Ulusal Kapitalizmden Küresel Kapitalizme

Ulusal Kapitalizmden Küresel Kapitalizme

Bölüm-1

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

Marksistlerin ilk elden -Marks ve Engelsin teorik düzeyde, Lenin’in teorik ve pratik düzeyde-  iktisadi yapısından sosyal ve kültürel, felsefi ve ahlaki yapısına uzanan oldukça geniş bir yelpazede kapitalizmin ipliğini pazara çıkaran kapsamlı çalışmaları burjuva dünyasında paniğe neden oldu. Erken Marksizm döneminde Marksist ekonomi politiğe Kautsky ve Bernstein eliyle “cepheden saldırmayı” yeğleyen burjuva ideologları, saldırılarının Marksizm’i doğrulamaktan başka işe yaramadığını anlamalarıyla içine düştükleri çaresizliği  “ kaleyi içten fethetme” kurnazlığını keşfederek “Marksizm’i çürütme” gayretkeşliği ile Marksizm’e saldırı görevini kalenin içine yerleştirdikleri Marksist görünümlü kapitalizmin sadık ideologlarına bıraktılar. Yaklaşık iki yüzyıldır “Marksist görünümlü”  burjuva ideologlar eliyle sistematik olarak sürdürülen bu saldırıların başarısız olduklarını söylemek olası değildir. İdeolojik yetersizliğinin açıklarından sızmayı başaran burjuva ideologları dünden bu güne saldırılarını sistematik olarak sürdürmektedirler ve “kutsal kapitalizmi” korumak onların görevidir. Burada tartışılacak konu tam da bu “ içten saldırıların”  işçi sınıfı hareketi içinde uç veren tahribatın nedenleri üzerinde düşünmek ve tarihsel misyonunu dolduran kapitalizmin neden hala ayakta durabildiği üzerinde tartışmaktır.

Yazının amacı kapsamlı iktisadi ve istatiski verileri alt alta sıralamak değildir, bunu ilgi alanı bu konu olan namuslu iktisatçılara bırakacağız. Konunun bizi ilgilendiren yanı kapitalizmin gelmiş olduğu düzey ve işleyiş biçimiyle toplumsal pratiğe yansıyan yönüdür. Konunun sıkıcı teorik yanlarına girmeden önce kapitalizmin içinde bulunduğu durumun kitlelerin yaşam pratiğine yansımasını harmanlayarak ifade etmeye çalışalım. 2008 yılında kapitalizmin ekonomik krizi olarak başlayan ve halen aşılamayan, derinleşerek devam eden olgu ekonomik boyuttan siyasal/politik boyuta sıçrayarak toplumsal krize dönüşmüştür. 2008 yılını takip eden 7-8 yıl içinde ise Dünyanın farklı bölgelerinde iç savaş ve nükleer güçler arasında gerginlik yaratarak küresel kapitalizmin varlığının bütün alanlarını tehdit eden krize dönüşmüştür. Krizden çıkış amaçlı 2008 yılı başları itibariyle sistemi çalışır durumda tutmak için  karşılıksız  trilyonlarca dolar piyasaya sürülmesine rağmen krizi bertaraf etmek şöyle dursun, kriz derinleşerek devam ederken krizin bedeli ağırlaştırılmış vergiler ve kemer sıkma politiklarıyla çalışan kesimlere ödettirilmeye çalışılmaktadır. Kemer sıkmayı reddeden kitleler yeryüzünün farklı ülkelerinde adeta kamplara bölünmüş, bir kısmı küresel kapitalizmin alternatif Türkiye, ABD, Macaristan, Polonya, Rusya ve Muhtemelen 2017 Baharı itibariyle pek uzak gözükmeyen Almanya, Avusturya ve Fransa v.b gibi ırkçı -sağcı ve dinsel referanslı iktidarlarına kitlesel taban oluştururken, bir kısmı Yunanistan (Syriza), İspanya  (Podemos) , Gutemela, Venezüella, Brezilya gibi Latin Amerika ülkelerinde “antikapitalizm” söylemiyle politik/siyasi bir güç haline gelen “sol” kitle partilerinin kitlesel tabanını oluşturmuştur. Bu durum kapitalizmin alışılagelmiş meşruiyeti içinde yönetme görevi verdiği klasik  “muhafazakar-demokrat” burjuva partilerine kitlesel tabanlarını kaybettirmiştir.  Birinci grupta toplanan ırkçı ve dinci sağcı partiler, iktidar oldukları ülkelerde küresel burjuvazinin bütün desteğine karşın bir türlü siyasal istikrarı sağlayamazken, ikinci grupta toplanan, sol kitlelerin desteği ile iktidara gelen anti kapitalist söylemli partilerin iktidar olduğu ülkeler açıkça küresel kapitalizmin kurumlarınca ağır biçimde cezalandırılarak “sollaşma” sürecine giren kitleler dolaylı, dolaysız yollarla tehdit edilmiştir.

Yunanistan’da kemer sıkmaya karşı çıkan Syriza hükümeti küresel sermayenin temsilcisi ve yeryüzünün  %90 gelirini gasp eden %1 i temsil eden küresel güç odakları tarafından boğazlanmıştır. Görevi Avrupa Bankalarının istikrarını desteklemek olan Avrupa Merkez Bankası Syrizanın iktidara gelmesi ile Yunanistan ekonomisini felç edecek boyutta Avroyu Yunanistan’dan çıkararak  Syriza hükümetini iflas ile boyun eğme arasında tercih yapma zorunda bırakarak adeta “ küresel kapitalizmin alternatifsiz olduğu” mesajını vermiştir. Küresel Kapitalizmin Almanya şube temsilcisi Merkel’in, Syriza hükümetine borçlarını ödemek için “ülkenizi satın” tavsiyesi hala belleklerdedir ve bir halka “ülkenizi satın” küstahlık ve saldırganlığı kapitalizmin meşrebine de uygundur.  Yani, kapitalizmden uzaklaşırsanız ülkenizi sattırırız… Burjuvazinin “vatanseverlik” çığlıklarının ana tercümesi de budur. Küresel Kapitalizm için ülke, sömürüsün sürdürdüğü coğrafyadan başka bir şey olmamıştır, vatanseverliği ise şirket hisselerinin doygunluğu ve dolgunluğu ile doğru orantılıdır.

Kapitalizmin doğuşundan itibaren rahminde beslediği, küresel dönemle birlikte doğurup ortaya fırlattığı ahlakı ve dayattığı ahlak anlayışı ise çürümüşlüğünün açık göstergesidir. Kapitalizmin ahlakında dayanışma, dostluk, el ele vererek birlikte üretip ihtiyaca göre ve insanca paylaşmak gibi insani erdemler aramak saflıktır. Kapitalizmin insanı fırsatçıdır, acımasız rekabetin içinde birbirlerini tepeleyen, altta kalanın canının çıkmasının mubah sayan, çalışmadan, üretmeden kazanan uyanık bireylerdir. Hiçbir insani değer yargısına sahip olmayan, efendisinin kulu olmayı ayrıcalık sayan kişilik fukarası yaratıklardır ve toplumun bu türlerinin çoğalması için adeta kuluçka makinesi gibi çalışan yoz kültür kurumları toplumu örümcek ağı gibi sarmıştır. Muteber insan türü silik, kişiliksiz, boyun eğen, kendi çıkarı için alemi ateşe vermeye teşne hastalıklı tiplerdir. Yarattığı insan türü kendi meşrebine uygundur, geleceğini uzatması ancak bu tür yaratıkların üretilmesiyle mümkün olacaktır. Toplumu etkileme alanları olan Politika ve siyaset sahneleri, eğitim ve kültür alanları, yazılı ve görsel medyada bu türlerin etkili ve etkin kılınmasının nedeninin burada aranması yanıltıcı olmayacaktır. Bu olgu aşağı yukarı sistemin istekli yamalarının dışında herkesin kabulünde olduğu halde “ne yapmalı” sorusuna verilen yanıt aynı ölçüde açık ve berrak değildir. Özellikle aydın/demokrat görünümlü kesimin, hala sistemin bir yerlerinden düzeltileceğine, vahşetin ehlileştirileceğine ilişkin “imanlarından” kuşkuları yoktur ve sınıf bilincinin köreltilmesine yönelik bu tutum da genellikle bu kesimlerden gelmektedir. Kapitalizmin yaklaşık üç yüz yıldır çevreye yaydığı kokudan duyulan rahatsızlığa kem küm edenler,  bütün canlılar için açık ve yakın bir yaşamsal tehdit oluşturduğuna, yangının bacayı sardığını görmezden gelenler sanki bütün bunların sorumlusu üç yüz yıldır dünyayı işçi sınıfı iktidarları yönetiyorlarmış da bütün bu açmazlar, bütün bu vahşet işçi sınıfının iktidarının sonucuymuş gibi nefret oklarını Marksizm’e ve devrimcilere yöneltirler.   Kestirmeden söyleyelim: Kapitalizm kendisi için sözüm ona “Marksistlerini” de yetiştirmiştir ve bunların görevi işçi sınıfı ideolojisinin iğdiş edilmesidir. Hedef kitleleri ise sola yakınlık duyan ancak sosyalizmin sınıfsal özünü kavrama ideolojik yetkinlik ve yeterliğine sahip olmayan kitlelere amaçlı ve sistemli sosyalizm düşmanlıklarını “sol” söylemlerle yutturmalarıdır. Uluslararası üne sahip sözüm ona bu Marksistlere göre kapitalizmin ancak bir işçi sınıfı  bir devrimiyle yıkılabileceğine ilişkin devrimci pratik iflas etmiştir. O halde, “ evet, kapitalizm kötüdür ama yaşamını sonlandırması için evrimleşmesini beklemek gerekir”.  Sol kültürün kıyısından köşesinden geçmiş birisi için yeniymiş gibi pazarlanan bu görüşün mucitleri aslında daha Marks/Engels döneminde Marksizme saldırıyı meslek edinmiş Kautsky ve Bernstein gibi kapitalizmin görevlendirilmiş kalemşorlarıdır. Küresel kapitalizmin bu günkü durumuna ilişkin çözümlemelerinde kendilerini gizleme çabaları sonuç vermemekte ve yakayı ele vermektedirler. Bunların en meşhurlarından Paul Mason Sovyet devriminin sonuçlarının fiilen dağılması fırsatına sarılarak kapitalizmin içinde bulunduğu duruma ilişkin incilerini sıralamaktadır. Paul Mason’a göre “Kapitalizm tarihi boyunca krizler yaşamıştır ancak her defasında bu krizlerden güçlenerek çıkmıştır. Bu kapitalizmin doğasında vardır ve onun bir devrimle yıkılması Sovyet devrimcilerinin yanılgısını tekrarlamak olacaktır.” Paul Mason bunları söylerken yalnız değildir.  Kendisinden yüz elli yıl önce yaşamış olan Kautskye utangaç atıfta bulunurken, Katskynin takipçisi Kontradyevin “ uzun dalgalar” teoremine sarılarak adeta kapitalizme biraz daha ömür biçmek, “ yahu adam zaten hasta, post kapitalist döneme girmiştir, ömrünü tamamlaması için biraz daha zaman tanıyın” ricasında bulunmaktadır. Adeta devrimcileri de üstü kapalı tehdit etmekten geri durmamakta ve “devrim yapsanız bile kapitalizmi ortadan kaldıramazsınız”…

Post Kapitalist Paul Masonu bilmeyiz ama bize göre koruyucu kanatları altına aldığı küresel kapitalizm biraz daha yaşarsa ateşe verdiği yer kürede diğer bütün canlılarla birlikte bu yangından kendisini bile kurtaramayacağından eminiz. “Kapitalizmin ıslahçılarının” saptırmalarına devam edeceğiz.

Bölüm-2

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

Kapitalizmin, tekelleşmenin de ötesine geçerek küresel nitelik kazandığı 21. Yüzyılın ilk çeyreğinde, kapitalizmi “ temize çıkarmakla” görevlendirilmiş liberal hödüklerin çırpınışlarıyla devam edeceğiz ama kapitalizmin görüntüsünün fotoğrafının görüş alanımıza getirilmesi gerekmektedir.

