“Toz olun lan buradan, başkan geçecek”. Mahallenin birkaç haylazı parkta mahalle sakinlerinin bizden illallah ettiği yaramazlıklarımızın yeni versiyonlarını üretiyor, birbirimize üstüne basa basa da üstünlük taslıyorduk. O “emredici ses” de neyin nesiydi. Biz başkan olarak koca Mehmet emmiyi bilirdik. O bizi azarlamak ne kelime, parkın yanındaki evine giderken yanımıza uğrar, cebinden çıkardığı boyalı şekerlerden birer tane elimize uzatır, aramızdaki kavgaları ayırır, ayaküstü babacan öğütlerini sıraladıktan sonra da evinin yolunu tutardı. Yoksul bir mahalleydi bizim mahallemiz. Koca Mehmet emmi Yoksulun hızırı, hastaların dermanıydı. Biz çocukları azarlamazdı ki hiç. Tersine analarımız süpürge sopasını kıçımıza yapıştırdığında analarımıza çıkışır “çocuk derdi, şimdi yaramazlık yapmayacaklar da ne zaman yapacaklar” diye de “çocuk öfkelerini yatıştırırdı. Ağzından alev saçılan bu başkan kimin nesiydi. Birbirimizin gözünün içine baka baka toz olurduk.
Büyüklerimizin duvar dibi sohbetlerinden Koca Mehmet emmiden başka başkanlar olduğunu da duyardık da bunların kim olduğunu bilemezdik. Ne başkanlardı ama, her tarafları hırsızlık, yolsuzluk… “Valla voleyi vurunca böyle vuracaksın, adam memleketi götürmüş” …
Bize “toz ol” komutunu veren abuk suratlı it uğursuzları daha sonra mahallemizde sık sık görecektik. Arkalarında dayıları varmış, korunur, kollanırlarmış… Çeteymiş bunlar, esnaftan haraç toplarlarmış…
Yaşımız ilerleyip aklımız erdikçe ne başkanlar tanıdık be… Önce mahallemizde, sonra ülkemizde, sonra dünyanın dört bir yanında… İtiraf edeyim ki bize “ toz olun” komutunu verenlerin başkanı, bunları tanıdıkça daha sempatik gelmeye başlamıştı bana. Ama bilinç altıma işleyen “toz olun” komutu yaşamımda öylesine esir aldı ki beni “neme lazımcılığın” ruhuma işlemesinde bir milat oluşturdu” … “Görme toz ol, duyma toz ol, bilme toz ol” … Toz ola ola şu koca evrende bir toz zerresi kadar yerim olmadı bile…
O başkanlar ki hepsi birer korku, ürperti, tiksinti abideleriydiler sanki…
Olimpos’ta “tanrılar tanrısı” Zeusun depremler yaratan, denizleri yaran, dağları ortasından ayıran, bütün mahlukatın kulaklarını sağır eden narasının esamesi bile okunmazdı başkanın gürleyişi karşısında. Kendini tanımam gerekmezdi, suretini filan da gördüğüm yoktu zaten ama görmem de gerekmiyordu ki, adının geçmesi yeterdi benzimizin sararmasına… Korkumuz birbirimizden gizleyemeyeceğimiz kadar büyüktü, bakışlarımız ele verirdi şaşkınlığımızı… Önce gözlerimizi yere diker, bu gürleyişin neyin alameti olduğunu birbirimize sözsüz sorularla, endişe dolu bakışlarla sorardık. Öfkesi, cehennemden evimizin köşesine fırlayıp hepimizi kaynar katran kazanlarına atmaya gelmiş zebanilerin öfkesinden daha korkunçtu.
Hani korkumuz yersiz de değildi. Kaşının üstünde gözün var diyenlerin üzerine çelik kanatlı akbabalarıyla bombalar yağdırır, ülke şehir, köy kasaba demez her köşeyi cehenneme çevirirdi. Bugün evimizde Allah ne verdiyse yer, çoluk çocuk karnımızı doyururduk ama ya yarın… Yarınımız ne olacaktı bilemezdik. Bugün başımızın üzerini örten evimizin damı yarın yine başımızı örtecek miydi, bugün beş baş olan horantamız yarına yine sağ salim çıkabilecek miydik, orasını Allah bilirdi.
