serzenişi anlıyorum… Ne iş yaptıklarını soruyor, hani gecenin bu saatinde… “Yok diyorum, sabah yapacak bir işleri yok, yarıdan fazlası günlük yaşar, bugün buldu bugün yer, yarın buldu yarın yer… Tabi bulamadıkları günde de aç” … Hatta bazıları için cezaevi kış mevsimini geçirecekleri konforlu mekânlardır. Ufak tefek suçlar işleyerek kışın başlamasıyla cezaevlerine girerler” …
“Bunlar hakkında epey detaylı bilginiz var… Ne işle iştigal ettiğiniz sorsam münasebetsizlik etmiş olur muyum, bu insanları bu kadar yakından tanıdığınıza göre” Gülüyorum, “estağfurullah” …
Avukat olduğumu söylüyorum… Garibine gidiyor bu insanlarla nasıl bu kadar içli dışlı olduğum… Bu kez o gülmüyor ama zoraki gülümsüyor… “Galiba diyor bunların avukatlığını yapıyorsun”.
“Hayır” diyorum, “içlerinden herhangi birisi müvekkilim değil, buralardan tanırım… Boş zaman buldukça birlikte oyun oynarız, içlerinden çoğu ile arkadaş kadar yakınız birbirimize…” Şaşkınlığın gizleyemiyor, şaka yaptığımı sanıyor… “Bu kez sıra ben de… Siz ne iş yapıyorsunuz” … Üniversitede sosyoloji profesörüymüş… Çok yoksulluk içinde okuduğunu anlatıyor… Yakında emekli olmayı bekliyormuş…
Buyurun diyorum, masalarına gidelim… Pek gönüllü değil ama teklifimi geri çevirecek durumda da değil. Oturduğu sandalyeden zoraki kalkıyor, masalarına yanaştığımızda bize yer açıyorlar. Yol Arkadaşım biraz tedirgin, onların yanına gitmekte isteksiz…Bir sandalye çekip aralarına sıkışıyor.. Bizim “ekabir tayfa” kelli felli bir adamın masalarında olmasından rahatsız oldukları belli, onlara “rahat olun diyorum, arkadaşımdır”. Kucaklaşıyoruz, içlerinde tanımadıklarım var. Kürt Cemal esprili biri, kahkahayı patlatıyor, abi diyor “ rezilliğimiz itten beter, keyfimiz paşada yok”… Kahkahasının devamı gelmiyor, yanındaki, tanımadığım birisi “ lan oğlum siktir git be” diyor. Kürt Cemal gafını tamir etmeye çalışıyor, “ bir espri yapalım dedik, içine maydanoz oldular”…
Cak Hüseyin alıyor sözü… “Ne keyfi be abi diyor, şu havanın soğuğunda geceyi geçirmek için bir duvar dibi ararız. Aşağıdan, yukarıdan bizi gören biri basar yüzümüze küfrü, gıkımızı çıkaramayız… Başımızı kaldırsak polis çağırırlar… Kendimizi caddelere, arka sokaklara, meydanlara atarız. Onlar üşür, biz üşürüz. Kovulmadığımız bir tek yer buralardır. Onlar bizim nefesimizle ısınır, biz onların nefesiyle ısınırız. Hava öylesine soğuk ki ne caddelerin nefesi, ne arka sokakların ana kucağı bizi ısıtmaya yetmez, aha buraya geliriz. Kahveci çay paramızın olup olmadığını gözleriyle sorar, cebimizde bir çay içimlik paramız varsa rahat oluruz, kahveci anlar, sabahlamak için bir bardak çay içeriz, zaman geçsin diye de aha böyle oyun oynarız. Müşteriler gecenin bir yarısında dağılır, kahveci bizim gitmek istemediğimizi, burada sabahlayacağımızı bilir, ışıkları söndürür. Her birimiz bir sandalyenin üstüne kıvrılırız, uyumaya çalışırız. Kimimiz, çaktırmadan burnunu çeke çeke ağlar. Bırakmışız keçenin dört ibiğini sele, artık o sel bizi hangi kıyıya vurur, hangi ıssızda cesedimiz kurda kuşa yem olursa artık… Bu hıyar da paşa keyfinden söz ediyor. Ne keyfi ya, sefaletimiz itte yok demeye dili varmıyor.”
İçlerinde Cino lakaplı cin gibi birisine “bu sefer seni misafir etmediler galiba diyorum”. Cino bu mevsimde kendini cezaevine attırmanın mutlaka bir yolunu bulur. “Abi diyor bu kez hâkim benim numarayı yutmadı, siktir etti beni… Masadan bir kahkaha kopuyor. Cemal: “Abi diyor Cino yüz kez girip çıktı da şöyle bizim de yüzümü ağartacak bir vole vurmayı öğrenemedi, hâkim ne yapsın, oda Cinoya basmış siktiri… Şu kılık kıyafete bak, bizim itin çulu bile Cinon’un üstündekilerden daha şık… Cinoyu kim adam yerine koyar”…
“Oğlum diyor Cino ben sizin gibi adi hırsız değilim ki… Ben cezaevine gidince devrimciler beni koğuşlarına alır, siz bir de orada görün benim fiyakamı” … Bakın diyor size anlatayım.