“Kapitalistler kötü olduğu için kapitalizm de kötüdür” gibi içsel bir hastalığa dışsal bahaneler aramak” ve bu cümleden olarak “kötü kapitalistlerin yerine iyi kapitalistlerin gelmesiyle kapitalizmin sorunsuz ve sonsuza kadar genel geçerliğini ispatlama kurnazlığına soyunan liberalizm heveslilerinin kısaca sergileyeceğimiz “kapitalizmin fotoğrafı” karşısında başlarını öte çevireceklerine eminiz: Kapitalizm bir sistem olarak bireylerin, devletlerin kontrolü dışında çalışır. Sistem içinde yer alan bireyler de devletler de kapitalizmin işleyiş araçlarıdır. Kapitalizm, Sırf bir ekonomik yapı, sistematik kanunlar, kurallar bütünü de değildir. Sistemin piramidinin tepesinde oturan ve piramidin bütününü kontrol eden, devinimini ve hareket tarzını, politika ve siyasasını, kültürünü ve demografik yapısını belirleyen özel mülkiyet ve piyasadır/pazardır. Yani kişilerin niyetlerinden, kapitalistlerin “ iyi patron-kötü patron” nitelemelerinden bağımsız işleyişe sahiptir. Örneğin kapitalistler “ iyi patronlar” olsaydı kapitalizm bugün sonunu hazırlamış olmayacak, can çekişir durumda olmayacak mıydı?. JP Morgan Bankası iyi patron olsaydı “ Neo liberalizmin-yani küresel kapitalizmin- varlığını sürdürmesi için “ Demokrasinin zayıflamışı gerekir” demeyecekler miydi?.  Ya da ölüm döşeğindeki kapitalizme ağıt yakan milyarder finansçı Tidjane Thiam iyi niyetli bir kapitalist olsaydı “ işçi hakları ve insanca ücretler kapitalizmin dirilişine engel olmaktadır ve defedilmelidir” demeyecek miydi?. Hani, söyleyene değil, söyletene bakın derler, söyleyen milyarder finansçıdır ama söyleten kapitalizmdir.  Yunanistan, Portekiz ve ispanyanın uzun süreli faşizme karşı direniş geleneğinden duydukları rahatsızlığa atfen “ bu ülkeler  kapitalizm için uygun ortama sahip değiller”, diyerek faşizme karşı mücadelenin antikapitalist mücadele için oluşturduğu birikimden rahatsızlık duymayacaklar mıydı?. Ya da sınıf mücadelesinin yükseliş gösterdiği bir zaman diliminde Cenevre sözleşmesi koşulları geçerliğini koruyacak, Robokoplar en barışçı protestolarda bile savunma hattı haline getirilmeyecek, her yere yayılmış gözetleme, sızma ve bilgi kirliliği ile birlikte elektro şok cihazlar, göz yaşartıcı gaz bombaları, devletin resmi kuvvetlerinin olağan kullanımları haline gelmeyecek miydi? Yukarıda özet olarak alınan alıntıların gerçeğini kapitalizmi savunmakla görevli liberaller bilmez mi, bilir elbette hem de dahasını bilirler de elde ettikleri kapitalizmin sözcülük görevini yerine getirmeleri için vicdanlarını kazımaları gerekir. Büyük yalanları gerçek diye yutturma hüneri yalnızca profesyonel riyakarların işidir. Onlar da işlerini yapıyorlar.

Oysa, şirketler, devletler, piyasa/Pazar kapitalizmin karmaşık bütünlüğünü oluşturur. Kapitalistler bu sistemin yönetim organlarıdır, sistemi onun ruhuna uygun yönetmekle görevlendirilmiş memurlardır. Kapitalizmin sözcüleri, ister kapitalistler ister her soydan her boydan destekçileri kapitalizmi ayakta tutmak için birlikte saf tutmuşlardır ve ilkeleri: Yüksek finans, düşük ücretler, ( siz bunu aşırı sömürü diye okuyun)  gizlilik ve militarizmdir. Birçok unsuruyla saymakla tükenmeyen baskı ve zorbalığı üreten, buna ihtiyaç duyan sistemin içinde bulunduğu durum, gelmiş olduğu seviyedir. Kapitalizm bulunmuş olduğu düzey itibariyle öncesi dönemine ilişkin yaratmış olduğu bütün demokratik değerleri tüketerek gericileşmiş, varlığını sürdürmek için faşizme yönelmekten başka çaresi kalmamıştır. Ancak, birçok ülkede sıradan halk arasında kapitalizmin parlak cilasının dökülmeye başladığı ve popülaritesini yitirdiği kabul gören bir doğrudur. Geniş kitleler artık raydan çıkan kapitalizmin sıralı vagonları değildir ve lokomotif vagonları olağan rayında ilerletemiyor. O halde, sistemin ait olduğu yere gönderilmesi için eksiğimiz, kavrayamadığımız, çözüm üretemediğimiz sorun nedir?. Sistemin meşruiyetini sorgulayan yığınların, sollaşma sürecine girmemelerinin, sistemin sigortası sağ siyasal oluşumlara meyletmesinin bir açıklaması olmalıdır.  Sorun, en geniş anlamıyla kapitalizmin işleyişini, bu işleyişe uygun mücadele araç ve gereçlerini seçemeyişimizdir.

Öncelikle sorunumuz sistemin kendisi durağan değil, değişkendir ve bir organizmanın işleyiş özelliğine sahip olduğu gerçeğinin kavranmasıdır. Her ekonomik/siyasal sistem gibi kapitalizmin de bir yaşam çizgisi, döngüsü, gelişimi ve bir sonu vardır.  Kapitalizm, aynı zamanda öğrenen bir organizmadır. Değişen koşullara uyum sağlamada yaratıcıdır ve tehlikeye karşı başkalaşım ve dönüşüm geçirir.   İşleyişinin bir önceki döneminde tanık olunmayan yeni işleyiş biçimleri ve yapılar oluşturur. Kişilerin niyetlerinden bağımsız olarak ortaya çıkan, işleyen, tarihsel miadını doldurunca yok olan her sistem gibi kapitalizm de bir sistem olarak bu tanımlamaya uygundur. Doğru bir yaklaşım eşyayı içinde bulunduğu duruma uygun verileriyle tanımlamak ve analiz etmektir. Kapitalizmi, dünün koşullarında ve bu koşullarda mevcut işleyişi, ilişki ve çelişkileriyle alıp, dün ortada olmayan ve ancak bugün ortaya çıkan değişiklikleri, örüntü ve yapıları görmezden gelerek, dondurulmuş ve değişmez bir varlık olarak tanımlamak, onunla mücadele etmek isteyenlerin tavrı olamaz. Soruna yaklaşım biçimi sorunun çözümüne ilişkin uygun araç ve gereçlerin belirlenmesini de beraberinde getirir.

Sorunun kaynağının ne olduğundan habersiz ancak samimiyetinden de kuşku duymadığımız çevrelerin tarafımıza yönelttiği eleştiri şudur: “Yazılarınızı takip ediyorum, durmadan kapitalizm üzerine yazıyorsun, bir siyasi partinin yöneticileri tutuklandı, bunun üzerine bir şeyler yazmadın”… Tam da ifade etmek istediğimiz budur. Sistemin değerleriyle sisteme muhalefet ettiğinizi sanırsınız, ancak kapitalizm birikim ve sahip olduğu deneyimle sizin “muhalifliğinizi” kendi bilançosuna kar olarak geçer ve size gülümseyerek teşekkür eder. Ne zamana kadar?. Muhalifliğinizin karşılığını istemeye başladığınız da tokadı yersiniz ve yakınmaya başlarsınız. Oysa bizim “ durmadan” kapitalizmi yazmamızdaki murat da sistemin sinsi ayak oyunlarına alet olunmaması konusunda uyarılardır  ve kapitalizmi hedeflemeyen muhalifliğin er geç manipüle edileceğidir. Sorunu sınıfsal bazın ötesinde etnik ya da inançsal bazda görmek, ele almak, yukarıda değindiğimiz gibi demokratik olma özelliğini yitiren, gericileşen, bu gün için varlığını sürdürmede faşizmden başka çıkar yolu kalmayan kapitalizmi kutsamak ve ona meşruiyet tanımak olacaktır. Tarafımıza bu eleştiriyle yaklaşan arkadaşın, siyasal İslamcı iktidarın sosyal yaşam alanlarına müdahale edilen kitlelerin yaşam alanlarını savunmak için sokağa çıktığı “Gezi” eylemlerini “AKP hükümetine karşı darbe” olarak algılayan mantıkla aynı yöne düştüğünü anlaması gerekir. Neyse ki kendi kitlesel tabanlarının bile bu çağrıya kulak asmadığını gören bu anlayışın sahipleri anlayışlarındaki sakatlığı çabuk gördüler. Aynı şekilde bu anlayışın tarafları “Arap Baharına” övgüler düzdüğü günlerde biz “Arap baharı değil, Arap zemherisi” derken de bizi “Demokrat olmamakla” itham edeceklerdi. Evet, anlaşılan anlamda demokrat değiliz ve demokratlık anlayışımız emperyalizme, küresel kapitalizme, faşizme, gericiliğe, şovenizme, militarizme  karşı olmayı gerektirir ve bunların birini dışında tutan anlayışın demokratlığının da kıymeti harbiyesinin olmadığına inanıyoruz.

Bölüm-3

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

  1. Yüzyılda yaşamış bir gezginin nostaljik notlarını okusaydık galiba şöyle yazmış olacaktı:  “Dış görünüşü görkemli derebeyi şatolarının içinde keder ve hüzün vardı, uçsuz bucaksız imparatorluklar kaynayan kazan, imparatorlar sinirli ve gergin, şato malikleri geleceklerinden umutsuz, derebeyleri bütün ihtişamlı görünümlerine karşın tedirgin ve ürkekti”.

