Demokrasi ve Din
Bölüm-1
İslamcı bir cemaat grubunun siyasal İslamcı iktidara karşı giriştiği 15 Temmuz 2016 darbe girişimi esnasında, TRT de okunan bildirisinde “Demokrasiden”, inşasından dem vurmakta, yolsuzluk, hırsızlık yapanlardan hesap sorulacağından ve diktatörlüğe son verileceğine ilişkin bir dizi vaatler sıralamakta, darbe girişimi komitesinin adını da “ “yurtta sulh konseyi” olarak ilan etmekte iken;
Darbenin başarısızlığa uğramasıyla birlikte siyasal İslamcı iktidar da darbenin bastırılmasını demokrasinin zaferi olarak ilan etmekte, demokrasinin korunması için iktidarın yetkilileri halkı sokaklara çıkmaya “direnişe” çağırmaktadır. Darbeci İslamcılar demokrasi getirmeyi vaat ederken, siyasal İslamcı iktidar “Demokrasiyi koruduğunu ilan etmektedir. Darbeci cemaate göre “demokrasi yoktur, bunlar darbeyle diktatörlüğü devirip demokrasiyi kuracaklardır, iktidara göre darbe bastırılarak demokrasi korunmuştur. Hangisi?… Demokrasi var mıdır yok mudur?.
Eski zamanlarda bu tür durumlara “ mefhumu muhalif” derlermiş… Her iki tarafında birleştiği ortak nokta, ortada demokrasinin filan olmadığıdır. Aslında ne darbeci cemaatin derdi demokrasidir, ne de siyasal iktidarın… Niçin?
Birincisi, Demokrasinin felsefi, kültürel, sosyolojik boyutu kapitalizmin egemen sınıfı burjuvazinin, feodal iktidarların temel ayakları olan dogmalara dayanan, aklı ve bilimi yadsıyan dinin yerine, pozitivizmi, aklı ve bilimi toplumsallaştırması, dini ait olduğu alanlarla ( kilise, cami, havra v.s) sınırlamasıdır. Yani toplumsal yaşamın sekülerleştirilmesi, laikleştirilmesidir. Demokrasinin toplumların yaşamındaki yerinin ezeli ve ebedi olmadığıdır. Bu noktada gerek cemaatin, gerekse siyasal İslamcı iktidarın amacının demokrasinin kurulması ya da korunması amacından söz edilemeyecektir. Her iki iddia sahibinin toplumsal kitlesinin ortak davranış kodları aynıdır ve dinin toplum yaşamında egemenliğidir. Burjuva demokrasilerinde dinin toplum yaşamındaki yeri ait oldukları alanlarla sınırlıdır. Küresel kapitalizmin “Büyük Orta Doğu projesi” kapsamında kullanılmak üzere Pensilvanyada “ağırladığı” Fetullah Gülen isimli zat üzerinden ülkeyi dizayn etmek için etkili güç” ordu üzerinden çektiği “el ensenin” görünen kısmının başarısız kalması emperyalizmin dincileri kullanmasının sonu olacağı anlamına gelmez. Özellikle 12 Eylül Faşizmiyle dinsel alanlara yapılan yatırım meyvesini vermiş ve toplumsal yaşamın dinsel gericiliğe tesliminde başarılı olunmuştur. 12 Eylül Faşizmin değişik görünümlü iktidarlarının –ANAP, DYP, AKP- dinci gericiliğe yaptığı yatırımlar, tarikatların ilgili kesim üzerindeki nüfuzunun artmasına, klasik yarım buçuk laik eğitimin İmam Hatip liselerine teslimine, uzun hazırlık döneminde buradan yetişenlerin irticacı tarikatların kucağına düşmesine ve sonuçta küresel kapitalizmin vurucu gücü olarak ordu ve poliste kök salmasının, yargıyı ve bürokrasiyi teslim alacak ölçüde etkinleşmesinin nedenidir ve doğal olarak varacağı sonuç ABD adına ülkeyi işgaldir. Şimdi sorulması gereken soru şudur: 14 Temmuzda AKP tabanı ile Cemaat tabanını ayıracak milimetrik ölçü nedir?. Açıkçası Cemaatle AKP etle tırnak gibi birbirine yapışıktır ve iktidarının tepesi ve tabanının Gülen cemaatiyle iç içeliği ayan beyan ortadadır. Sonuç olarak AKP iktidarının kısa bir zaman öncesine kadar AKP iktidarıyla fiilen iç içe olan ortağının darbe girişimine tavır alması belki “An”ı kurtarır, ancak yarının güvencesi olmaz. Bu güçlerin emperyalizmin örümcek ağı içinde geliştiği gerçeğini, farklı ad ya da görünüm altında yeniden sahneye çıkmasına bir engel teşkil etmez. Kanserin aspirinle tedavisinin mümkün olmayacağı açıktır. Bataklık kurutulmadıkça sivrisinekler üremeye devam edecektir. 15 Temmuz felaketinden sonra kurumların cemaatten temizlenmesine evet ama yerine kimi getireceğiniz ise kuşkuludur. İktidarın dayanağı dinci gericiliğin bir kliğine tavır alması, toplumsal yaşam alanlarından “elemine” etmesi, bunların yerine diğer dinci oluşumları da dışlaması anlamına gelmeyecek, tersine birinden boşalan yere diğer dinci grupların, tarikatların davet edileceğidir ve şimdiden bunların işaretleri görülmektedir. Dinci geleneğin mensuplarının aynı kapıya çıkacağı açıktır, çünkü tümünün ortak paydası laisizm düşmanlığıdır. Siyasal iktidarın 15 Temmuzdan çıkarması gereken dersin laisizmin toplumsal yaşam biçimi olarak yeniden inşasını kavraması gerekir diyeceğiz ama tabanı ve tepesiyle dinci geleneğin mirasçısı AKP iktidarından laisizm beklenemez. Bu bağlamda ülkenin önceliği, küresel kapitalizmin işgalci, saldırgan gözü dönmüşlüğüne, işbirlikçilerine karşı demokratik ve sınıfsal tavır alabilecek, bu çerçevede bütün yurtsever güçleri birleştirebilecek demokratik halk hareketinin yaratılması, örgütlenmesi, iktidara talip olması, küresel kapitalizmin ve faşizmin geçitlerinin kapatılmasıdır.
