Pusu

Hikâyeyi, kendi babası anlatmıştı. Kadere bakındı, üç yıl önce de babasının hayranlığını kazanan bu kadının oğluyla evlenmiş, bir buçuk yaşında da bir kız çocuğu dünyaya getirmişti.

“Anne” dedi, “yüz ve alın yapısı, gözleri ne kadar da sana benziyor”.

“Elbette dedi, o benim bir parçam, tabi benzeyecek”. Çocuğu kucağına aldı, kucaklayıp öptü. Kaşına, gözüne, yüz yapısına baktı, hayretle kendiyle torunu arasındaki benzerliği gördü. “Torunuma yaşayabileceği bir dünya bırakamadım, hiç olmazsa iyi nine olacağım, ona bildiklerimi, dünümüzü anlatacağım. Her halde benden yana utanacağı bir leke taşımayacak”… Gelini, kaynanası hakkında kendi babasından olsun, kocasından olsun epeyce şey dinlemişti de şu “leke” meselesine bir anlam verememişti.

Kadınlı erkekli eski arkadaşlarıyla arada sırada da olsa bir araya gelirler, geçmişi yâd ederlerdi. Sürüp giderdi hayat hay-ı huy içinde.

Bir sabah apar topar gözaltına alındı, bir ifadesi varmış, gözaltına alınış gerekçesini sorduğunda  “ emniyette öğrenirsin” dediler.

Gözaltı haberini duyan eş dost aileyi yalnız bırakmadı, kimi emniyete koştu, kimi mahkeme kapısında beklemeye başladılar. Ertesi gün “denetimli serbestlik koşuluyla” serbest bırakılmıştı. Gözaltına alınış gerekçesi “saygın bir muhbir” vatandaşın ipe sapa gelmez ihbarıymış. Geçmiş olsuna gelen eş dost “ yorgunsundur, bu gün dinlen, yarın geliriz” diyerek ayrıldılar.

Ertesi gün eş dost gelecekti ve muhtemelen kalabalık olacaktı. Misafirleri karşılamanın izzet ikram hazırlığı sabahtan başladı, kekler, pastalar fırına sürüldü, çeşitli meyveler, kuru yemişler filan alındı. Birer ikişer ev misafirlerle dolmaya başladı, çaylar içildi, kekler, pastalar yenildi. Vakit epeyce geç olmuştu, ertesi gün işi gücü olanlar geçmiş olsun deyip iyi geceler dileyerek evlerine dağıldılar.

Gelenler içinde iki kadınla yakınlıkları bir başkaydı, arkadaşlıkları eskilere, genç kızlıklarına dayanmaktaydı. Sıkıyönetim komutanlığı emriyle göz atına alındıklarında “aynı örgütün militanları ve eylemcileri” suçlamasıyla yakalanıp gözaltına alınmışlar, ipe sapa gelmez bir yığın eylemle suçlanmışlar, faili meçhul dosyaların failleri olarak cezaevine gönderilmişlerdi. İdamla yargılanmışlar, suçlamalar havada kalmış beş yıl kadar içerde kalmışlardı. Aynı gün tahliye olup dışarı çıkmışlardı. Askeri cezaevinin nizamiye kapısının dışına çıktıklarında arkadaşı özgürlük şarkısı söylemeye başladığında “ tutuklanmış bir ülke özgürleştirilmeden bireylerinin özgür olabileceği hastalığı sana da mı bulaştı” diye sitem etmişti. Aileleri almaya gelmişti, kucaklaştılar, onca yıl yollarını gözleyen ailelerine kavuştular. Cezaevinin yoksunlukları, kısıtlılıkları tavsamış, normal yaşamlarına dönmüşlerdi. Birbirlerinden hiç ayrılmıyorlar, sabah, akşam günü birlikte geçiriyorlardı. Bir güz ikindisinde her gün gittikleri kafeye gitmişlerdi, tanıdıkları birkaç arkadaşları daha gelecekti. Bir çay söyleyip sohbete dalmışlardı. Başını caddeye çevirip sabit bir noktaya dikmişti gözlerini, arkadaşı kendini dinlemediğini epey sonra anlamış, fark edince de “ sen beni dinlemiyor musun, ne var orada, neye bakıyorsun” diye çıkışmıştı. Başını çevirmeden eliyle “sus” işareti yaptı, arkadaşı o tarafa başını çevirdiğinde dona kalmıştı. “işte oydu, o pislikti”. Oturduğu tabureden kalkıp, sanki sırtında yumurta küfesi taşıyor da yumurtalar kırılmasın diye ayağının ucuna basarak kafenin caddeyi gören köşesine gelip, pisliğin gittiği yeri gözlemeye başladı. Arkadaşı onun yasladığı omzunda nefes nefeseydi, kontrolünü kaybetmiş, pislik diye bağırmasını, arkadaşının ağzını kapatarak susturmuştu, pislik bağırtıyı duymamıştı.