Ekonomik yaşama ticaret yollarını tutarak başlayan, önceleri “ zararsız tüccarlar” olarak görülen, bütün sınıfsal inşasını “ para üzerine” kuran, yaşadığı dönemin yaşam tarzına, maddi ve moral değerlerine uygun olmayan bir sınıf çıkıyor tarih sahnesine. Burjuvazi… İmparatorlukları maddi olarak ablukaya alıyor, ticaret alanları, parasal hacimleri genişleyip büyüyor ve fetihçi imparatorluklar, savaş harcamalarının içini boşalttığı hazinelerini bu “ zararsız tüccarlardan” aldıkları borçlarla ayakta tutmaya çalışıyorlar. Toplum para ile tanışıyor, maddi yaşam feodalizmin değişim aracı   “takas” a dayalı ekonomik yapısının yerine paraya dayalı ticaret üzerine inşa ediliyor. Hiç zorlanmadan ve hiçbir siyasi müdahale olmadan… İmparatorluklara borç verecek kadar güçlenen bu sınıf kendi değerlerini örerek feodal imparatorluklarda siyasi ve politik bir güçtür artık ve sıra ekonomideki gücünü siyasi iktidara taşımaya gelmiştir. Güçlü Feodal imparatorlukların iktidarını parçalayarak zayıf imparatorlukların çok uluslu yapısından Ulus devletler devşirerek, yıkarak, ıslah ederek “ulus kimliğini” ön plana çıkarıp ortak değerler olarak kabulünü sağlayarak, ekonomik olarak pazarının, siyasi olarak iktidar alanının sınırlarını çiziyordu.  Burjuvazi ancak ulusal sınırlarla çevrilmiş bir ülkede iktidar olabilirdi. Burjuvazi egemen bir iktidar için altın anahtarı bulmuştu. Ülke ve Ulus… Bunun için “Ebedi ve ezeli olan, dokunulmaz ve ortak kabul etmez”,  ilahi güçleri elinde toplayan imparatorların, kralların, derebeylerin, sultanların imparatorluklarını parçalayarak varlığının temeli olan “ulusun ülkesini” yaratabilirdi. Feodal iktidarları şaşkınlığa uğratan bu istek elbette feodallerden karşılığını bulacaktı ve burjuvazinin bu   “haddini bilmez”  isteğine gerekli cevabı verecekti. Oysa kale çoktan içten fethedilmişti ve görkemli feodal iktidarların kumdan bir kale gibi dağılması için sert bir rüzgârın esmesi yeterliydi. Yani, şatoların dış görkemli dış görünüşlerinin içindeki huzursuzlukların haklı bir sebebi vardı ve kralların iktidarı “ zararsız tüccarların” eline geçiyordu, malikâneler çöküyor, şövalyeler işsiz kalıyor, derebeyleri kumar masasından “müflis” olarak kalkıyordu. Çürük bir kurt gibi feodalizmin görkemli gövdesini kemirerek gelişen bu sınıf nihayetinde bu görkemli ağacı kökünden devirip kereste deposunda yakacak olarak atacaktı. Ne bin yılların feodal iktidarlarını çöp sepetine atan burjuvazi çok yetenekliydi, ne de içine giren bir çürük kurdun kemirmesiyle alaşağı olan feodal iktidarlar çok acizdi… Tarihin yönü buydu ve hiçbir sınıfın iktidarı ezeli ve ebedi değildi, toplumsal ve tarihsel varoluş koşullarını yitiren, miadını tamamlayan sınıflar iktidarlarını kendi içinden doğan ve kendisinden farklı, başka özelliklere sahip sınıflara bırakmak zorundaydı ve olan da buydu . Nihayet burjuva iktidarları bekleyen kaçınılmaz son da aynıydı ve kapitalizm kendi yarattığı baldırı çıplaklara, işçi sınıfına iktidarı bırakmak zorunda kalacaktı. Avrupa’da “Ulusal kimlikli sert rüzgârlar” esmeye başladı ve burjuva efendiler feodal beylerin yıkık imparatorlukların üzerine “Ulus devletlerini” kondurdular. Feodalizmin toprağa bağlı  “ekonomisi” yerini, makinelere bağlı manifaktür /atölye ve giderek büyük ölçekli fabrika üretimine bırakırken, feodalizmin gevşek, dağınık siyasi iktidar yapısı da yerini merkezileşmiş, denetleme yeteneğine sahip burjuva iktidarlara bırakıyordu. Burjuvazi iktidara gelirken kitlesel desteğine muhtaç olduğu halka özgürlük vaat ediyor, köleliğin kaldırılacağını, angaryanın son bulacağını müjdeliyordu. Pazarlarda insanlar köle olarak satılmayacaktı, yalnızca serbestçe oluşturulan pazarlarda ücret karşılığı emeklerini satacaklardı. Dediğinin önemli bir kısmını yaptı da. Kölelik yasaklandı, iktidarların seçimlerle değişmesi, oy kullanma hakkının herkese tanınması, seçme ve seçilme hakkının tanınması gibi toplumsal yaşam genel ve soyut yasalarla güvenceye alındı. Ekonomik alanda, üretimde farklı kapitalist gruplar arasında kıyasıya süren serbest rekabetin karşılığı düşünce alanında liberalizmdi. Ekonomik alanda burjuvazinin kendi değirmenine su taşıyan “ bırakınız yapsınlar” cömertliği politik/siyasi alanda pek karşılığını bulmadı. Bu ekonomik ve politik alanda kıyasıya rekabet burjuva iktidarların meşruiyetinin toplumda genel kabul görmesine hizmet ediyorsa meşru idi, ancak kapitalizme ve burjuva iktidarlara dil uzatmak, sömürüyü gündem yapmak, çalışma koşullarının ağırlığından, ücretlerin düşüklüğünden söz etmek idare edilebilir, hoş görülebilirdi de, bu memnuniyetsizlikleri ete kemiğe büründürmek, örgütlenmek, çalışanların sendikalaşarak işveren karşısında maddi bir güç oluşturmasına yönelik faaliyetler bu hoş görü kapsamının dışında kalıyordu ve burjuvazi açısından  “ o kadar da uzun boylu değildi”. Hele maazallah çalışanların ve üretenlerin üretimden gelen güçlerini kullanarak iktidara talip olmaları burjuvazi için uyanıkken korkunç bir kâbus görmek gibi bir şeydi… Laf etmek serbestti, çünkü liberal düşünce esastı, Kapitalizme karşı ekonomik/politik, siyasi faaliyetlere hoş görüyle bakılamazdı, çünkü konulan sınırlar aşılmış olurdu. Bu gün bile hak etmediği bir isimle anılmak istenen liberalizm, dün de gerçekten özgürlükçü değildi, feodalizme ve değerlerine ateş püskürür, burjuvazinin feodalizm karşısındaki “ilericiliğinin” yanında yer alır, burjuva iktidarlara ve kapitalist sömürüye karşı cephe alan devrimcilerin “katledilmelerinin vacip olduğuna” ilişkin fetva verirler.  Liberallerde bir samimiyet aranacaksa, samimiyetlerinin sınırı budur. Doğaldır, liberalizmi doğuran burjuvazidir ve liberaller de burjuvazinin ekmeği ile var olmuşlardır ve varlıklarının yolu kapitalizmin kılıcını kuşanmaktır. Riyakâr, sinsi, Korkak ve ikiyüzlüdürler, çünkü mensubu bulundukları sınıfın özelliğini taşırlar. Kapitalizmin, ekonomideki serbest rekabeti ve yönetimdeki “liberal” genişliği ile iktidarının ezeli ve ebedi olduğuna dair gördüğü mest edici düş uzun sürmedi. İçinden çıktığı feodalizme kafa tutan ve onu alt eden burjuvazi, şimdi içinden çıkan ve iktidarına kafa tutan işçi sınıfının cepheden, çok yönlü saldırılarıyla karşı karşıyaydı. Sınıfsız, eşit, ayrıcalıksız bir toplum yaratmanın mümkün olduğuna dair sanat, felsefe, edebiyat, kültür, ahlak alanlarında bu “ başka bir dünyanın” rüzgârları esmeye başlamıştı. Henüz genç sınıf olarak iktidar koltuğuna oturur oturmaz Babeuf adlı bir devrimcinin saldırısına uğramıştı ama Babeuf, Burjuvazinin ilan ettiği adalete uygun olarak derisi yüzülerek bertaraf edilmişti..  Belki sınıfların meydan savaşının simgesiydi Babeuf’la Burjuvazi. Burjuvazi bu savaşın galibiydi ama bu burada bitmezdi.  Kapitalizm, “ toplu cinayetler işlemeye teşne, mafyatik bir yapı ” olduğuna ilişkin hazırlanan sınıfsal iddianame ile  ilk kez ciddi yargıçların karşısına çıkıyor, günahları ve sevapları ayrı ayrı istif ediliyor ve mahkum oluyordu. Kapitalizmin mahkûmiyetine karar veren Marks ve Engels isimli yargıçların kararını Paris işçileri Paris Komünüyle infaz edecekti. İşçi sınıfının komün deneyimi sınıf mücadelesinin gerçek alfabesiydi ve geleceğe ilişkin derslerle doluydu.  Elbette bu kadar genç, bu kadar dinamik kapitalizmin, infazcılarına teslim olması beklenemezdi ama burjuvazinin kronik ve yıkılıp gidinceye kadar sürecek olan ilk ciddi baş ağrısı migreni de başlamıştı.  Hakkını teslim edelim. Yine de tarih sahnesine çıkarken getirdiği değerler küçümsenir değerler değildi, ilericiydi ve umut edilirdi ki bir zaman gelip de bizzat burjuvazinin kendisi kendi ilerici değerlerine ihanet etmesindi.  Özel mülkiyet üzerine kurulan iktidarların ilericilik enerjisi nereye kadardır, güneşi ne kadar ısıtır, yağmuru ne kadar bereketlidir… Göreceğiz.

 Bölüm-4

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

  1. yüzyılın başlarında hani şu “ tarihin sonunun geldiğini” ilan eden meşhur   liberalimiz, emperyalist/Kapitalist merkezlerin anlı şanlı Üniversitelerinin profesörü Francis Fukiyama,  bu yazının kaleme alındığı tarihten sadece bir hafta önce , tarih ve toplum bilimin şaşmaz gözlemcileri Marks ve Engels’i küçümser eda ile, ilan ettiği “tarihin sonunun geldiğini ve sınıf mücadelelerinin bittiğine ” ilişkin “ o çok derin kehanetinden” çark ederek  aslında ne dedi?. “Meşhur liberalimiz” diyoruz, çünkü Fukiyamanın eylediği kelam “kralım babanız zurna çalar mıydı” türünden, içini başka tür bir sözcük bulup dolduramadığımız düzeydedir ve böyle anılmasını hak ediyor. Fukiyamanın kralının zurna çalıp çalmadığını bilmiyoruz ama kendisinin yirmi beş yıl önce öttürdüğü zurnayla yirmi beş yıl sonra çaldığı zurnanın notalarının emperyalist/Kapitalizmin tarihteki son demlerini yaşadığını gizlemeye yönelik, panik içinde yanlış çaldığını itiraf etmesi yine liberallere has bir tarih okuması olarak anılacaktır. Fukiyamaya kızmıyoruz, çünkü o bir liberaldir ve öngörüleri de bununla sınırlıdır. Sadece “ tarihin sonu geldi, sınıf mücadeleleri bitti, yaşasın liberalizm” olarak özetleyebileceğimiz küresel kapitalizmi “ebedi” olarak ilan eden, Emperyalist/Kapitalizmin her dönemde, özellikle küreselleşmeye başlamasıyla geçmiş dönemlerini bile aratırcasına kendisini yalnızca savaş ve sömürü olarak kristalize eden, yer küreyi olduğu kadar gökyüzünü de kana boğan vahşetinin yeni farkına varmış olmalı ki,  boyundan büyük eylediği “ tarihin sonunun geldiğini ilan eden” kelamının altında kalarak gösterdiği “ yanılmışım” mahcubiyetini anlamaya çalışıyoruz.  O bir liberaldir, bütün liberaller gibi,  geleceğin aydınlığından kapitalizmin karanlığına sığınan yarasalar gibi bir liberal… Bu yazı bir anlamda- anlamamak için ayak diremeyeceklerini umarak- liberallere Marksist bir okumadır. Öyleyse kaldığımız yerden devam edelim.

Kapitalizm, 18. Yüzyılda daha doğumu gerçekleşirken “baş ağrısı” ile doğmuştu ve kendisiyle birlikte tarih sahnesine çıkan işçi sınıfının sürprizlerinden habersizdi. Her ne kadar 19. Yüzyıla kadar bu yeni hasmının kayda değer bir muhalefeti ile karşılaşmadıysa da bu dönem işçi sınıfının kendisini tanıma, siyasal bilinç ve kendisi için sınıf olma bilincine erme dönemidir. Ekonomik talepli mücadelenin politik boyut kazanması, lokal mücadele alanlarının genişlemesi için bir yüzyılın geçmesi gerekecekti.

Ekonomik/siyasal sistem olarak kapitalizm kendinden önceki üretim biçimini tasfiye ediyor, rekabet temeline dayalı üretim gelişmesini sürdürüyor ve burjuvazi kendinden önceki iktidarın salt ekonomik/siyasi temellerini kazımakla kalmıyor, felsefi/ kültürel ahlaki dayanaklarını da yıkıyordu. Bilim ve teknoloji alanındaki gelişmeleri kültürel ve felsefi alandaki atılımlar izliyor, toplum burjuva değerlerle tanışıyordu. Hakkını teslim etmek gerekli burjuvazi bu dönem için ilericiydi ama ilericiliği kendisiyle, kendi sınıfının iktidarının önünü açmak ve pekiştirmekle sınırlıydı. İçinde bulunduğumuz küresel kapitalizm döneminde burjuvazinin neden kendi değerlerine, özellikle laisizme  ihanet ettiğini anlamak için altını çizmemiz gereken husus, dinin kendi alanına hapsedilmesi, toplumsal yaşamdan etkinliğinin kaldırılmasını burjuvazinin bu dönemdeki ilerici karakterine borçluyuz. Bilimsel/Felsefi atılımlar, feodalizmin din üzerine kurulu iktidarını ve dinin toplumsal yaşamdaki yerini yaylım ateşine tutarak, dinsel doğmaların yerine pozitivizmi, akılcılığı ikame ediyordu. Esasen, bu dönemin burjuvazisinin ilerici bir sınıf olarak tarihte hak ettiği yeri almasının nedeni, toplumsal yaşamın dinsel doğmalardan kurtulmasındaki misyonudur. Laisizm, toplumsal yaşamın temel öğesi olarak bütün toplumun sınıf ve katmanlarınca yaşam tarzı olarak kabul edilirken, burjuva iktidarlar da toplumun bütün sınıf ve katmanlarının siyasal desteğini arkasında buluyordu.

  1. yüzyılda işçi sınıfının “kendiliğinden sınıf” aşamasından “ kendisi için sınıf” aşamasına sıçramasıyla feodal değer yargılarına karşı oluşan sınıflar ittifakı yerini sınıf mücadelelerine bırakıyor, sınıflar ittifakı balayı da sona eriyordu. İşçi sınıfının kendiliğinden sınıf aşamasından kendisi için sınıf aşamasına sıçraması, politik bilinç demekti, sömürüye karşı emek mücadelesinin araç ve gereçlerinin ne olabileceği hususunda kafa yorması, tartışması demekti. Bütün bunların toplamı ise işçi sınıfının politik iktidara talip olmasının çok yönlü mücadele biçimlerini birlikte kullanma yetenek ve yeterliğine sahip örgüt bilincine varması demekti. Dahası salt kendinin bir sınıf olarak burjuva iktidarı devirecek güce sahip olmadığının, toplumun burjuva iktidarının mustarip ettiği diğer yoksul kesimleri ile ittifak etmesi gerektiğinin bilincine vararak, sömürünün ortadan kaldırılması için toplumun ezilen, sömürülen, yoksul kesimlerine bu taleplerinin haklılığını kabul ettirecek çok yönlü örgütlenme içine girmesi, burjuvazinin siyasal tecridinin sağlanmasına yönelik açık mücadele biçimiydi.