İkincisi, Burjuva demokrasisinin ekonomik, politik siyasal ayağı sınıf uzlaşmacılığıdır. Bir başka ifade ile kamusal organların oluşturulmasında, işlemesinde, karar alma mekanizmalarında, uygulamaların denetlenmesinde işçi sınıfının ekonomik ve politik örgütlerinin etkinliğinin hissedilmesi, burjuvazinin her an çığırından çıkmaya hazır gericiliğinin panzehiri, etkin önleyicisi çalışanların siyasal iktidar üzerindeki denetiminin etkinleştirilmesidir. Şu soru akla gelebilecektir: Bugünün koşullarında böyle bir işleyiş mümkün müdür, örneği var mıdır? Dahası koşulları var mıdır?. Asıl sorun budur ve burjuva demokrasisinin toplumsal varlık ve işlerlik koşullarıdır. Üçüncüsü, manipülasyonların üstündeki perde kaldırılır ve şeyler gerçek varlık biçimleriyle tanımlanırsa Kapitalist ülkeler tanımlanan burjuva demokrasisinin örneklerini oluşturur mu?. Örneğin AB ülkeleri, ABD burjuva demokrasisinin klasik örneklerini oluşturmazlar mı?
Toplumların yakın tarihinin bir gerçeği olarak toplumsal yaşamda yerini alan demokrasi 21. Yüzyıl küresel kapitalizm döneminde “bir varmış bir yokmuş” ile başlayan, ancak sonu kendisi açısından trajediyle biten, “bir zamanlar iyiymiş” diyeceğimiz bir masal metnidir. Tarihin bütün toplumsal dönemlerine ait olmayan, yalnızca kendisini var eden bir dönem koşullarında kendini gerçekleştiren, varlık koşullarının ortadan kalkmasıyla kendisi de gidenlerin asla ulaşamadığı ve dönenin de olmadığı kaf dağının ardına çekilen, özlemi duyulan bir masal kuşudur artık demokrasi…
Toplumlar kendi evrimsel süreçlerinde, yaşanılan sürecin dolması, süreci var eden koşulların ortadan kalkması ile başka bir evreye girerler. Ancak geçiş evreleri evrimsel ya da sancısız, ya da bir devrimle sancılı biçimde gerçekleşebilir.
Toplumsal sürecin kapitalist üretim ilişkilerine denk düşen, burjuvazinin feodal üretim ilişkilerini ve din, ahlak anlayışı, gelenek, kültür gibi feodal üst yapı kurumlarını alt ederek tarih sahnesine çıktığı dönem demokrasinin henüz gerçekleşmediği ancak hızla sınıfsal yapısının oluşmaya başladığı dönemdir. Ancak kimilerinin iddia ettiği gibi bu feodalizmden kapitalizme geçiş aynı zamanda demokrasiye geçiş değildir. Tersine bu dönem burjuvazinin kendisi için sınıf olduğu, köylülük, küçük esnaf, işçi sınıfı gibi diğer sınıflara ve katmanlara karşı despotluğunun da zirvede olduğu dönemdir. Bu dönem burjuvazisinin ilerici karakter taşıması feodal üretim ilişkilerini ve feodalizmin geleneksel üst yapı kurumlarını parçalayarak üretici güçlerin gelişiminin önünü açmasıdır ve bununla sınırlıdır. Yoksa egemen sınıf olarak toplumun yönetilen sınıflarına “hak bahşiş etmesi” değildir. Burjuvazi kendi sınıfı içinde liberal, demokrat, emekçi sınıflara karşı zorba ve despottur. Kapitalizmin gelişirken zorunlu olarak geliştirdiği işçi sınıfının öncülüğünde toplumun diğer yönetilen kesimlerinin burjuvazi ile giriştiği uzun ve amansız mücadeledeki ekonomik, politik, örgütsel kazanımlarının burjuva yönetimlerince mecburen kabul görmesi, ekonomik ve politik alanlarda burjuva yönetimleri denetlemesidir. Çalışma koşullarının ve ücretlerin iyileştirilmesi, sosyal ve kültürel alanlarda hakların elde edilmesi, örgütlenme ve ifade özgürlüğü, yasa yapma süreçlerine ve seçimlere katılma gibi demokratik kazanımlarla burjuva devletin denetler duruma gelmesidir. Yani bir çeşit toplumsal uzlaşmadır. Sınıfların karşılıklı olarak birbirlerini kabul etmeleridir. Kapitalizmin dönemsel özelliği bunun için uygundur. Ekonomide serbest rekabet, siyasada liberalizmi davet etmiştir ki bu bir çeşit burjuvazinin rakipsiz at oynatmasını imkânsız kılan koşulları da beraberinde getirmiştir. Ancak hakların elde edilmesinde belirleyici faktör işçi sınıfının ekonomik