Adını bilmiyorlardı, o günden beri arkadaşları arasında da adı pislikti. Sorgu merkezi denen işkence hanenin kıdemlisiydi. Diğer işkencecilere hükmeden sesinden tanıyorlardı. Muhtemelen işkence merkezinin yetkilisi, kıdemlisi birisiydi. İşkence altındakileri çırılçıplak soyup işkence etmekle meşhurdu. İşkenceden karga tulumba kollarından bacaklarından sürüklenerek getirilenlerin hücrelerinde de giyinmeleri yasaktı. Kurban kadın ya da erkek fark etmiyordu. Hücrelerinden çıkarılıp işkenceye götürülenler kadınlı erkekli birbirlerinin çıplaklığına öylesine alışmışlardı ki, erkekler özellikle işkenceye götürülüp getirilirken karşılaştıkları kız arkadaşlarının çıplak bedenine bakmamak için başlarını çevirdiklerinde gırtlağına yapışır, boynunu kırarcasına bakmaya zorlar, ardından bütün hücreleri ayağa kaldıran kahkahası duyulurdu. “Bu cop, sizlerden kaçının… mına, kaçının götüne girip çıktı lan, vatan hainleri”… Sanılırdı ki günlük dilde anasından öğrendiği yalnız bu cümleydi, hakkını yemeyelim, bir de bilinen türden güya hakaret ettiğine, küçük düşürüp onur kırdığına inandığı zavallı küfür cümleleri…”Sizi alacak bir erkek de olmayacak, kocasız kalacaksınız, kaltaklar, sizin kocanız benim elimdeki aha şu cop”… Cezaevi sohbetlerinde işkenceden söz açılınca birçok kadın içine kapanmış, bunalıma düşmüş, ağır travmalar yaşamıştı. Pisliğin pisliği bununla da sınırlı değildi, işkencede öldürdüklerinin “ intihar ettiğine”, gözaltında kaçarken “ dur ihtarına uymadığı” gerekçesiyle çıkan çatışmada “etkisiz hale getirildiğine” ya da hücrede ayakkabı bağıyla “kendini astığına” ilişkin son derece inandırıcı (!)  açıklamalarıydı… Kaç kurbanı vardı, cellatların kurbanlarını sayma adeti var mıydı acaba…

İşte o pislik şimdi, yıllar sonra ana caddeden salına salına bir yere gidiyordu, bir yere, bir yere, bir yere ama nereye?

Salaş kafe mekânlarıydı artık. Sabahtan akşama oradaydılar… Bir görünüp kaybolmuştu, günlerce ortalıkta görünmedi… Eceliyle ölmesindi, bir arabanın altında kalıp beyni bedeni parçalanmasındı, hele hele yatağında ölmesindi…

O gün yine ikindiüstü caddenin öte başında göründü, bulundukları yana doğru geliyordu… İri yarı bedeninde ceketi çocuk ceketi gibi kasıyor, rugan ayakkabıları ayak bileklerine kadar çekilmiş pantolonunun altında başka bir ayağa ait gibi görünüyordu… Arkadaşına burada kendisini beklemesini, kıpırdamamasını istedi. İtiraz yoktu, ne diyorsa arkadaşı onu yapmalıydı. Sağına soluna bakarak girdiği bir diskoteğe kadar takip etti, çapraz bir köşede ıvır zıvır satan büfeyi siper edip bir hayli gözledi, dışarı çıkmasını bekledi… Çıkmıyordu, iki saat olmuştu… Dönüp arkadaşının yanına geldi, olanı biteni anlattı… O diskoteğe nasıl girilirdi, nihayetinde diskotekti, bir sürü zilgirin zibidinin mekân tuttuğu yer…

Aynı davadan yargılanmış, güvendikleri bir arkadaşlarından, diskoteğin açılış saatini, girişin ücretli olup olmadığını öğrenmelerini istedi. Pislikten hiç söz etmedi. Nihayet arkadaşının da pisliğe diş bilediğini biliyordu, bu avı arkadaşı da olsa kaptırmak istemiyordu. Arkadaşı gerekli bilgileri verdiğinde takılmadan da edemedi, “Ne o ya, artık randevuları diskoteklerde mi veriyorsun?.”. Hayatın tadını çıkarıyoruz, sana da tavsiye ederiz dediler, gülüştüler.