İşçi sınıfı cephesinde durum bu idi. Burjuvazi cephesinde ise üretim sektörlerinde daha zayıf olanlar daha güçlü olanlar tarafından yutuluyor, üretim araçlarında yeni teknolojiler üretime sokularak üretimin artması sağlanıyordu. Daha çok üretim için daha çok hammaddeye duyulan ihtiyaçlar için sınır ötesi ülkelerde sömürgeler elde ediliyor, sömürge ülkelerin yer altı ve yer üstü zenginliklerinin kapitalist ülkelere taşınmasıyla bu ülkelerdeki yoksulluk da giderek belirginleşiyordu.  Bu olgu kapitalizmin serbest rekabetçi dönemden tekelci döneme girdiğinin de ilk işaretleriydi.

Feodal sömürgeci imparatorlukların fetih politikalarının üzerine kurulan Kapitalizmin sömürgeleştirme politikalarının bütün kıtasal Amerika’da/Latin Amerika’da top yekun direnişle karşılaşması sömürgeciliğe karşı Ulusal Kurtuluş savaşlarının da fişeğini çakıyordu. Anti emperyalist içerikli Ulusal Kurtuluş savaşlarının kıtasal ölçeklere, Asya’ya, Afrika’ya yayılması için 20. Yüzyılı beklemek gerekecekti.

Merkez kapitalist ülkelerdeki kapitalizmin tekelleşmeye başlaması, tarih sahnesine ilerici karakterle çıkan burjuvazinin de gericileşmeye başladığı dönemdir. Kapitalizm, tekelleşme ile birlikte, varlığını üretimi artırarak, üretici güçlerin gelişimini sağlayarak devam ettiremez duruma düşmüş, tersine tekelleşme olgusu üretici güçlerin gelişiminin önünde fren görevi yapmaya başlamıştır. Özel mülkiyet üzerine kurulu sınıflı toplumların ilericilik karakteri, üretici güçleri geliştirdiği orandadır. Üretici güçlerin gelişiminin engellenmeye, frenlenmeye başlaması ile egemen sınıflar da politik/siyasi, kültürel, ideolojik olarak ilericilik vasıflarını yitirir ve gericileşmeye başlarlar. Her sınıflı toplum gibi kapitalist burjuvazinin ilericiliği de buraya kadardı. Kapitalizmin emperyalist karakter göstermeye başlaması, kapitalizmi var eden artık değer sömürüsünü genişleterek işçi sınıfı dışındaki toplumsal tabakaları da sömürü ağının içine almasıyla çelişki, işçi sınıfıyla burjuvazi arasındaki çelişki boyutunu aşmış, toplumun bütün kesimlerinden burjuvaziye karşı hoşnutsuzluklar, tepkiler baş göstermeye başlamıştır. Emperyalist Kapitalistler bir yandan kendi aralarında amansız bir pazar paylaşımı kavgası yaşarken, diğer taraftan işçi sınıfı ve toplumun diğer kesimlerinin kuşatması altına alınmıştır. Kapitalizmin bu evresinde sınıf mücadelesi bütün boyutlarıyla ve evrensel ölçekte somut ve maddi bir aşamaya sıçrama gösterecektir. Gelecek bölümde değinileceği gibi burjuvazinin gericileşmesinin toplumsal yaşamdaki karşılığı yalnızca üretici güçlerin gelişiminin engellenmesi değil, tarihe mal ettiği bütün alanlarda, yönetimde,  politikada, siyasette, kültürde, felsefede bütün alanlarda gericileşmesidir. Yani kapitalizmin emperyalizm aşamasıyla birlikte sona eren serbest rekabet, bu dönemin paradigması olan liberalizm de bu dönemle sona ermiştir. Küresel kapitalizm çağında liberalizmden söz eden Francis Fukiyama kadar, kendilerini liberal ilan edenlerin de iler tutar bir yanlarının olmaması bir yana,  tarihsel misyonunu doldurmuş, ölüm döşeğindeki kapitalizme yaltaklık etmeleri “ ölüye karşı son görevlerini yapan cenaze cemaati” konumuna düşmelerinin nedeni budur.

Bölüm-5

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

Bugüne değin siyasal/sosyal  tarihin verileri Ulusal kökenli tekelci kapitalizmin gerek tek tek ülkelerdeki gerekse sistemin genelindeki evrelerini ve bu evrelerde ortaya çıkan ilişki ve çelişkileri irdelemekten ibarettir. Bu elbette doğru bir yaklaşımdır ve tarih elbette toplumların önüne çözebileceği sorunları koyar. Ancak 21. Yüzyılın hemen başlarında siyasal ve sosyal tarihin tekelci kapitalizmi irdeleyen verileriyle açıklanamayacak baş döndürücü hızla gelişen olaylara tanık olundu ve dünü açıklamada kusursuz olsalar bile bugünü açıklamaya dünün paradigmalarıyla yaklaşımlar kısır döngüye dönüştü ve mevcut durumun dünün paradigmalarıyla açıklamaya çalışmaktaki ısrar devam etmektedir. Dünün verileriyle bugünü açıklamak  ısrar etmek, net ve kavranabilir, yaşama geçirilebilir sınıf tavrının bulanıklaşmasına ortam hazırlar ve ideolojik bulanıklıktan küresel burjuvazi yararlanır. Bugün merkezi kapitalist sistemin uyduları bağımlı, geri bıraktırılmış ülkelerdeki diktatoryal/faşist yönetimlerin kanıksanması, “başka türlüsü olmaz” algısı genelleştirilirken, ya da küçümser bir dudak bükme ile bu durum “ bu ülkelerde demokrasinin olmayışı ile” açıklanmaya çalışılırken, burjuva demokrasilerinin beşiği sayılan merkez kapitalist ülkelerin de faşist/diktatoryal yönetimleri neden burjuva demokratik yönelmelere tercih ettikleri olgusu karşısında bocalanmakta, mevcut duruma açık, anlaşılır açıklamalar getirilememektedir. Geri bıraktırılmış bağımlı ülkelerdeki faşist/diktatoryal yönetimleri bu ülkelerde demokrasi yokluğu ile açıklamak iyi de, demokrasinin merkezi kapitalist ülkelerin de faşist/diktatoryal yönetimlere doğru soluksuz koşmalarının nedeni nedir? .ABD deTrump, Fransa’da Maria Le Pen, Macaristan’da Urban, Hollanda’da Wilders, Almanya’da UdF ve diğer Avrupa ülkelerinde yükselen neo faşist hareketler…Mesela küresel kapitalizmin  demokrasi ile yönetim  dönemini geride bıraktığı, kapitalizmin tarihinin bu evresinin faşizmi işaret ettiği olabilir mi?. Bu madalyonun bir yüzü. Madalyonun diğer yüzü ise Merkez kapitalist ülkelerin kendi ulusal sınırlarının küresel pazarlara karşı korunması eğiliminden ulusal kökenli tekelci kapitalistlerin yakın gelecekte çatışacakları sonucu çıkarılmaktadır. Çinin, Rusya’nın ve Hindistan’ın ABD ekonomisi karşısında büyüdükleri, Klasik kapitalizmin temsilcileri ABD nin ve Avrupa’nın yükselen ekonomiler olarak adlandırılan Çin, Hindistan, Rusya karşısında gerilemesi yeni bir dünya savaşının işaretleri olarak görülmekte ve bu tez üzerinden yeni bir dünya savaşının yıkım bilançoları yapılmaktadır. Yani, yeniyi açıklayamama kişiyi tarihin tefekkürüne götürür ve bu açıklamalar da sistemin mevcut durumunu açıklamaktaki yetersizlikleriyle geçmişi tekrarlamaktan öteye gidememektedir. Konu ilerleyen bölümlerde ayrıntılarıyla irdelenecektir, ancak özet olarak hemen söyleyelim ki, olan biten şudur: Küresel kapitalizm, ulusal kökenli tekelci kapitalizmin üzerinde bir yapılanmadır ve aşama aşama ulusal kökenli tekelci kapitalizmin varlığını tehdit etmekte, etki alanlarını sınırlamakta, onu taşeronu durumuna getirmektedir.  Mevcut durum geçmiş parlak dönemini kapayan tekelci burjuvazinin küresel kapitalizm karşısındaki paniğidir. Merkez kapitalist ülkelerin devlet yönetim aygıtlarında etkin olan ulusal kökenli tekelci burjuvazi, küresel kapitalizmin kendisini de yutacak olan saldırılarına devlet aygıtını kullanarak kendini korumaya almaya çalışmaktadır. Gümrük duvarlarının yeniden yükseltilmesi, yabancı düşmanlığı, AB ülkelerinin AB den çıkma eğilimleri, içe kapanma politikaları ulusal kökenli tekelci burjuvazinin küresel kapitalizm tarafından yutulmasını önlemeye yönelik tedbirlerdir. Bir başka deyişle Ulusal kökenli tekelci burjuvazi, küresel kapitalizme karşı egemenlik ve sömürü alanlarının korunmasında atağa geçmiştir ve emperyalist/kapitalist sistemin kendi aralarındaki çelişkinin kaynağı budur. Buradan Ulusal Kökenli tekelci kapitalistler arasında yeni bir paylaşım savaşının çıkması beklenemez. Bağımlı, geri bıraktırılmış ülkeleri talan etmekte birlikte hareke eden küresel sermaye ile ulusal kökenli ve kendilerini merkez kapitalist ülkelerin devletleri olarak temsil eden tekelci burjuvazi, sorun yerkürenin tümünün pazar haline getirilmesi olunca kendi bu potada erime paniğine kapılmakta ve hırçınlaşmaktadır. Devlet yönetiminde ağırlığını koruyan tekelci burjuvazi mevcut güncel politikalarıyla kitlelerdeki gerici ve ilkel değer yargılarını harekete geçirip örgütlemekte, sanal düşmanlar yaratarak sanal hedeflere yönlendirerek kapitalizmin sebep olduğu yıkımların üstünü örebilmekte ve böylelikle de yaşamsal önemdeki sorunların kaynağı kapitalizmi kitlelerin hedefinden kaçırabilmektedir. Asıl meselenin saptırıldığı, manipüle edildiği nokta da burasıdır. İlericilik adına adeta cinayet işler gibi “Ulusal kökenli tekelci burjuvazinin” faşizan eğilimlerini şiddetle protesto edenlerin, küresel burjuvazinin bütün yerküreyi ateşe boğan kana susamışlığını “demokrasi” adına alkışlamaları siyasal körlüğün ibretlik belgesidir. Böyle bir körlük seçilmiş bir körlüktür ve burjuvazinin alkışını hak ederken, emekçi halkların haklı öfkesine çekmekte, gözlerini açmaktadır. Bu körlüğün çeşitli görünümleri ülkemizin yakın tarihinin de henüz unutulmamış olan belleğidir.  Küresel kapitalizmin iktidara hazırladığı AKP yi demokrat ilan etmekte birbirleriyle yarışanlar, demokrasinin ve demokratikleşmenin adresi olarak gösterenler, bütün gerici eğilimleri “özgürlük” adına alkışlayanlar gerçeğin duvarına çarpınca ne olduğunu anlayabilmişler midir bilemeyiz ama, hizmette kusur eylemedikleri aşikardır. Bütün yer kürenin, ülkelerin, toplumların  sınıfsal farklılıkla ayrıştığı gerçeklerin dünyasında post modern zevzeklikler şempanzelere muz yedirmek kadar eğlencelidir ama eğlenenler de yine şempanzeleri kafeslere kapatanlardır. Güncel olduğu için geçmeyelim: Ülkeler bazında “melekler ve şeytanlar” yaratılmaktadır. Örneğin Fransa iyi ama İngiltere kötüdür, AB iyidir ama Rusya kötüdür… Acaba?. Trumpun ABD başkanı seçilmesiyle Trump destekçileriyle karşıtları arasındaki destek, protesto ve kitlesel hareketler durmamaktadır. Melek olan hangisi, şeytan olan hangisidir. Protestocular mı, Trump destekçileri mi?. Yakında Hollanda’da ve Fransa’da seçimler yapılacaktır. Her iki ülkede de Faşist sağın adayları seçimlerin favorisi olarak gösterilmektedir. Emekten ve Barıştan yana bir Fransız ya da Hollanda  yurttaşının “Fransız ya da Hollandalı” diye bir faşiste hoş gürü göstermesi beklenebilir mi?.  Türkiye’ye karşı tavırları nedeniyle ağız bilirliği içinde Almanya’ya ve Hollanda’ya ateş püskürtülmektedir. Daha dünün Türkiye dostu olarak lanse edilen Hollanda ve Almanya bugün düşman ilan ediliverdi…Kast edilen Almanya Hangi Almanya’dır, işçilerin, emekçilerin Almanya’sı mı, gerici Burjuvazinin Almanya’sı mı, işçilerin, emekçilerin Hollanda’sı mı, gerici  burjuvazinin Hollanda’sı mı?… Elbette soruna nereden baktığınıza bağlıdır. Ulusal sınırları içinde bütünlüklü homojenlik olarak angaje edilen hiçbir ülkenin böylesine bir homojen bütünlüğünden söz etmenin ötesinde, tersine yer kürede sınıf çelişkileriyle bölünmemiş, çıkarları birbirlerine zıt sınıflara ayrılmamış bir tek kabile devletinin bile olmadığı katı gerçeğinin böylesine çarpıtılmasının nedeni yığınların gözünden gerçeğin kaçırılması, kavramının bulanıklaştırılmasıdır. Gerici burjuvazi yerküre ölçeğinde sanal düşmanlar yaratarak halkları birbirine düşürmenin, birbirlerini boğazlamanın zeminini böyle yaratmaktadır. Etnik, dinsel nedenlerle birbirine düşman haline getirilen kitleler elbette kendi egemen sınıfları etrafında kilitlenirler, sınıfsal çelişkiler ötelenir, örtbas edilir ve burjuvazi egemenliğini sınıf bilinçsiz kitlelerin siyasal desteğini arkasına alarak devam ettirir. Üstelik bu olgu sınıf mücadelesi tarihi kadar da gerilere giden, eski ancak “eskimeyen” bir olgudur. Burjuvazi en demokratik yönetimlerle yönettiği zaman da, en kanlı faşist yönetimlere başvurduğu zaman da temel dayanağı sınıf bilinçsiz kitlelerin siyasal desteğini sağlamanın yoluna gitmiştir. Sınıfsal bilincinin, sınıf mücadelesinin “yapı harcı” olmasının anlamı budur. O halde sorun nedir, neden gerçeği pürüzsüz, bütün yönleriyle göremiyoruz?. Galiba cevap basit yalın ve net: Sınıf bilinci