alandan politik alana, kültürel alandan sosyal alanlara yayılan, yer yer iktidara talip olma seviyesine yükseltilen burjuvaziye karşı yürüttüğü uzun vadeli, girift ve zorlu sınıfsal mücadeledir. Kapitalizmin emperyalizm aşamasına girmesiyle birlikte kapitalizm için “cicim ayları” bitmiştir. Kapitalizmin iç çelişkileri artmış, bunalımlar baş göstermiş, dönemsel krizlerin periyodik aralıkları sıklaşmıştır. Bu olgu aynı zamanda kapitalist ülkelerde işçi sınıfı üzerinden sağlanan “artı değer” sömürüsünün gerek kapitalist ülke halklarının, gerekse sömürge ülkelerin bütün halk katmanlarını içine alacak şekilde kitlesel sömürüye dayanmasının nedenidir. Kapitalist ülkelerde işçi sınıfının burjuvaziye karşı açtığı mücadele cephesi sömürge/yarı sömürge ya da geri bıraktırılmış ülkelerin emperyalist/kapitalizme açtığı mücadele cephesi ile genişlemiş, sınıf mücadelesi işçi sınıfı ve sömürge ülke halkları için yaşamsal sorun olmuştur. Burjuvazi artık tarih sahnesine ilerici kimlikle çıkan, toplumsal yaşamı sınıf uzlaşmacılığı bağlamında düzenleyen ilerici burjuvazi değildir. Tersine yarattığı bütün ilerici değerlerin düşmanı ve karşıtı gerici bir sınıftır. İşçi sınıfının kazanılmış hakları tehdit altındadır ve çeşitli gerekçelerle yok sayılmaktadır. Sendikasızlaştırma, ücretlerin düşürülmesi, siyası ve politik deformasyon, ifade ve örgütlenme özgürlüğü ya tamamen yok sayılmakta ya da tanınmayacak ölçüde budanmaktadır. Yani, demokrasi olarak tanımladığımız “sınıf Uzlaşmacılığı”na bile tahammül edemeyerek rafa kaldırmış, yönetimde despotlaşmıştır. Seküler toplumun ve laisizmin yaratıcısı burjuvazi kitleleri dinsel bağnazlığa sürüklemekte, dincileri desteklemekte örgütlemekte ve çıkarları doğrultusunda kullanmayı politik ve siyasi amaç olarak belirlemiştir. Anılan koşullarda burjuva demokrasisini yaratan koşullar ortadan kalkmıştır.
Demokrasiden söz etmenin koşulu küresel kapitalizme karşı tavır, toplumsal yaşamın aklı ve bilimi önceleyen laisizmin değerleriyle donatılması, emekçi sınıfların iktidara ortak olmasıdır. AKP iktidarının kuruluş ve varlık felsefesi bu olguyu yadsır ve karşısındadır. Konunun irdelenmesine devam edilecektir.
Bölüm-3
“Demokrasi ve Din/2” başlıklı yazımızı “Peki ama bugün burjuva demokrasinin temel unsurları olan sınıfların ekonomik, politik, kültürel ve diğer alanlarda uzlaşması mümkün müdür, maddi koşulları var mıdır?” sorusuyla kapatmış, irdelemeyi bu sayıya bırakmıştık. Son güncel gelişmeler, ABD seçiminin göstergeleri, AKP nin CHP ye suç duyurusu,Cumhuriyet gazetesi yazarlarının ve HDP eş genel başkanlarının ve milletvekillerinin tutuklanması, irdelenen konuya yaklaşımın sınıfsal ve ideolojik boyutunun açık ve net olarak tanımlanmasının doğru bir mücadele biçiminin benimsenmesindeki zorunluluğu kaçınılmaz kılmıştır.
Dilimiz döndüğünce irdelenen konularda alıntılar, aktarmalar yapmaktan kaçındık, ancak konunun arz ettiği önem bakımından aşağıdaki alıntıyı yapmak kaçınılmaz olmuştur.
Marksın “ Ezilenler, isabetli muhakeme yeteneğinden yoksundurlar” analizi, günümüz kapitalizminin bütün vahşetiyle saldırganlaştığı bir dönemde, merkez kapitalist ülkeler burjuva aydınlarının bile kapitalizmin gidişatından dehşete düştüklerini ayan beyan ifade ettikleri bir dönemde Clinton-Trump ikileminde ABD seçimlerini hala “Türkiye için hangisi iyi mi, kötümü” üzerinden kitlelere yutturmaya çalışan ve bu toz duman içinde kitlesel algı yaratma başarısı bile gösteren, tipik geri bıraktırılmış ezik ülkenin aydınlarına has çapsızlara ve çapsızlıklara verilen bir yanıttır. Konunun “ Demokrasi ve Din” bağlamında incelenmesinin, Marksın “ezilenler, isabetli muhakeme yeteneğinden yoksundurlar” analizi ile ilişkilendirilmesinin de tam zamanıdır.