Mustafa abim vardır cezaevinde… Devrimcilerin başıymış” … Hadi lan diyor masadan birisi, onlar öyle kendilerini övmekten hoşlanmazlar. Sanki ben onlarla kalmadım mı, onların meydancısıydım üstelik”
“Yahu diyorum, Cino bir şey anlatacak, sen cacıklık ediyorsun” …
Anlat, Cino diyorum.
“Mustafa abim tabi ben devrimcilerin başıyım demedi ama demesine gerek yok ki zaten… Herkesin ona saygılı davranışından anlardım… Adam kaç yıldır cezaevinde yatıyor, neredeyse benim babamın yaşında” … Bir sohbet toplantısında Mustafa abimden dinlemiştim.
Öyle hırsızlar varmış ki, bunların servetlerine akıl sır yetmezmiş. Bir avuçlarmış ama koca dünyayı da bunlar yönetirmiş. Sayıları bir elin parmakları kadar olmasına rağmen bütün dünyanın gelirine sahiplermiş. Öylesine etkili, yetkili, öylesine nüfuz sahibiymişler ki ülkelerin devlet başkanlarını seçtirirler, kanun çıkartırlarmış. Başkaldıranın başını keserler, söz söyleyenin dilini keserlermiş. Upuzun bir lağım çukuruna benzerlermiş, başlangıçları bok, bitişleri bokmuş ama pisliklerinin kokusunun üstüne de losyon sürererlermiş. Halk da bu losyonun kokusuna bayılır, içi geçer yıllarca yüzyıllarca bu pis kokunun farkına varmadıkları gibi bunları da velinimetimiz diye başlarının üstünde gezdirirlermiş. Onlar da bunu fırsat bilir, yüzleri açığa çıkmasın diye farklı ırkları, farklı dinleri, farklı dilleri habire birbirlerine düşman ederek varlıklarını sürdürürlermiş. Bulundukları Kaf dağından el kalınlığında ürettikleri sisleri dünya halklarının gözlerine üfürürler halkı kör ederlermiş. İnsanların ağızlarından lokmasını, kıçlarından donlarını çalarlarmış. Yani “saygın hırsızlarmış” Ama işin garibi şuymuş ki onlar kendilerini sahip oldukları sermayenin sahibi, efendisi sanadursunlar, asıl onların efendisi sermayeymiş. Yani onlar sermayeyi ihtişamlı yaşamlarının bir aracı sanırlarken sermaye onları kullanırmış… Sermayenin ne dini, ne imanı ne ahlakı ne de ülkesi olurmuş… Tek bildiği şey habire sömürmek, habire cüzdanını şişirmekmiş. Mide yedikçe doyarmış ama sermaye sömürdükçe acıkırmış, yani doymazmış… Bu gidiş o hale gelirmiş ki işte o sermaye sahipleri birer kukla olup çıkarlarmış. Hayat tarzları bir pislikmiş ama bok böcekleri de pislikten beslenirmiş” İnsanlar gözlerini kör eden sisten kurtulmadıkça bunlar bütün dünyayı kana bulamaktan vazgeçmezlermiş…
Gülüyor Cino. “ Abi diyor -arkadaşlarını işaret ederek- bu salaklar marketten çaldığımız bir ekmeğe hırsızlık diyorlar, asıl hırsızlar da bu salakların saflığına kahkaha atıyor. Siz diyor okumuş adamlarsınız, bizden iyi bilirsiniz. Şuraya oturup göz ucuyla televizyonu izledikçe Mustafa abinin anlattıkları birer birer gözümün önüne geliyor. Düşünebiliyor musun ya adamlar ameliyatla küçük çocukların sünnet derileriyle göz kapaklarına gerdiriyorlarmış.
“Ne diyon lan diyor masadakilerden birisi, manyak mı oğlum bunlar” … Ulan diyor Cino, el kadar kız çocuklarının, oğlan çocuklarının ırzına geçenler bunu yapmazlar mı? Valla diyor işlerine yararsa bizimkilerini de verelim”.
Bir kahkaha yükseliyor masadan. “ lan oğlum diyor bizim şeyimizi ne yapsınlar, aşımızı aldılar, ekmeğimizi aldılar, şimdi sıra şeyimize mi geldi”.
Cino sözü yapıştırıyor. Ne yaparlarsa yapsınlar be diyor, ya öbür işlerinde kullansınlar ya da kürdan niyetine dişlerini kurcalasınlar” …
“Köstebek gibiyiz abi diyor, köstebekler gibi gözümüz kapalı Arafta yaşıyoruz. Araf’tan yeryüzüne çıkıp olanı biteni görüp anlamadıkça bu pisliklerin kılıcı ensemizden eksik olmayacak”.
Arkadaşım tek kelime laf etmedi. Kalkma zamanıydı. İzin istedim, kucaklaştık, birbirimize iyi geceler dileyerek ayrıldık. Arkadaşım “ Asıl diyor üniversitelerin sosyoloji kürsüleri bunları konu edinmeli. Bu ülkede diyor iki tür insan yaşıyor. Birincisi sosyalleşmiş, açık yalın, dümdüz cebi delikler, ikincisi insan olmaktan nasibini almamış cüzdanı şişkinler”…