Bölüm-6

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

Bir önceki bölümde özetlenen kapitalizmin ekonomik/siyasi ve politik güncel görüntüsünün üzerine oturduğu “zemine”, yani kapitalizmin dününe ilişkin örüntülerin irdelenmesine yeniden dönülmelidir. Üzerinde ısrarla durduğumuz “ Ulusal kökenli tekelci kapitalizmin küresel kapitalizm tarafından yutulduğuna” ilişkin tezimiz yoğun itirazlara uğramakta, ileri sürülen savların içeriğinde olmayan sonuçlara varılmaktadır. Farklı gerekçeler ve farklı söyleyiş biçimleriyle ileri sürülmesine karşın, tümünü ortak ifadesi ulusal kökenli tekelci kapitalizmin üzerinde, onu yutan ve yer kürenin tamamında egemenlik üreten “küresel kapitalizm” kavramına olan itirazlardır. Yani, bir başka deyişle itirazcılar itirazlarına Lenin’i dayanak göstererek anti Leninist doğmalarını Lenin’e mal etmekte ve küresel kapitalizmi Lenin’in neden görmediğini, bu teorinin emperyalizmi tekleştirdiğini ve emperyalistler arasındaki çelişkiyi inkara vardığımızı ileri sürmektedirler. Biz onlara sadece şunu söylemekle yetineceğiz ve kapitalizmin farklı gelişim evrelerindeki örüntülerini irdelemeye ve devrimci mücadelenin bugününe ilişkin “ne yapmalı” sorusuna cevaplar aramaya çalışacağız. Bir tartışılmaz mutlak doğrular ileri sürdüğümüz iddiasında değiliz, ancak söylediklerimizin doğru anlaşılmasını isteme hakkına da sahibiz. Lenin’in neden küresel kapitalizmden söz etmediğine ilişkin bu arkadaşların eleştirilerine en kestirme yanıt yine Lenin’in kendisi olsa gerekir: Peki ama Marks neden emperyalizmi görmedi de Lenin yaşadığı dönemi “emperyalizm” olarak analiz etti ve devrimci hareketin hedef ve stratejisini emperyalizm tahliline dayandırdı. O halde bu arkadaşlara göre Lenin Marksist değildir, çünkü Kapitalizmin bir aşamasında emperyalizm ortaya çıkacaksa bunu Marksın görmesi gerekmez miydi?. Dahası Marks ve  Engels sosyalist devrimin kapitalizmin en gelişmiş olduğu Avrupa’da-özellikle İngiltere’de- gerçekleşeceğini ileri sürmelerine karşın, Lenin kapitalizmin mevcut durum itibariyle tekelleştiğini ve en yüksek aşamasına ulaştığını, proletarya devriminin kapitalizmin en gelişmiş Avrupa’da değil ama, tersine kapitalizmin en az gelişme gösterdiği ülkelerde gerçekleşeceğini “ zincirin en zayıf noktasından kırılacağını” ileri sürmüş, “ feodal askeri bir imparatorluk” olarak tanımladığı Rusya’da ilk işçi sınıfı devrimini gerçekleştirmiştir. Elinize yeterince koz verdiğimizi düşünüyoruz… Durun , elinizi biraz daha güçlendirelim: Paris Komünü deneyimine kadar Marks ve Engels işçi sınıfı iktidarının “ sömürücü eski sınıflar üzerinde bir diktatörlük” olması gerektiğine ilişkin tek bir söz etmezler. Ne zaman ki Burjuvazi Komün deneyimini kanla bastırır, bu pratikten çıkarak “Gotha ve Erfurt programının eleştirisinde” “ örgütlü bir sınıf olarak işçi sınıfı iktidarından” söz eder ve Lenin komün deneyimi sonuçlarını “Proletarya Diktatörlüğü” “Devlet ve ihtilal” adlı yapıtlarında netleştirerek, devrimci işçi sınıfının burjuva devlet mekanizmasına karşı  yol gösterici fonksiyonunu yerine getirir. Sahi, Marks ve Engels neden açıkça proletarya diktatörlüğünden söz etmemiş ki!…Hadi şimdi gönül rahatlığı içinde Marksın söylemediklerini söyleyen Lenin’i “Anti Marksist” ilan edebilirsiniz.  Oysa Marksın içinde yaşadığı dönem kapitalizmin serbest rekabet dönemidir ve serbest rekabetçi kapitalizmin ilişki ve çelişkilerini ve bu ilişki çelişkiler bağlamında işçi sınıfının strateji ve taktiklerinin ne olması gerektiğini irdelemiştir. Devrimciler aziz değildir ve kehanetde de bulunmazlar, ancak içinde yaşadıkları dönemin ilişki ve çelişkilerini analiz ederler ve bu analizden devrimci sınıfın görevlerine ilişkin öngörülerde ve önerilerde bulunurlar, bu öngörü ve öneriler doğrultusunda sınıf mücadelesini örgütleme ve yönlendirme görevlerini yerine getirirler.

Kişilerin yaşamında dogmaların yeri yoktur, aslolan değişim ve gelişimdir. Aynı şekilde toplumsal yaşamda da dogmaların yeri yoktur.  Kapitalizm de canlı bir organizma gibi doğar, gelişir, değişir, büyür ve ölür. Organizmanın bir önceki dönemine ilişkin bir ya da birden fazla özellik bir sonraki evrede ortadan kaybolur, onun yerini başka özellik, bir başka örüntü alır. Oysa organizma aynı organizmadır. Çocukken tanıdığınız birisi on yıl sonra aynı kişidir ancak  aynı çocuk değildir, büyümüştür. Bu kişi Orta yaşlarda da on yaşındaki çocuk değildir. Fizyolojik değişiklik geçirmiştir, ruhsal/kültürel farklılaşma yaşamıştır. Aynı şekilde ileri yaşlarında bu kişi ne çocukken tanıdığınız kişidir ne de olgunluk yaşlarında tanıdığınız kişidir. Yaşamının son anlarıdır, fizyolojik olarak enerjisi tükenmiştir, ruhsal/bedensel fonksiyonları zayıflamıştır. Bu kişi doğumundan ölümüne kadar adı X olan kişidir, X kişisi doğar, büyür, gelişir ve ölür.  Kapitalizm de canlı bir organizma gibi doğar, gelişir, büyür ve ölür. Kapitalizm elemanter özelliği açısından aynı kapitalizmdir, tartıştığımız elemanter yapısının ortadan kalktığı da değildir, gelişiminin çeşitli evrelerinde uğradığı değişikliklerdir. Değişen, kapitalizmin temel özelliği, sömürü, özel mülkiyet üzerine oturması v.b de değildir. Değişen farklı dönemlerde farklı işleyiş biçimlerine sahip olduğudur. Bu farklılıklar sınıf mücadelesinin yönünü, hedefini, örgütlenme biçimini, araçların, strateji ve taktiklerini belirler. Bu değişiklikler bilmek, analiz etmek mücadelenin hedefine konulan kapitalizmle mücadelenin sanatıdır, devrimci mücadelenin başarısının anahtarıdır. Kapitalizmin zayıf ve güçlü yanlarının bilinmesi, zafiyet ve irade gücünün tespiti, kısaca kapitalizmin gücünün ve güçsüzlüğünün bilinmesi sınıf mücadelesinin pusulasıdır. Devrimci sınıf mücadelesi kapitalizmi hedefleyen bir iktidar mücadelesi ise, bu değişiklikleri bilmek ve sınıf mücadelesini bu değişikliklerin mevcut durumuna göre mevzilendirmek işçi sınıfı devrimcileri açısından son derece elzemdir ve mücadelenin başarısı buna bağlıdır. Şayet amaç günü kurtarmak, sistemin farklı aktörleri arasından “iyiyi ve kötüyü” seçmek, sistemin alternatifleri arasında mekik dokumak ise “kötü kişi” hedef tahtasına konulur, hatta ondan kurtulmak için cansiperane gayret gösterilir, başarı bile sağlanır. Ancak sistemin daima o kötü kişi yerine elinin altında hazır tuttuğu alternatiflerinden birini geçireceği hesap dışı tutulur. Kapitalizm açısından giden ağam olur gelen de paşam… Peki ama biz bunca meşakkate niçin katlanmış olduk ki… Kitlelerin enerjisi bunun için mi, Kapitalizmin seçeneklerinden birinin yerine diğerinin geçirilmesi için mi tüketilmiş olacaktır? Devrimcilerin gerçekten canlarını dişlerine takarak verdikleri mücadeleyi nereye koyacağız… Burjuvazinin değirmenine su taşımak için illa kötü niyetli olmanız gerekmez, onun işine gelen ve sizin bönlüğünüzün meyvesi her davranış ve düşünceniz onun değirmenine su taşıyacaktır. İskambil destesindeki bütün kağıtlar bu oyunun birer aracıdır, biz bu kağıtlardan “ daha iyisini seçmek” istemiyoruz, bu kağıtların tümünü çöpe atmak istiyoruz. Size göre iskambil destesi içinde “ iyi kâğıtlar da var”, öyle mi?  Bunun adına gönül rahatlığı ile “ iyi niyet” demeye dilimiz varmıyor. Bize yöneltilen eleştirilerin laf kalabalığından arınmış, araştırmaya, öğrenmeye, anlamaya yönelik olduğu noktasında hoş görüyle ve arkadaşça eleştiriler olarak değerlendireceğiz. Araştıran, soran kafa yoran herkesin katkısına da eleştirisine de açığız. Ancak eleştiri adı altında bönlüğün sergilenmesini de ciddiye almamız beklenmemelidir.