Şehrin en meşhur diskosuydu. O akşam iki dirhem bir çekirdek giyinip, süslenip püslenip diskonun yolunu tuttular. Kalabalık, çok kalabalıktı. Müzik insanın kulağını sağır edercesine yeri göğe katıyordu. Dans edenler, oynayanlar, içenler, öpüşenler… Alkol alışkanlıkları yoktu, içmezlerdi, ellerine birer bira alıp, şerefe tokuşturuyorlar, gözaltından pisliği arıyorlardı… Geç vakit çıkışta bira şişelerini çöpe atıyorlardı… İşte oydu, ortalıkta kabadayı kabadayı dolaşıyor, kimi kızlara yamuluyor, kimi erkeklere abilik taslıyordu… Erkendi henüz tanışmak için… Epey mesai yapmaları gerekiyordu… Onun dikkatini çekmek için yanlarından geçiyorlar, aygın baygın bakış numaralarıyla pisliğe kanal açıyorlardı.

Bu halleriyle pisliğin kendilerini tanıyabileceği endişesine kapıldı. “Haklısın dedi arkadaşı, bir çözüm… Peruktu, şöyle kendilerini Aşüfte gösterecek bir peruk… Evden çıkarlarken pejmürde kıyafetlerini çantalarına tıkıştırıp kafeye geliyorlar, kafede üst başlarını değiştirip, peruğu kafalarına geçirir geçirmez ver elini disko… Böyle iyiydi, anneleri görse bu kılıkla kendilerini tanıyamazdı…

Rahat kadın tavırlarıyla içeri girip, ellerine biralarını aldılar… Kararlaştırdıkları gibi… Onun dikkatini çekeceklerdi, onun göreceği şekilde birbirlerine pisliği gösterip, biraz da kırıtacaklardı… Ok hedefini bulmuştu… “Yakışıklım” dedi, pislik sırıttı… Burası bir arkadaşınındı ve o buranın güvenlik sorumlusuydu… Buraya sık sık gelirler miydi, adları neydi, nerede oturuyorlardı… Bütün soruları anında cevap buluyordu, bir şirkette muhasebe elemanları olarak çalışıp, akşamları da eğleniyorlardı…

-Yarın yemek yiyelim mi, biraz da kafayı biliriz, vaktiniz var mı?

-Bilmem ki, ne desek acaba?.

-Hadi ama kırmayın beni, kaç kadından teklif aldım ama siz başkasınız. İsterseniz bir arkadaşımı daha getiririm.

-Peki, seni kırmayalım, ama bir sadece yarın akşam… İlk tanışmamızda arkadaşınızı getirmeniz uygun olmaz. Belki anlaşamayız, anlaşabilirsek ileriki bir günde neden olmasın…

-Tamam, söz.

Bu restoran uygundu. Kalabalık değildi. Geç vakit bir masa müşteri ya oluyor, ya olmuyordu.

Biraz geç vakit olursa iyi olurdu. Şirketteki işleri geç vakte kadar devam ediyordu, ne de olsa muhasebeciydiler. Restorandan içeri girdiklerinde gerçekten bomboştu. Pislik loş bir köşede yer alan masada tek başınaydı… Gülümseyerek merhabalaştılar. Karşısındaki sandalyeye oturdu… Pislik, “siz şöyle gelseydiniz diyerek yanındaki boş sandalyeyi gösterdi.

“Tabi dedi, hemen.

-Şampanya…

-Teşekkür ederim, bu gün başım çok ağrıyor, hem evde içtiğimi bilmiyorlar, arkadaşım içebilir ama…

Kadehleri ardı ardına yuvarlıyordu. O pisliği lafa tutuyor, arkadaşı kadehi yandaki saksının dibine boşatıyordu. Pislik elini omzuna attı, göğsüne çekti…

“Pislik” dedi, irkilip geri çekilmeye fırsat vermeden kolunun üstüne örttüğü şalın altından kalbine namluyu dayadı.

Arkadaşıyla göz göze geldiler. “ Sırası değildi”…

“Görüyorsun ya pislik ” dedi, “ Dünya sandığın kadar büyük değilmiş, bir gün, ama mutlaka bir gün bu hesap senden sorulacak, biz değilsek bile arkadaşlarımız, bizden sonra gelen kuşaklar”…

Aradan otuz yıl geçmişti. Kucağında torununu severken, gelini iki eski arkadaşın sohbetini huşu içinde dinliyordu. “Yaa kızım” dedi, arkadaşı, “ kaynanan pisliğin göğsüne namluyu dayayınca nasıl da cıvık bok gibi sandalyenin üzerineyığılıp kaldığını görmeye değerdi”  dedi.

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.