Genel kabul gören ve tarihsel/toplumsal pratikle doğrulanan olgu şudur: Faşizm, kapitalizmin bunalımlarının derinleşip krizlerden çıkamadığı, burjuvazinin meşru yöntemlerle yönetme beceri ve kabiliyetini kaybettiği dönemlerin yönetme biçimidir. İkinci paylaşım savaşını takip eden yıllarda tanık olunan klasik faşist yönetimler kapitalizmin krizleriyle eş zamanlıdır. Kapitalizmin büyük bunalımının patlak verdiği ve birinci paylaşım savaşının hemen ertesine tekabül eden 1929 yılı, Alman ve İtalyan Faşizmin iktidar basamaklarını tırmandığı yıldır. Bunalımların ve krizlerin dönemsel özellik taşıdığı, süreklilik göstermediği tarihsel kesitlerde ortaya çıkan faşizm, kapitalizmin bunalımlarını atlatılıp krizden çıkmasıyla yeniden burjuva demokrasisinin sınırlarına çekilmiştir. Hatta öyle ki, Klasik faşist yönetimlerin yenilgisini takip eden, kapitalizmin savaş ekonomisiyle canlanma gösterdiği ve “ kapitalizmin altın çağı” olarak anılan 1960-1975 yılları Merkez kapitalist ülkelerin “refah ülkesi” ve burjuva demokrasilerinin de de altın çağı olarak kabul edilmektedir. Bir başka ifadeyle Merkez kapitalist ülkeler işçi sınıfının en örgütlü olduğu ve burjuva yönetimleri denetleme mekanizmalarını elinde tuttuğu yıllardır. Aşağı yukarı bütün dünyada eş zamanlı patlak veren, yankı gösteren 1968 ilerici gençlik hareketinin gelişip yaygınlaşmasında işçi sınıfının burjuva devletlerin denetim mekanizmalarında etkinliğinin başat faktör olduğu tartışmasız doğrudur. Bu olguyu yaratan Kapitalizmin ekonomik olarak görece refahının yarattığı sınıf örgütlenmesinin direncidir. Ancak, uzun sürmeyen bu dönem kapitalizmin 1980 li yıllardaki bunalımının derinleşmesiyle burjuvazinin işçi sınıfınınkazanılmış haklarına saldırılarının, kısıtlama ya da ortadan kaldırma girişimlerinin de yeniden başladığı yıllardır. Kapitalizm, altın çağının sona ermesiyle birlikte kapitalizmin periyodik aralıklarla içine düştüğü bunalımlar dönemi süreklilik kazanacak ve krizlerin periyodik aralıkları da kısalacaktır. Sürekli bunalım döneminin başlamasıyla birlikte batı burjuvazisi dine karşı mesafeli davranışını terk edecek ve Hristiyanlığını hatırlayacaktır. Faşizmin vahşetini yaşayan batılı ülkelerde ırkçılık yeniden boy atacak, Almanya’da Neo Naziler, İtalya’da çeşitli faşist etkinlikler görmezden gelinecek kitlelerin dinsel ve şoven eğilimlere yönelmeleri el altından devlet kanalıyla körüklenecektir. Kısaca, burjuva demokrasisi kapitalizmin gelişmesiyle birlikte sınıf olarak tarih sahnesine çıkan işçi sınıfının ideolojik, politik, kültürel kazanımlarının ete kemiğe bürünerek maddi bir haline geldiği dönem ile kapitalizmin görece refah dönemlerinin çakıştığı tarihsel kesitin ürünüdür. Bu tanımlamanın kapsadığı alanın kapitalizmin sağlıklı gelişim gösterdiği merkez kapitalist ülkelerle sınırlı olduğunu belirtmeliyiz. Bir avuç Avrupa ve ABD merkez kapitalist ülkeler dışında kalan dünyanın geniş coğrafyalarına dağılmış, kapitalizmin sağlıklı gelişme göstermediği geri bıraktırılmış, emperyalist/kapitalizme bağımlı ülkelerde pratik işlerliği devlet mekanizmasının denetlenmesinde görülen burjuva demokrasileri kapitalizmin hiçbir döneminde var olmamıştır. Örneğin, kapitalizmin altın çağı olarak anılan ve burjuva demokrasilerinin en parlak dönemlerini yaşadığı 1960-1975 yıllarının Asya’da Vietnam, Kamboçya, Laos, Kara Afrika’sından Mozambik, Angola gibi ülkelerde emperyalizmin açık ya da dolaylı işgaline karşı direniş ve ulusal kurtuluş mücadelesi yılları, Latin Amerika’da askeri faşist diktatörlüklerin hüküm sürdüğü yıllar olduğu tarihte dünün notlarıdır.