Bölüm-7

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

Kapitalizmin farklı evrelerindeki süreçlerde ortaya çıkan değişikliklerin irdelenmesinde varılmak istenen amaç, bu süreçlerin doğurduğu ve bu süreçlere paralel olarak gelişen, değişen, sürecin özelliklerini taşıyan siyasal/politik olguların kapitalizmin ekonomik gelişim ve değişiminin üzerinde yükseldiği gerçeğinden hareketle, sınıf mücadelesinin bu değişikliklere göre şekillendiğidir. Her değişiklik gerek kapitalizm açısından gerekse işçi sınıfı açısından yeni durumlar yeni olanaklar, yeni güçler yaratır.  Değişen durumlar karşısında geçmiş dönemlerde doğru tahlil edilmiş sınıfsal analizler hükmünü yitirir, işe yaramış, başarı yaratmış örgütlenme biçimleri değişen dönemle birlikte mevcut duruma cevap vermez. Aynı durum burjuvazi için de geçerlidir. Yeni durumla birlikte yönetme, baskı, tehdit, şantajın biçimleri değişir, kitlesel pasifikasyon araçları gelişir. Burjuvazi yönetme biçimini değişen, yeni ortaya çıkan duruma göre yeniler, iktidarın korunması ve devamı için geçmiş dönemde kullandı “ iktidar etme” biçimini değiştirir,  bu dönemin özelliklerinden yararlanır ve yeni döneme ve duruma uygun araç ve gereçler geliştirir. Bu durum gerek tek tek ülkeler için gerekse sınıf mücadelesinin sürdüğü bütün ülkeler için geçerli evrensel ilkedir.

Lenin’in işaret ettiği “ somut durumların somut tahlilinden” anlaşılması gereken de budur. Bilindiği gibi Sovyet devrimi öncesi devrim stratejisi tartışmalarında sınıf mücadelesinin o kendine özgü doğrularının eksik ya da yanlış kavranması bir çok kez devrimci güçlerin çarlık karşısında zafiyete uğramasına neden olmuştur. Kitle tabanında oldukça güçlü olan Narodnikler, Menşevikler, sosyalist devrimciler gibi örgütlerin “ mevcut durumun tahlilindeki yetersizlikleri” işçi sınıfı açısından bedeli oldukça ağır maliyetlere neden olmuştur. Bireysel terörden tutun da kitle dalkavukluğuna, sınıfın iktidarı talebini ekonomizme indirgeyen sendikalizme kadar varan eğilimler arasındaki ciddi çatışmalardan öncelikle yararlanan Çarlık olmuştur. Öyle ki giderek bu eğilimlerden bazıları örneğin emperyalist/ yağmacı savaşa karşı devrimci tavır yerine, ideolojik sapkınlıklarını çarlık iktidarını desteklemeye, karşı devrime teslim olmaya kadar vardırmışlardır. Sovyet devrimini gerçekleştirme başarısını, bu gruplara göre daha az kitlesel tabana sahip olan, ancak kitleleri doğru ideolojik hatta birleştirmeyi başaran, doğrularda ısrarcı ve tavizsiz davranan Bolşevikler gerçekleştirecektir. Yazımızın bir önceki bölümünde değinmiştik, yeri gelmişken tekrarlayalım: Lenin, kapitalizmin tekelleşerek emperyalist aşamaya girdiğini, köylülüğün hala etkin bir sınıfsal güç olmasına karşın devrimini öncü ve örgütleyici gücünün işçi sınıfı olduğunu, işçi/köylü ittifakı ile çarlığın devrilmesini takiben hızla sosyalist devrime geçilmesi gerektiğini ısrarla belirtirken, mevcut durumun tahlilinde yetersiz kalan ve bu nedenle yanlış örgütlenme ve mücadele biçimlerinde ısrar eden bir dizi Menşevik akım ya devrimde köylülüğü devrimin öncülüğüne koymuş ve bireysel terör eylemleriyle çarlığın devrileceğini savunmuş (Narodnikler, sosyalist devrimciler v.s gibi), ya da yine Menşeviklerin bir diğer kolu işçi sınıfının iktidarı alabilecek yetenekten yoksun olduğunu savunarak iktidar mücadelesini sendikal mücadeleye, ekonomik demokratik haklar için mücadeleye indirgemiştir. Hatta Marks-Engelsin sosyalist bir devrimin kapitalizmin en gelişmiş Avrupa ülkelerinde gerçekleşeceği öngörüsünü ileri sürerek Leninin “ sosyalizm Emperyalist/ Kapitalizmin zayıf olduğu ülkelerde, Feodal/Emperyalist bir ülke olarak tanımladığı Rusya’da zincirin kopacağı tezine  “Anti Marksist” yaftası yapıştırmış, Lenin’i Marks karşıtı, “Anti Marksist” olarak suçlamış, kimileri de ifrata kaçarak tek ülkede devrimin imkânsızlığını ileri sürerek Sovyet iktidarına karşı çıkmıştır. ( Troçki gibi). Lenin’e göre Rusya emperyalist/Kapitalizmin en zayıf halkasıydı, Feodal/Emperyalist bir ülkeydi. Rusya’da kapitalizm Avrupa ülkeleri kadar gelişkinlik göstererek kapitalizm öncesi sınıfları feodaliteyi ve köylülüğü ortadan kaldıramamıştı, Rusya’da işçi sınıfının gelişmişlik düzeyi elbette kapitalizmin gelişmiş olduğu Avrupa ülkelerinden geriydi, ancak devrime öncülük edecek bir işçi sınıfı da vardı. Bu sınıf iyi örgütlenirse ve demokratik devrim aşamasında kır yoksullarını ve küçük burjuvaziyi de yanına alırsa demokratik halk devrimini gerçekleştirir, çarlığın iktidarı yıkılır ve demokratik devrim hızla sosyalist devrime dönüştürüldü. Rus devrimi Leninist çizgide gelişti ve ilk tarihte bir ilk olarak işçi sınıfı burjuvaziyi devirerek sınıfsız toplumun çekirdeğini attı. Lenin bir şablon sunmadı, o Marksizm’i diyalektik bir bütünlük içinde yorumladı, Rusya’nın somutuna, sınıfsal/toplumsal konumu şekillendiren, somut durumlara uygun mücadele ve örgütlenme biçimlerini gerçekleştirerek işçi sınıfına sınıfsız toplumun yolunu açtı.

Marksizm elbette bir şablon değildi ve bütün ülkelere önerilecek bir “fiks paket” de değildi. Her ülkenin somut durumu, sınıfsal konumu, iktidarın yönetme biçimi, zayıf ve güçlü yanları mücadelenin seyrini belirler ve uygun zamanda uygun araçların kullanılmasıyla egemen sınıfların egemenliğine son verilir. Bu saydığımız faktörler kapitalizmin mevcut durumunun o ülkeye yansıyışıdır. Kapitalizmin mevcut durumu doğru analiz edilmezse doğru bir mücadele hattı üzerinde doğru devrimci tavır geliştirilemez.

Şabloncu, “hazır paketçi” anlayışlar dünya devrimci blokunda da ciddi tartışmalara, çatışmalara neden olmuş ve bu tartışma/çatışma hastalığı Türkiye devrimci hareketin de karşılığını bulmuştur. Bu çatışmayı bilerek körükleyen karşı devrimci güruha bir diyeceğimiz olamaz, onlar karşı devrimciliklerinin gereğini yerine getirmiştir, ancak dünya devrimci hareketinin farklı merkezlerine yakın duran devrimciler 12 Eylül sabahı faşizmin pençesine düştüklerinde “ çocukluk hastalıklarının” ansızın farkına varmışlardır.

Hatırlanacaktır, Bu merkezlerden birine göre dünya devrimci hareketinin stratejisi Maonun Çininde çizilir, köylülük örgütlenir, kırlardan şehirlere doğru iktidar ele geçirilir. Bu tezin dışında farklı düşünenler kesinlikle karşı devrimcidir…Bir diğer Merkez yanlıları SSCB ne yaparsa doğru yapar, SSCB ye “yanlış yaptın” demek karşı devrimci ağızla konuşmaktır. Bir üçüncülere göre Küba devriminin gerçekleştirme biçimi tek yoldur ve bunun dışında hiçbir yol devrime götürmez. Mahalle kabadayılarının bile gerillacılık çılgınlığı alıp başını gitmiştir. Kitlelerin kendilerini ancak bu yolla destekleyeceğine ve silahlı mücadelenin kitlesel ayaklanmaya dönüşeceğini düşünen devrimciler, devletin kitlesel pasifkasyonuyla yalnızlaştırılmış, silahlı mücadele giderek silahların mücadelesine dönüşmüş, karşı devrim bu dönemin önderlik yeteneği ve devrime olan inancı tartışmasız olan yiğit devrimcilerinin kimilerini asmış, kimilerini pusularda katletmiştir. Türkiye devrimci hareketinin çok ciddi birikimi karşı devrimcilerce ezilmiştir.

Oysa Mao Çinin somut durumundan oyla çıkmış, emperyalizmin Çine yansımasını kavramış, devrimci strateji, taktik ve örgütlenme biçimini bu somut durum üzerine inşa etmiştir. Küba’nın özgül konumu Fidelist mücadele biçimine uygundur ve Fidel Castro ve arkadaşları emperyalizmin Küba’ya yansımasıyla oluşan somut durumu doğru tahlil etmişler ve mücadele biçim ve araçlarını bu duruma uygun seçmişlerdir. Aynı durum açık işgale karşı halk savaşının destanını yazan Vietnam için de doğrudur, Hitler Faşizmine karşı kitlesel direnişi örgütleyerek Arnavutluk’ta sosyalizmi kuran Enver Hoca için de doğrudur. Bu gerçeklik sadece sosyalizmin başarıya ulaştığı ülkeler için olmayıp aynı zamanda Ulusal Kurtuluş savaşı veren ülkeler için de geçerlidir. Dünya devrimci hareketinin başarıları taklit edilecek bir kopya olmayıp, derinleştirilecek, deneyimlerinden yararlanılacak bir zenginliktir. Ülkelerinde devrim yapan devrimciler şayet bir ülkenin şablonuyla hareket etselerdi hiç birisinin ülkelerinde devasa Emperyalist/Kapitalizmin iktidarlarına karşı devrimci mücadeleyi başarıya ulaştırmaları mümkün olmayacaktı. Şimdi sorun şudur: Günümüzde küresel kapitalizmin sarıp sarmaladığı yer kürede bu ilişki ve çelişkilerin çatlakları, zayıf yanları nedir, bu çatlaklardan fışkıracak potansiyel devrimci enerjinin örgütlü ve sonuca götüren bir bütünlüğü nasıl organize edilecektir?. Bütün yer küre mevcut gerçekliğin sınırları içinde boğulmaktadır, en umulmadık alanlarda umulmadık ve şaşırtıcı biçimde devrimci enerji potansiyel olarak vardır. Ancak örgütsüzdür, Örgütsüzdür. Var olan örgütlenmeler kitlesel popülizmdir ve burjuvazi için kolay yutulur, kolay teslim alınabilir örgütlenme biçimleridir. Ancak her şeye rağmen kitlesel bir birikimdir ve popülizmin sınırları bu enerjiyi boğmakta ve giderek kitlesel güvensizliğe, umutsuzluğa yol açmaktadır. Günümüz sınıf mücadelesinin yakın hedefi popülizmin egemenliğinin sınıf bilincinin yol göstericiliğinde işçi sınıfı lehine dönüştürülmesidir. Küresel kapitalizmin sınırları içinde sosyalizm kulağa hoş gelmektedir ancak gerçeklik zemini sanaldır. Yunanistan’da Syrizanın başına gelen budur, başarılı olması durumunda ispanya Podemosun uğrayacağı akıbet Syrizadan farklı olmayacaktır. Latin Amerika ülkeleri Venezüella, Brezilya, Peru, Şili gibi sol popülist hareketlerin hareket alanları küresel kapitalizmin iznine bağlıdır ve kapitalizm kendi koyduğu sınırları aşan “muhaliflere” gerçek yüzünü göstermekte geç kalmayacaktır. Küresel kapitalizmin toplumsal yapıları dağıtmasıyla ortaya çıkan boşluğu neden yine kapitalizmin tercihi olan popülist sağın/ yeni faşizmin doldurduğuna ilişkin irdelemelerimizi sürdüreceğiz.