Başkan hepimizin başkanıydı, cümle alemin başkanı, bütün ülkelerin, bütün insanların başkanı… Dağın taşın, kurdun kuşun bütün mahlukatın başkanı…Onun lütfu olmadan beşikte bebekler ağlayamaz, Anneler sütünü emziremez, danalar böğüremez, aslanlar kükreyemez, delikanlılar sevişemez… Hele bir denesinler de başlarına neler gelirmiş görsünler…Başkan kimseciklerin görmediğini görür, duymadığını duyardı…Her yerde, yeryüzünün en ücra köşelerinde bile gözü kulağı vardı. Gücü ve yetkisi tanrısaldı. Ona karşı gelmek kulun ne haddineydi. Suskunluğumuz, sessizliğimiz saygımızdan değil, korkumuzdandı. Nemize lazımdı, yerin kulağı vardı, ya bir duyan olur da başımıza bir şey gelirse” Gelirdi de hiç affı olmazdı… Kaşının üzerinde gözün var diyenin ülkesini harabeye çevirir, evini başına yıkardı. Aveneleriyle birlikte saraylarda yaşardı, onun için her yer saraydı, dünyanın köşesinde bucağında sarayları vardı da başkanın yüzünü hiç görenimiz yoktu. Kim di neye benzerdi bilemezdik. Tüylerimizin ürpermesi için adının geçmesi yeterliydi. Bazen aramızda başkanın neye benzediğine ilişkin bahse girerdik. Kimilerimize göre dev gibi birisiydi, basınca depremler yaratır, yer yarılırdı, kimilerimize göre ise yırtıcı bir panterdi. Eline geçirdiği bütün canlıların derisini yüzer, çiğ çiğ etlerini dişler, kemiklerini ufalardı. İçimizden birine göre ise ağzı salyalı bir sırtlandı, beleşçi bedavacı, hırsız bir sırtlan… Bu benzetmeyi yapan tanımadığımız, aramıza tesadüfen katılan biriydi, kahveci “ siz tanımazsınız dedi, filancanın oğlu, Üniversitede okuyor, yazları gelir, birkaç gün kalır, sonra ortadan kaybolur, evleri hemencecik kahvenin yan sokağında” dedi. Benzetmeyi yaparken de oldukça rahat görünüyordu ama bizi bir titreme tutmuştu. Ya başkan duyarsa… Aramızdan biri kekeleyerek bu benzetmeyi yapanı uyarmıştı da hepimiz birden zılgıtı yemiştik… “zikerim lan başkanınızı dedi, koca bir dünya, milyarlarca insan korku içinde yaşıyor, parmakla saysan bin kişi etmezler, herkes birer tükürük tükürse boğulup kalacaklar…Siz başkandan, adamlarından korkmuyorsunuz, kendi korkunuzdan korkuyorsunuz, korkunuzun esiri olmuşsunuz”… Yıldırım çarpmışa dönmüştük, hem de kapıdan çıkarken birbirimizi tepeleye tepeleye terk etmiştik orayı… Günlerce bu kişinin kim olduğunu sorduk birbirimize, hiç tanıyanımız yoktu.
Dünyayı adamlarıyla yönettiği söylenirdi. Başka ülkelerin yöneticilerini sekreterleri olarak bunlar atarlarmış. Hem de seçimler yaptırarak… Milletin önüne her birisi başka partilerden aday olan kendi adamlarını dikerler, bunları seçimlerde birbirleriyle yarıştırırlar, halka türlü çeşitli vaatlerde bulunulurlar, seçilme için birbirlerine söylemedikleri söz, etmedikleri hakaret bırakmazlarmış. O ülkenin ahalisi de seçilenleri kendilerinin seçtiklerini sanırlarmış… Ama seçilenler hükümet koltuğuna oturunca da başkanın ve adamlarının yazdıkları senaryonun oyunculuğunu yaparlarmış. Hele bir yapmam diyen çıksın ha, yandı gülüm keten helva… Artık darbe mi dersin, linç mi dersin, ipe çekilme mi dersin… Ahvali şartlar neyi gerektiriyorsa…Seçim biter bitmez yoksulluk, pahalılık halkın sırtında kambur üstüne kambur oluştururmuş.