- yüzyılı başlarında SSCB nin ve Doğu Avrupa sosyalist ülkelerinin yıkılma sürecinin habercisi Polonya’da bir işçi sendikası olan “ Dayanışma” adlı karşı devrimci sendika “Hristiyanlığa inanç” merkezinde, kitlelerin dinsel inancı Emperyalist kapitalizm tarafından bir silah gibi kullanılmış, Vatikan’ın papası bizzat ve açıkça taraf olmuştur. Sınıf bilinciyle donatılmayan Dayanışma sendikasının salt işçi sendikası olması emperyalist kapitalizmin aleti olmasını engel olmamıştır. Nitekim SSCB dağıldıktan sonra da bu topluluğu oluşturan halklar dinsel aidiyetlerini hatırlamış, daha doğrusu hatırlatılmıştır. Özellikle SSCB nin Özbekistan, Tacikistan, Azerbaycan, Çeçenistan ve daha bir sürü irili ufaklı İslam topluluğu Müslüman halkları emperyalizmin koçbaşı gibi vuruşturduğu etkili silahlar olarak kullanılmıştır. Yine bu yıllarda Bugünkü El Kaide, El Nusra, İŞİD gibi kan dondurucu kitlesel katliamların katilleri İslamcı inanç kullanılarak çıkış noktası Afganistan’da ilerici yönetimlere karşı örgütlenmiş, desteklenmiş ve “Yeşil kuşak” projesi adı altında emperyalist burjuvazinin dini nasıl kullandığı tarihe not edilmiştir.
Kapitalizm daha dün denilebilecek 2008 yılına kadar her ne kadar bunalımlarından kurtulamasa da, bunalımlarından daha ağır sonuçlara yol açan ekonomik ve siyasal krizlerinden nefes alabilecek kadar bir zaman diliminde de olsa başını kaldırabilme kudretine sahip iken, 2008 yılından itibaren içine düştüğü krizden kurtulamamaktadır. Önceki yıllarda Kapitalizmin ekonomik krizi yankılanmasını ağırlıklı olarak geri bıraktırılmış ülkelerin daha çok ekonomik sömürüsü ve daha çok siyasal şiddetiyle bertaraf etmeye çalışsa da bu yıllardan itibaren yankılanma kendisini emperyalist kapitalizmin merkezlerinde de hissettirmektedir. Klasik kapitalizm bunalım ve kriz dönemlerini daha çok sermaye birikimi, daha çok yoğunlaşma ve sömürü ile tekelleşme fırsatına çevirirken, artık yer kürede genişleyebileceği alanlar kalmamıştır. Kapitalizmin krizi, orta ve küçük burjuvazinin iflas etmesi, mevcutküçük ve orta işletmelerin kapanması, işsizliğin artması olarak kendini gösterir, mevcut toplumsal yaşam alt üst olur, toplumda güvensizlik ve kargaşa başlar.Burjuvazi sebebi olduğu çürümüşlüğünü, sınıf bilinçsiz kitlelere sanal gerekçeler göstererek bertaraf etmeye çalışır. Bunun için en etkili silah toplumların en ilkel dürtüleri olan dinsel inancı ve etnik milliyetçiliği harekete geçirmektir. İçeride ve dışarıda sanal düşmanlar yaratır. Hiç yaşanmamış olan toplum tarihinin geriye dönük dönemlerine özlemler yaratır. Putin’in Çarlık Rusyasına , AKP nin Osmanlıya öykünmesinin nedenleri burada aranmalıdır. Bir yandan kitlesel hoşnutsuzluklar, toplumun diri kesimlerinin tepkileri siyasal zor yöntemleriyle bertaraf edilmeye çalışılırken diğer taraftan ilkel dürtü olarak tanımladığımız ve psikolojik olarak geriye eğilimin körüklendiği dinsel ve etnik bağnazlık faşizmin ihtiyacı olan yeni toplumsal örgütlenmenin güçleri olarak sahneye sürülür. Askeri ve siyasi güç bunlardan devşirilir. Açıkça Kontr gerilla görevi verilen paramiliter Sadat örgütlenmesine meşruiyet kazandırılmaya çalışılması ve bizzat devlet eliyle örgütlenmesinin sebebi budur.