Bölüm-8

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

Tarihsel –kültürel geleneğimizin sorunlara yaklaşım biçiminin sosyal/siyasal olguları “ “sonuçlar üzerinden değerlendirme” sığlığı ile bu yazı dizisi, okurlarından olumlu olumsuz epeyce tepki topladı… Örneğin “ Silvan’da, Şırnak’ta yaşananları ne zaman göreceksin, tek laf etmiyorsun” ya da “  AKP iktidarının uygulamaları hakkında ne düşünüyorsun” v.b gibi adeta “yazması, okunması zaman alıyor, bir fotoğraf çek, bakması daha kolay olsun”,  “ormanı boş ver,  tek tek ağaçlara bak“ gibi bize has itirazlara aldırış etmeden küresel kapitalizmin aşamalarını, bu aşamalarda ortaya çıkan sorunlara devrimcilerin ürettiği çözüm yollarını ve küresel kapitalizmin mevcut durumu itibariyle önümüze koyduğu sorunları irdelemeye devam edeceğiz. Sebebini anlamaya kafa yormadığınız, çaba harcamadığınız, işin kolayına kaçarak sonuçlar üzerinden çözüm arama gayretiniz hoş ama içi de bir o kadar boştur. AKP iktidarının bütün toplumsal yaşam bütünlüğündeki uygulamalarının sonuçları iktidar olma/iktidara getirilme sebeplerine uygundur ve uygun sebepler uygun sonuçlar doğurur.  “Gerek Silvan ve Şırnak,  gerekse AKP iktidarının uygulamaları küresel kapitalizmin bunalım ve krizlerinin bir yansımasıdır ve nedenleri görmeden sonuçlar üzerinden varılan yargı, sorunların kaynağını bilmeden çözüm yolu aramakla eşdeğerdir ve tarih şimdiye değin bilinmeyen bir soruna çözüm üretilebildiği mucizesini henüz icat etmemiştir. Kapitalizmin farklı evrelerinde ortaya çıkan sorunlar bu evrelere uygun özgün devrimci çözüm üretimini de beraberinde getirmiştir. Kapitalizmin her dönemine uygun genel geçer, hazır fiks paket çözüm yolu yoktur. Sorun, kapitalizmin açmazlarıdır ve çözüm bu açmazların, çelişiklerin doğru kavranmasıyla, kapitalizmin zayıf ve güçlü yanlarının tespitiyle ortaya konulacaktır. Devrimci sınıf hareketi örgütlenme ve çalışma tarzını, mücadelenin yönünü, gidişatını, mücadele araçlarının seçimi ve kullanımını mevcut durumun yarattığı, içinde bulunulan koşullara göre belirleyecektir. Aksi bir iddia, “Çarpıtma ve üstünü örtme” amaçlı yaklaşım tarzı sergileyen, kapitalizmin sözcüleri olmanın ötesinde başka bir maharetleri bulunmayan “kapitalizmin altın kalemlerinin ”,  sözüm ona şakşakçı “ bilim adamlarının” yazılı ve görsel basında, diğer kitle iletişim araçlarında durmadan körüklediği ve kitlesel destek sağladığı kapitalist sistemin açmazlarının gizlenerek korunmasına yönelik, “ sistem iyidir de yöneticiler kötüdür”  anlayışına kredi sağlamaktır. Görevleri, çıplak gerçeğin çarpıtılarak hedef şaşırtma olanlardan “gerçeğe uygun” davranma beklentisinde olamayız.  Örneğin bu tür sistemin sözcüsü “ altın kalemlerin” yazıp çizdikleri, cam bülbüllerinin durmadan şakıdıkları “Demokrasi isteğidir ve demokrasi iyi niyetli yöneticilerin elinin altındadır ”. Allah herkesin kalbine göre versin ama demokrasinin sınıfsal bir temelinin olduğunu, sınıflar mücadelesinde işçi sınıfının kazanımları olduğunu, kapitalizmin mevcut durumunun işçi sınıfının ve diğer bütün emek güçlerinin temel ekonomik, sosyal ve siyasal hak ve özgürlüklerine cevap verecek durumda olduğundan, bu gün gelmiş olduğu aşama itibariyle kapitalizmin bu dönemi geride bıraktığından ve sosyalizm evresine yöneldiğinden, burjuva demokrasisinin “hoş bir seda” olarak tartışmaların mezesi olduğundan, hiç ama hiç söz etmezler. Bütün mesele yöneticilerin niyetine kalmıştır, yöneticiler iyi niyetliyse topluma demokrasiyi bahşedeceklerdir, iyi niyetli değillerse o zaman ne olacaktır. Bunlarda akıl tükenmez ya, iyi niyetli yöneticileri seçeriz, olur biter… Toplum bu demagoji bombardımanı altında buna inandırılır ve “demokrasi ihsan eyleyecek” iyi niyetli yöneticilerin iktidar olmaları ile demokrasinin geleceği angaje edilir… Toplum Godot’u beklercesine bekletilir. Belki Godot gelecektir ama “demokrasi ihsan eyleyici” iyi yöneticiler bir türlü gelmeyecektir. Dahası gelen gideni aratmayacaktır ve her yeni iktidar eskisinden daha bir despot olacaktır. Niçin?. Küresel/tekelci kapitalizmin içinde bulunduğu aşama itibariyle demokrasiyi mümkün kılan dönemi çoktan geride kalmıştır da ondan. Merkez kapitalist ülkelerde olsun bağımlı çevre ülkelerde olsun İktidarların ana ve asıl görevi toplumun sorunlarını çözmek, savaşsız, sömürüsüz insanca bir yaşam inşa etmek değildir. İktidarların asli görevi bütün görünen ve görünmeyen, maddi, psikolojik zor araçlarının, ideolojik saptırmaların, yalan ve demagojinin sınırsız kullanımıyla kapitalizmin önündeki engelleri temizlemek,  kapitalizmin sorunlarını çözmektir. İktidar, egemen sınıfların zor güçlerinin siyasal literatürdeki adıdır ve egemen sınıfın bu sınıf adına vurucu gücüdür. Bu gücün asli ve uzun/kısa vadeli görevi sistem olarak kapitalizmi hedef tahtasına koyan işçi sınıfının ve diğer ilerici güçlerin örgütlü güçlerine saldırarak etkisizleştirmek, toplumsal etkinliğini ortadan kaldırmak ve bu durumun devamı için devlet aygıtının denetimini sürekli hale getirmektir. İktidardaki yöneticilerin iyi niyetli olup olmaması bu durumu değiştirmez, aksi takdirde zafiyet gösteren yöneticiler bilinen, bilinmeyen yöntemlerle derhal etkisizleştirilir ve uzaklaştırılır. Bu gün yer kürede egemen sınıf küresel kapitalizmdir ve küresel kapitalizm yer kürenin bütününü örümcek ağı gibi sarmıştır.. Kapitalizme karşı en barışçı tepkilerin bile iktidarın zor gücüyle bastırılması, örgütlü güçlerinin dağıtılması, ortamın kapitalizm için sürdürülebilir olması iktidarların ana görevidir. Tam da bu noktada “iyi yöneticilerin ileri demokrasilerinden yediği tokatla serseme dönenler” ne olup bittiğinin şaşkınlığı içinde “ bu kadar da olmaz yaa!…” nın gerekçesini “kötü yöneticilerin niyetlerinde arayacaklardır. İşin özeti, bu düşünce sahiplerine göre kötü yöneticilerinin yerinde iyi yöneticiler olsaydı böyle olmazdı… Acaba?…

Ne olup bittiğini sınıf mücadelesinin karmaşık bütünlüğü içinde kavrayıp sebep sonuç ilişkilerini bu bağlamda değerlendirmek yerine olayların sonuçları üzerinden muhaliflik raconu kesmek kenar mahalle delikanlıların tarzı olabilir, ancak devrimciler bu yaklaşım tarzına hem itibar etmezler hem de sınıf mücadelesinin yakıcılığından yakınmazlar, gereğini yaparlar.

Ne Şırnak’a, Silvan’a gözümüzü kapatıyoruz, ne de AKP iktidarının yaptıklarını görmezlikten geliyoruz. Biz, sistemin iktidar yaptığı AKP’nin başka türlü iktidar olamayacağını ve başka türlü davranamayacağını söylüyoruz. Sorun yöneticilerin iyi niyetli, kötü niyetli olup olmamalarının ötesinde sistemin iktidarlarının sistemin geleceği adına hareket etme zorunluluğu dışında başkaca seçeneğinin bulunmadığının farkına varılmasının gerçeğin kavranmasının, görülmesinin zorunluluğundan söz ediyoruz.. Şayet, iktidar sizi elma şekeri ile kandırmışsa ve sizin şaşkınlığınız bir zamanlar desteği olduğunuz iktidarın uygulamaları karşısında düştüğünüz şaşkınlık ise bunu da siz düşünün…

Bir itirazın daha karşılanması, açıklığa kavuşturulması gerekiyor. “Yer kürenin bir örümcek ağı gibi küresel kapitalizm tarafından örüldüğü” tezinden varılması gereken sonuç küresel kapitalizmin mutlak egemenliği anlamına gelmemelidir. Kesin olan kapitalist sistemin yer kürede mutlak egemenliğidir ancak bugünkü durum itibariyle küresel kapitalizmin ulusal kökenli tekelci kapitalizmi tamamen bertaraf ettiği anlamına gelmiyor. Küresel kapitalizm ulusal kökenle tekelci kapitalizmin egemenlik alanlarını üstünlük sağlayacak derecede ele geçirmiştir ancak ulusal kökenli tekelci kapitalizmin bütün direncini kardığı anlamına gelmiyor. Küresel kapitalizm, ulusal kökenli tekelci kapitalizmi bozguna uğratmıştır, egemenlik üstünlüğünü ele geçirmiştir ancak mutlaklık sağlama noktasında değildir henüz ve bu kadar kısa sürede tarih sahnesinde iki yüz yıldır varlığını sürdüren, devlet aygıtında, bürokraside bunca deney ve tecrübeye sahip ulusal kökenli tekelci kapitalizmi bertaraf etmesi beklenmemelidir. Sömürü ve pazar alanlarını ele geçirip ulusal kökenli sermayeleri “taşeron” durumuna düşürmüştür, ancak ulusal platformlarda direncini yok edememiştir. Bugün kapitalizm cephesinde görülen çekişme ve çelişki bu iki grup arasındadır. Ulusal kökenli tekelci sermaye varlığını küresel sermayeye karşı korumada ataklar geliştirmekte, giderek pazar alanlarının küresel kapitalizm karşısında küçülmesi, daralması sonucu ta adeta panik yaşamaktadır. Küresel kapitalizmin örgütlü gücünün ifadesi olan AB’nin ekonomik ve siyasal yapısı ulusal kökenli tekelci sermaye tarafından saldırıya uğramakta, AB’yi oluşturan Avrupa ülkelerinin ulusal kökenli tekelci sermaye grupları iktidar atağına geçmekte, kendi ulusal sınırları içine çekilme politikasıyla AB’den çıkma dahil, küresel sermayenin yıkmaya çalıştığı ulusal sınırların yeniden ikamesini güncellemektedirler. İngiltere’nin AB’den çıkması, siyasal iktidarda varlığını koruyan diğer Avrupa ülkeleri ulusal kökenli tekelci burjuvazinin yeniden “ulusal” ekonomik ve siyasal yörüngeye dönme istemlerinin nedeni budur. Yani ulusal kökenli tekelci burjuvazinin mevcut durumunu ve varlığını küresel kapitalizme karşı koruma dürtüsüdür. Bu sonuç devrimciler açısından iki nedenle önemlidir:

Birincisi, Sınıfsal örgütlenmenin zeminidir. Her ne kadar küresel kapitalizm ile ulusal kökenli tekelci kapitalizm egemenlik alanlarının korunması/ele geçirilmesi çekişmesinde ciddi çatışma içindeyseler de her iki kapitalist grup yer küre ölçeğinde kapitalizme karşı mücadelede ortak tavır içindedirler ve bu kapitalizmin refleksidir. Antikapitalist mücadelenin hedefinde bir bütün olarak kapitalizm vardır ve her iki kapitalist grubun varlığını korumada birlikte hareket etmelerinde şaşılacak bir durum yoktur. Ancak üstün ve egemen güç küresel kapitalizmdir ve gücünü giderek pekiştirmekte ve egemenlik alanlarını genişletmektedir. Bu nedenle yerküre ölçeğinde işçi sınıfı mücadelesinin küresel boyut kazanması, ulusal platformda mücadelenin ötelenmesi, ertelenmesi düşünülmeksizin küresel boyutun, uluslararası işçi sınıfının birlikte örgütlenmesinin ve dayanışmasının öne çıkarılmasını zorunlu kılmaktadır.