Ne başkanın ne de adamlarının kim olduğunu bilmezdik. Televizyonlarda suratsız, demir miğferli birisini gördüğümüzde “bak bak lan derdik, başkanın adamlarından” … “Yok lan derdi bazılarımız, bunlar öyle demir miğferleriyle görünmezler, içlerindeki pisliği tıraşlı yüzleriyle, taralı jöleli saçlarıyla, kravatlı siyah takım elbiseleriyle örterler, “uygar insanlar” süsü verirler kendilerine. Cüzzamlı yüzlerini maskeyle gizlerler” …
Bizim kahve köşesindeki “çok bilmiş” sohbetimize, yan tarafımızda oturan biri limon sıktı. “Siktirin gidin lan buradan dedi, yoksa hepinizi kodese kapatırım”. Arkamıza bakmadan kaçtık. İçimizden biri “lan demedim mi size dedi, yerin kulağı vardır, bu lavuk bizi dinlemeye mi gelmiş, …mına koduğumun çocuğu…” Altı üstü el kadar çocuklardık, birbirimizle laga luga sohbet ediyor, çok bilmişliğimizi yarıştırıyorduk… Öyle miydi, değil miydi nereden bilebilirdik…
Aradan uzun zaman geçti, biz kafadarların her biri bir yana dağıldı, artık eskisi gibi bizim arka mahallenin kahvelerinde bardakları yıkama, yerleri süpürme karşılığında çay içip birbirimize bilgiçlik taslayamıyoruz da… Diğer arkadaşlarımda her halde o günleri benim kadar özlemişlerdir.
Bugün sırık gibi kocaman adam oldum. Yirmi iki yaşındayım. Yazları mahallemize gelirim. İyi bir Üniversitede okuyorum, bitirince büyük bir adam olacağım, kamuda çalışmayacağım, parası az. Çok para kazanıp ailemi. Anamı babamı krallar gibi yaşatacağım, biz yoksul bir aileyiz, benden küçük kardeşlerim var, onları da okutup iş, ekmek sahibi yapacağım.
Üniversiteyi başarıyla bitirip haneye döndüm. Büyük şirketler nasıl büyük şirket oldu, cin gibi Ceo’ları benim gibi yetenekli mühendisleri, muhasebecileri hemen keşfedip “gel dediler, aman başka yerlere gitme, dolgun bir maaşla geç işin başına” diyerek büyük şirket oldular. Beni ellerinden kaçırmak istemezler, elbette bugün yarın ellerinde bir demet çiçekle bizim haneye gelip beklenen teklifi yapacaklar. Evdeki cakamı görmeye görün… Tanrı beni özenerek yarattı, kıçı kırık bir metal parçası yüzü görmeyen bizim hane son model arabalarla tanışacak.
Kahvenin önündeki kalabalığı merak ettim, miting varmış. Kürsüde ellili yaşlarda birisi konuşuyor. Vurun, kırın demiyor. Sömürü diyor, işsizlik diyor, yokluk yoksulluk diyor, ülkeyi bir avuç zengin sömürüyor, bunca zengin ülkemiz öylesine talan ediliyor ki diyor çocuklarımız ekmek, hastalarımız ilaç bulamıyor, gençlerimiz kahve köşelerinde pineklerler, iş yok, aş yok diyor. Bu zenginler dünyayı sömürürlermiş, işbirlikçileri de bir avuç zenginlermiş. İtiraz edenin yedi bayram anasını ağlatırlar, öldürürler, hapislere tıkarlarmış. Ama dünyanın her köşesinde kötülüklere direnenler de varmış, sömürüye, yokluğa, yoksulluğa karşı direnmeliyiz, bu devran böyle gitmez diyor. Ansızın bir arbede yaşanıyor, ellerimi arıyorum, arkadan kelepçeli ellerimi. Ne suç işlediğimi anlamıyorum. Birkaç gün sonra serbest bırakıldım. Ben hala büyük şirket Ceo’larının beni keşfetmelerini bekliyorum. Günler geçiyor ne gelen var ne giden…İş başvurularıma hiçbir cevap alamıyorum.
Geceleri uyuyamıyorum. Anam sık sık geceleri başucuma geliyor. Gözlerimi yumar yummaz kâbus görmeye başlıyorum, uykumdan nefes nefese sıçrıyorum. Babam homurdanmaya başlıyor, yüzü her gün biraz daha asık, “okuttuk da ne boka yaradı, berbere çırak verseydik şimdiye usta olurdu diyor”. Anam “Oğlanın üstüne çok gitme diyor, ne yapsın çocuk, gece gündüz iş arıyor, buldu da çalışmadı mı”.
Çocukluğumuzda “Başkanınızı…” diye başlayan yabancının korkutucu sözleri düşüyor aklıma. Başkan ve adamları…Korkunun bekçileri… Kimin nesi bunlar, kimleri korur kollarlar, kimler musallat etti başımıza bunları… Ahireti cehennem olasıcalar…
“Dünyanın her köşesinde bu gidişe direnenler var” sözü kulaklarımda çınlıyor.
Kendi kendime konuşuyorum, “Sahi diyorum söylesene, bu devran hep böyle mi gidecek, bu devranın böyle gitmesinde senin gibi “toz ola ola” yaşamayı seçenlerin kabahatleri yok mu yani” …