Gelinen noktada bu tür paramiliter örgütlenmelerin devlet eliyle oluşturulduğu ülkeler yalnızca geri bıraktırılmış ülkeler değildir. Kapitalizmin ve Burjuva demokrasilerinin merkezi Avrupa ve ABD de aynı süreç hızla tırmanmaktadır. Geleceğine güveni yok edilen kitlelerin bu tür oluşumlar etrafında yer almalarını sağlayan başlıca etmen bu kitlelerin siyasal ve sosyal bilinçlenmeden uzak olmalarıdır. Ana ögesi Din ve etnik milliyetçilik olan gericilik, artık bilinen meşru yöntemleriyle yönetme yetisini kaybetmiş küresel kapitalizmin sistem ve yerküre ölçeğinde faşist yönetimleri inşa etmekten başka çaresinin kalmadığının açık göstergesidir. ABD de Trumpu seçen kitle psikolojisi ile AKP ye yığınsal destek veren kitle psikolojisi aynıdır. Yarınına güvensiz, fareli köyün kavalcılarından medet uman ve kendi sonlarını hazırlayan sınıf bilincinden uzak yığınlar…
Bunun için ısrarla korunacak bir demokrasinin değil, demokratik bir halk devrimiyle, küresel kapitalizmin hayat hakkı tanımadığı toplumsal kesimlerin bütününün ittifakını öngören yığınsal, kitlesel katılımla gerçekleştirilerek elde edilecek bir demokrasiden söz edilebilir. Eksiğimiz olan şey, kitlelerin kış uykusunda olduklarına ilişkin yakınmalardan kurtulup, neyi ne zaman yapabileceği beceri ve tecrübesine sahip, güven veren, ideolojik netliğe ve kapsayıcı örgütsel yeterliliğe sahip sınıf örgütünün yaratılmasıdır. Yerküreyi bekleyen faşizm ya da insanlığın geleceği… İstersek ve gereken emeği verirsek başarabiliriz…
Bölüm-4
Bir olgu olarak gözlemlenen ve toplumsal pratik tarafından doğrulanması zamana bağlı olan tespitlerdeki isabetin toplumsal gerçekliğe dönüşmesi bazen uzun yıllar alabilir, bazen sözünüzü bitirmeden çat kapı karşınıza dikilir. Demokrasiyi din bağlamında ele alan irdelemenin ve tartışma ortamı yaratma amaçlı bu irdelemede özellikle ABD seçimlerinde kendini ele veren gelişmeler bu başlık altında ele alınan irdelemelerin isabetini de teslim etmiş oldu. Konunun irdelenmeye değer ve günümüzde başatlık kazanan temel dürtüsü dinin, egemen sınıflar iktidarlarınca bir kitlesel destek amaçlı olarak kullanması, küresel kapitalizmin 21. Yüzyılda sistem olarak ekonomik, politik, siyasal ve kültürel açmazına alternatif iktidar aracı olarak yöneldiği faşizmin, özellikle ve ağırlıklı olarak Müslüman coğrafyada İslamcı kesimi faşizmin kitlesel desteği olarak etrafında toparlayıp örgütlemesidir. Bu söyleyiş biçimi Müslüman olmayan toplumlarda burjuvazinin dine karşı bağımsız, hayırhah tavır sergilediği anlamına gelmez. Küresel kapitalizm dünyanın her yerinde farklı dinlere mensup kitleleri o dinin inancında faşizmin kitlesel desteği olarak sisteme yedekleyip, yönlendirmektedir. Yoksa, tek tek kişilerin dinsel inançlarını irdelemek sosyologların görevi olup bizi ilgilendirmemektedir.
- Yüzyılda boyutlanan, toplumsal yaşamda somut bir varlık olarak yer alan küresel kapitalizmin 19. Ve 20. Yüzyıl kapitalizmlerinden farkı, bu yüzyıllarda yaşadığı bunalımlardan ve içine düştüğü krizlerden kendini yenileyerek çıkış başarısını göstermesidir. Gerçi bu yüzyıllarda da otokratik, despotik, faşist uygulamalara tanıklık edilmiştir, ancak gerek ileri teknolojinin üretimde kullanılması gerekse geri bıraktırılmış bağımlı ülke işçi sınıflarının ucuz işgücü ve bu ülkelerin ucuz ham madde kaynaklarına ulaşım, yeni pazarların elde edilmesiyle bunalımdan kurtulma ve krizlerden çıkma başarısının ardından artık faşist yönetimlere ihtiyacının kalmadığı ve sistemin tekrar “yönetebilir” yerleşik zemine oturtulabilmesidir.
- yüzyıl küresel kapitalizminin 19. Ve 20. Yüzyıl emperyalist/kapitalizminden farkı, yerküre ölçeğinde ulaşabileceği bütün Pazar alanlarına ulaşmış, zorlayacağı başkaca Pazar alanları kalmamıştır. Bir başka deyişle, ucuz işgücü ve hammadde kaynağını elinde toplamış, merkez kapitalist ülkeler işçi sınıfının kazanılmış ücretlerinin daha yüksek olması, hammadde kaynaklarının daha maliyetli olması karşısında üretim merkezleri hammadde kaynaklarının yakın, işgücünün ucuz olduğu bağımlı, geri bıraktırılmış ülkelere kaydırılmıştır. Bu elbette yeni bir olgu değildir, ancak buralardaki üretimin eritileceği keşfedilmesi gerekli Pazar alanları kalmamıştır. Yerkürenin alanı sabittir ve bu sabitliğin hiçbir ekonomik ya da askeri güçle genişletilmesi olası değildir. Zira yerkürenin sınırları sabittir ve onun ötesine çıkma olasılığı mümkün değildir ve küresel kapitalizm gelmiş olduğu aşama itibariyle yerküre pazarlarına sığmamaktadır. Kapitalizmin ölümcül hastalığının temel nedeni de budur, ulaşmış olduğu şişkinliği giderecek Pazar alanlarından yoksun oluşudur. 21.yüzyıla has bu durum, geçmiş kapitalist dönemlerden farklı ekonomik ve politik/siyasi iki olguyu da beraberinde getirmiştir.
Birincisi, kapitalizm ulusal sermaye içinde ve sermayenin vücut bulduğu ülke içinde ortaya çıkmış ve içinden çıktığı ülkenin ekonomik ve politik egemeni olmuştur. Yani kapitalizmin ortaya çıkışı ulusaldır ve ulusal sınırlar içinde gelişip güçlenmiştir. Bu gelişip güçlenme ile tekelci / emperyalist aşamaya ulaşmış, ülke dışı sömürgeler elde etmiş ve bu ülkelerin ekonomik, yer altı ve yer üstü zenginliklerini sömürerek varlığını devam ettirmiştir. Ancak kapitalizmin geliştiği bütün ülke burjuvaları yeni pazarlar ve yeni sömürge alanları peşindedir ve bu rekabet farklı emperyalist ülke ve gruplar arasındaki çekişme ve paylaşım savaşlarının da nedenidir. Kapitalizmin tarihi aynı zamanda güçlü sektörlerin kendilerine göre daha zayıf sektörleri yutarak ilgili üretim alanında tekleşmesi/tekelleşmesidir. Ulusal kökenli kapitalist tekellerin içinde doğup geliştiği ülke pazarlarını aşarak uluslar ötesi sömürgelerin paylaşımında ortaya çıkan çelişkilerin iki paylaşım savaşına yol açması ve bu savaşların yarığından fışkıran Sovyet devriminin ve giderek Doğu Avrupa’nın kapitalist sistem dışına çıkması sonucu kapitalizmin pazarlarının üçte birini kaybetmesiyle sonuçlanmasının ardından, tekelci sermaye gruplarının, uluslararası örgütlenme kurumlarını yarattığı görülmektedir. Askeri güç olarak NATO, Ekonomik güç olarak İMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret örgütü, ekonomik yönünü ihmal etmemek şartıyla AB, hemen akla gelenlerdir ve 2. Paylaşım savaşı sonrasının realiteleridir. 21.yüzyıla gelindiğinde, ulusal sınırlara sığmayan ve bu sınırların kaldırılmasında ısrar eden, ulusal köken ile bir bağı da kalmayan en güçlü tekelci grupların oluşturduğu, özgün kimliklerinden vazgeçip birbirleri içinde eridiği, finans ve mali sermayenin iç içe geçtiği küresel ölçekte egemenleşmiş bir kapitalizm söz konusudur. Bu birleşip bütünleşmeden doğan, yer küreye egemen olmanın literatür ifadesi olan küresel sermaye, kendi dışında kalan ve gücünü hala ulusal devletlerden alan sermaye gruplarını taşeronlaştırmış olmasına karşın, özellikle ulus devletler nezdinde hesaplaşmaları süreci tamamlanmış değildir. Bunu, küresel sermaye gruplarının ısrarla ulusal devletlerin artık simgeleşmekten başka neredeyse anlamı kalmayan ulusal sınırların kaldırılması ısrarları karşısında ulusal kökenli ve devlet örgütlenmesinde ağırlığı olan taşeron sermaye sözcülerinin resmi devlet açıklamalarında “ulusal sınırların korunması”na ilişkin ısrarlarından anlamak mümkündür. Bugünkü koşullarda kapitalistler arasında savaş beklentisine girenlerin göremedikleri olgu budur. İşleyişe hâkim ve belirleyici olan küresel kapitalizm olmakla birlikte sürecin, önündeki engelleri aşarak tamamlandığı anlamına gelmiyor.
İkincisi, küresel kapitalizmin toplumsal yaşama yansımasıdır. Gözle görünen, toplumsal pratiği şekillendiren, paradigmaları değiştiren, kendi doğasına aykırı olağan dışı kitlesel kaynaşmaların yaşandığı, kısaca dananın kuyruğunun koptuğu yer de burasıdır. Kapitalizmin lokomotifi küresel aşamaya girmesiyle raydan çıkmıştır, vagonlarının normal seyrini izlemesi beklenemez. Küreselleşme olgusu mevcut alışılmış, yerleşik toplumsal, kitlesel, kişisel düzenlerin de raydan çıkmasının, bu dev kütlenin nereye çarpacağının, yarattığı hasarın toplumsal ve bireysel yaşama maliyetinin ne olacağının bilinmezini yaratmıştır. Kapitalizmin normal işleyiş zamanlarına özgü burjuvazinin yönetim aygıtları da bu raydan çıkmayla birlikte etkinliğini ve söz geçerliğini yitirmiştir. Bu alt üst oluşun olumsuzlukları başta emek sektörü/işçi sınıfı olmak üzere en çok orta ve küçük burjuva kesimlerin yaşamlarında ortaya çıkmıştır. Bu kesimlerin yerleşik burjuva düzenlerine siyasal temsilcilerine güvenleri kalmamıştır, ancak neyi nasıl yapacaklarının da bilincinden yoksundurlar. Bu kesimler sistem dışı ve sisteme karşı siyasi/politik yıkıcılığa ve yeni bir dünyanın kuruculuğuna yönelebilirler. Sistemin egemenleri kendi aralarındaki çatışma ve çekişmeleri öteleyip bu kesimleri sistem içinde tutmanın yollarını keşfedip, bulup sistemi ayakta tutmak zorundadırlar. Etkin ve etkili araçları kitlelerin dinsel araçlarının devreye sokulması, yeni politik siyasi figürlerin sahneye çıkarılması ve bu kesimlerin diliyle bu kitlelere seslenmesi, “ sistemin dışladığı kitlelerin temsilcisi” rolünün oynanmasıdır. Temel amaç iktidarın elde tutulmasıdır. Sistemin “eski yöneticileri” işçi sınıfının, orta ve küçük burjuvazinin erimesine, yok olmasına neden olmuştur, ama bu yeni siyasi figürler onları eritip yok eden sisteme karşı bir söylemle bu kitlelerin kalbini fethedecektir. Bir yandan bu yönde ilkel dürtüler canlandırılırken diğer taraftan toplumun bilinçli kesimleri burjuvazinin dolaylı, dolaysız zoru ve tehdidiyle etkisizleştirilecektir. ABD seçimlerinde Trumpun seçilmesinin nedeni budur. Trumpu destekleyen kitleler ABD nin işçileri, orta ve küçük burjuvaları, sistem içinde yer almayan, çıkarları sistemle örtüşmeyen kesimleridir. Trumpun-ki bizce kitlelerin bilinçsizliğini oya çevirmekten başka amacı olmayan-Müslümanlara ve Yahudilere karşı dinsel söylemlerine karşı Müslüman dünyanın yöneticileri ayağa kalkması gerekirken Trumpu desteklemeleri anlamlıdır. Trump, raydan çıkan burjuva iktidar katarını raya sokmak için bizzat küresel kapitalizmin görünmeyen ellerince hazırlanmıştır ve Müslüman dünyasının iktidar koltuklarında oturanlar da bu güçlerin atanmış temsilcileridir. Trump içerde bir yandan koyu bir Hristiyan ve otokrat olurken, farklı ülkelerdeki küresel kapitalizmin iktidar şirketinin ortakları da aynı yolu tutmuşlardır. ABD seçim sonuçlarının açıklanmasıyla kendiler ide aynı dinsel argümanlarla iktidara gelmiş olan AKP yandaşlarının AKP nin ABD de seçim kazanmış bilinçaltındakileri dışarı vurmaları, ellerini ovuşturmaları anlamlıdır. Trumpun açıkça Müslümanları hedef alması karşısında safi Müslüman AKP yandaşlarının, biricik Müslüman Suudi soytarılarının, körfez krallıklarının, Rusya’nın otokratı Putin’in el ovuşturarak Trumpa övgüler düzmesinin anlaşılmayacak bir yanı yoktur. Macaristan’ın Urbanı, Hollanda’nın özgürlük Partisi, Fransa’nın Maria Le Peni küresel faşist iktidarların inşası için sıradadır ve zapt edilmezse sistemin kalbinde patlayacak kitlesel potansiyelin sistem içinde tutulması, artık burjuva yönetim biçimleriyle mümkün değildir. Küresel burjuvazi faşizme yönelerek “ alternatif iktidar” biçimlerini yaratmaktadır. Hoşnutsuzlukları hat safhaya varan, eskisi gibi yönetilmek istemeyen ancak neyi nasıl yapacağını bilmeyen kitlelerin önünde iki yol vardır. Ya faşizmin kitlesel tabanını oluşturacaklar ve bedelini ödeyecekler, ya da burjuvazinin yönetememe krizinin iç yüzü iyice anlatılarak tepkiler bir emek blokunun içinde örgütlenecektir. İpuçları vardır, Latin Amerika ülkeleri hoşnutsuz kitlelerin tepkilerini burjuvaziye teslim etmemiştir, geniş kitlelere küresel kapitalizmin ve faşizmin iç yüzünü anlatma olanakları bulmuşlardır. Yunanistan Syriza, ispanya Podemos örneği umut vericidir. Türkiye devrimci hareketi kalıplarını kırıp bu kitlelerle organik ve örgütsel bağlar kurmak zorundadır. Türkiye devrimci hareketi eksikliklerimizle birlikte bunu başaracak deney ve pratiğe sahiptir. Sistem, yer küre ölçeğinde küresel faşizmi inşa etmektedir. Direniş, bir tercih olmanın ötesinde küresel, küresel faşizme karşı küresel boyutta gelişecektir. Yerküre ölçeğinde diğer ilerici devrimci hareketlerle organik bağlar oluşturulup, karşılıklı deney ve tecrübelerden yararlanmanın ve uluslararası dayanışmanın yolları aranmalıdır.
Sonuç olarak, dinin burjuva iktidarların bulundukları ülke inançlarını, dinlerini, dinsel eğilimi güçlü kitleleri iktidar ayağı ve desteği olarak kullanmaları ve küresel faşizme kitlesel destek olarak teçhiz edip örgütlemelerinin bireysel inançlara saygı ile ilişkisi yoktur. Din, emperyalist/Kapitalist burjuvazinin siyasal iktidarların kitleleri, onlara yalanların dik alası söylenerek, aldatılarak ve sınıf bilincinden yoksun olmaları kullanılarak, iktidarlarına siyasal yedekleme aracı olarak kullanılmaktadır. Faşizmin panzehri kitlelerin sınıf bilinciyle donatılması ve örgütlenmesidir. Tarihin politiği de pratiği de budur.