İkincisi, kapitalizmin mevcut durumunda ve kapitalizmin egemenliğinde burjuva demokrasisinin tarihsel zamanını doldurduğu ve tarihin geriye dönüşünün mümkün olamadığı kabul görür bir gerçek ise burjuva demokrasisini mümkün kılan kapitalizmin geride bıraktığı bir döneme tekrar dönüşün mümkün olmadığıdır. Yukarıda sözü edilen beklentiler kapitalizmin mevcut durumu, ulaşabildiği bütün yer küre sınırlarına ulaştığı, gidebileceği bir başka yer ve mekân kalmadığı, miadını doldurduğu ve artık her ne kadar yaşayacaksa daha- yaşamının bundan sonraki dönemini yalnızca zora başvurarak, faşist yönetimleri iktidara taşıyarak sürdürmekten başka seçeneği yoktur. Ağzı açık ayran delisi gibi ikide bir AB ülkelerindeki, ABD deki demokrasiyi örnek gösterip bu ülkelerdeki gibi demokrasi isteyenler bu ülkelerde demokrasi denizinin çekildiğini, demokrasinin yeşil vadisinin çölleştiğini ve giderek nefes alınamaz duruma gelindiğinin her nasılsa farkına varmazlar ya da görevleri gereği görmezden gelirler. Örneğin ABD’nin Trump’lı, Fransa’nın Le Pen”li, Macaristan’ın Urban’lı faşist eğilimli yönetimlerinin, giderek bütün Avrupa’da faşist yükselişin nedeninin demokrasi treninin son durağa geldiğini ve kapitalizmin gideceği başkaca durağı olmadığından demokrasisinin maddi temelinin kalmadığını bilirler de bilmezlikten gelirler. BU nedenle talep edilecek bir demokrasi kalmamıştır, insanlığın geleceği için inşa edeceği gelecek sosyalist demokrasidir. Ve sanırım bize eleştiri yönelterek “Şırnak’ı ve Silvan’ı görmediğimiz” , “AKP’nin uygulamalarına ne dediğimizi” merak eden arkadaşlara önerimiz“ demokrasi getirecek iyi niyetli” yöneticilerin gelmesini boşa beklememeleridir. Kapitalizmle sorunu olmayanların da yakınma hakları yoktur. İrdelemelerimize devam edeceğiz.

Bölüm-9

Avrupa Birliği ile ilişkilerin görünür yanının gerginleşmesiyle başlayan “eyvah demokrasimiz yok ediliyor” feryadına çok şükür C. Başkanının Brüksel ziyareti sonrası “AB ile on iki aylık takvim kararlaştırdık” açıklaması yüreklere su serpti.  Sağdan sola bütün yelpaze şöyle bir sallandı, TV’lerde açık oturumlar, uzmanların ulemaların yorumları, yazılı ve görsel basının “derin yorumları” çeşniye yeni tatlar katarak hepimizi mest etti.. Umudumuzu kestiğimiz demokrasimizin ne kadar köklü bir geçmişe sahip olduğuna dair menkıbe koro halinde tekrar okunmaya başlandı.  . Yaşasın… Hükümetimiz, AB kriterlerine sadakatini göstermiş, demokrasimizin geçici aksaklıklarının giderilmesiyle yeniden tıkır tıkır işlemeye başlayacağından zerrece kuşkumuz kalmamıştır… Akademisyenlerin açlık grevleri sora erecek, işlerine iade edilecekler, 2019 da serbest seçimler yapılacak, herkes oy vermeye sandıklara koşacak v.s, v.s… Al sana demokrasi… Gel de Nazım’ın “ yalana dair” şiirini anımsama…

antenler yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa rotatifler,
kitaplar yalan söylüyorsa,
beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların,
dua yalan söylüyorsa,
ninni yalan söylüyorsa,
rüya yalan söylüyorsa,
meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ay ışığı,
söz yalan söylüyorsa,
ses yalan söylüyorsa,
ellerinizden geçinen
ve ellerinizden başka her şey
herkes yalan söylüyorsa,
elleriniz balçık gibi itaatli,
elleriniz karanlık gibi kör,
elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,
elleriniz isyan etmesin diyedir.
bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.

Sömürü dünyasının sahiplerinin ve bu sömürü dünyasından nemalananların, varlıklarını ancak yalana dayalı olarak sürdürmek zorunda olanların, kapitalizmin gelmiş olduğu bugünkü aşamada bile demokrasiden dem vuran yalanları görevleri gereğidir. Bunlara zaten sözümüz yoktur. Yalan varlık şartıdır, yalan yaşam biçimleridir, ahlaklarıdır.  Ancak durum bununla sınırlı olsaydı zaten bu yazının konusu da demokrasi olmayacaktı. Gel gör ki bu çaptaki zevatlarla kendilerini özdeşleştirmek için yarışırcasına “demokrasi” beklentisini dillerinden düşürmeyen “sol cenahın” görkemli sözcülerine ne demeli… Demokrasiden kasıtları elbette sosyalist demokrasi olacak hali yok ya, burjuva demokrasisi… Bu cümleden asla “burjuva demokrasisinin kazanımlarını küçümsediğimiz” anlamı çıkarılmamalıdır. Burjuva demokrasisinin içinden emekçi sınıfların uzun ve meşakkatli mücadelelerle elde ettikleri kazanımları çıkarırsanız ortada burjuva demokrasisi kalmaz. Burjuvazinin mutlak otoriter egemenliğini burjuva demokrasisine dönüştüren emekçi sınıfların ekonomik, politik/siyasi, kültürel kazanımlarıyla, sendikal ve siyasi örgütlenmeleriyle burjuvazinin mutlak egemenliği içinde söz ve karar sahibi olmalarıdır. Burjuva demokrasisi sürecinde elde edilen kazanımların korunması ile maddi ve toplumsal temeli ortadan kalkan burjuva demokrasisini inşa etme farklı şeylerdir. Burjuva demokrasisi süreci içinde edilen kazanımların korunması için mücadeleye evet, ancak tarihsel yaşamını doldurmuş burjuva demokrasisinden medet beklemeye hayır… Korunması gereken burjuva demokrasileri çoktan mevta olmuştur, inşası zorunlu sosyalist demokrasi ile kazanılacak yeni bir hayat insanlığın önünde bekleyen, ihmal edilemeyecek kadar yakıcı bir sorun ertelenemez yaşamsal bir görev olarak durmaktadır.

Tarih kendini tekrarlamaz. Her dönem için genel geçer, vazgeçilmez doğmalar öngörmez. Bir evreyi oluşturan maddi temelin ortadan kalkmasıyla bu evrede ortaya çıkan siyasal ve politik yönetim biçimleri de ortadan kalkar, yerini bu evre içinde ortaya çıkan ve geleceği işaret eden toplum biçimlerine bırakır. Burjuva demokrasisi tarihin bütün dönemlerine şamil değildir, tarihsel yaşam sürecini doldurmuştur. Kapitalizm, sosyalizm için bütün koşulları objektif olarak yaratmanın ötesinde, yaşamı yok etmekle tehdit etme nokta ve saldırganlığındadır ve bunu aşmanın tek yolu olarak sosyalizmden başka seçenek de yoktur. Öyleyse tartışılması gereken sorun nedir?. Sorun yalın biçimiyle şudur:

Öncelikle burjuvazinin ulus devlet şeklinde örgütlenmesiyle ve işçi sınıfının kendiliğinden sınıf olma niceliğini aşıp kendisi için sınıf olma bilinciyle kapitalizmin karşısına geçip ekonomik, siyasi kültürel taleplerden başlayıp, siyasi iktidarı istemeye kadar çok geniş yelpazedeki talepleriyle örgütlü ve ne istediğini, nasıl yapacağını bilen bir sınıf olarak varlığını kabul ettirmesiyle başlar. Yaşanan evrenin maddi ve toplumsal temeli bunun için uygundur. Burjuvazi, feodalizmin kalıntılarıyla boğuşmaktadır ve işçi sınıfının, yoksul köylülüğün, şehir küçük burjuvazisinin siyasal desteğine muhtaçtır. Ekonomik alanda tekelleşmemiştir ve alabildiğine kapitalistler arasında bir rekabet söz konusudur. Diğer yandan büyük üretim birimlerinin geniş nicel işçileri üretim içinde bir araya getirmesiyle aynı zamanda fahiş sömürüye karşı sanayi iççilerinin ücretlerin artırılması, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, sendikalaşma, grev, siyasal ve diğer sosyal haklar gibi talepleri şekillenmeye başlar. Bu dönem üretici güçlerin gelişiminin dorukta olduğu ve kapitalizmin üretici güçleri geliştirdiği bir dönemdir ki bu dönemde burjuvazinin ilerici karakterinden söz edilmesinin nedeni de budur. Böyle olmasına karşın burjuvazi işçi sınıfının elde ettiği hakları bahşetmemiştir, uzun, zor ve çetin mücadelelerle elde edilmiştir. Bir yandan hakların genişletilmesi için mücadele dur durak bilmezken diğer yandan kazanılan mevzilerin korunması sınıfı birbirine bağlamış, dayanışma ve mücadele gücünü geliştirip pekiştirmiştir. Bilindiği gibi burjuvazinin ilerici olarak tanımlandığı tarihin bu evresinde burjuvazi kendisi için demokrattır ve demokrasisi de kendisiyle sınırlıdır. Burjuva demokrasisinin karakteristik özelliği işçi sınıfının örgütlü gücünün dayattığı “kendi dünyasına özgü” taleplerini uzun mücadelelerle burjuvaziye kabul ettirmesidir. Bu taleplerin dayatılması ve toplumsal kabul görmesiyledir ki ancak bu evrenin adı “ burjuva demokrasisi” olarak tarihe geçecektir. Ama sonsuz değil, ilelebet değil… Toplumsal ve maddi temeli olduğu sürece ve yalnızca bu süreç için… İşçi sınıfının burjuvaziye karşı mücadelesinin çetinliğinin anlaşılması açısından Komün deneyimi, Haziran  (1848) ayaklanması, Avusturya işçi sınıfı ayaklanmasının kanla bastırılması, bu sürecin yalnızca satırbaşlarıdır. Burjuva demokrasisinde toplumun emekçi sınıflarının kazanımları gelenek oluşturacak derecede güvence altındadır. Yerel ve genel yönetimlerde söz sahibidir, toplumsal yaşamı düzenleyen yasalarda söz sahibidir, seçme ve seçilmede söz sahibidir. Ekonomik, politik, kültürel yaşam alanlarının düzenlemesinde söz sahibidir ve burjuvazi işçi sınıfının mücadelelerle elde ettiği kazanımlarına asla dokunamaz, yoksa boyunun ölçüsünü alır. Özetle, burjuva demokrasisi budur ve kapitalizm bulunduğu aşama ile burjuva demokrasisinin koşullarını taşımaya uygundur. Ancak kapitalizmin tekelleşmesine paralel olarak ve tekelleşmeyle orantılı olarak tarihsel sonuna yaklaşan kapitalizm burjuva demokrasilerinin de sonunu ilan etmiştir. Bir başka ifadeyle tekelci kapitalizm ile birlikte gericileşen burjuvazinin burjuva demokrasileri yerine otoriter/faşizan yönetimlere yöneldiği gözlenmektedir. Tekelci aşamada ortaya çıkmasına karşın burjuva demokrasisinin ve ekonomik demokratik hakların kullanım sınırlarının genişlediği bir dönem olarak yaşanan 1960-1975 yıllarının, “kapitalizmin altın çağı” olarak adlandırılan yılların kendine özgü koşulları vardır ve bu koşullar sadece kapitalizmin iç dinamikleriyle açıklanabilecek, ya da sadece buna bağlanabilecek koşullar olmayıp, bununla birlikte “dıştan zorlayan” kendi dışındaki dinamikler de bir o kadar etkindir. Bu konu üzerinde ileride ayrıntılı durulacağından burada sadece bu hususu belirtmekle yetineceğiz.  Altı çizilmesi gereken bir nokta daha: Merkez kapitalist ülkeler dışında hangi çevre, bağımlı, geri bıraktırılmış ülkelerde burjuvazi ile emekçi sınıflar toplumsal yaşamın düzenlenmesinde eşit hak sahibidirler. Anayasalarından tutun da günlük yaşamı düzenleyen yasalarına kadar bu ülkelerin hangisinde emekçi sınıf örgütleri söz ve karar sahibidir. Elbette hiç birinde… Egemen sınıfların bir lütuf olarak verdikleri demokratik kırıntılar demokrasi diye ayyuka çıkarılır ancak burjuvazinin en küçük bir yönetim krizinde kolaylıkla bahşedilen bu kırıntılar aynı kolaylıkla geri alınır. Peki ama bu demokrasi gürültüsü nedir?. Ne zaman var oldu da sıra korumaya geldi… Varlıkları mevcut düzenin devamına bağlı olan liberallerini anladık, muhafazakârlarını anladık, iş adamlarını anladık, sağ cenahı anladık ama tarihsel özetin abc sinden habersiz “sol” kesimin hiçbir zaman var olmayan demokrasiye olan platonik aşklarını anlamak ne mümkün… Sözün kısası, burjuva demokrasisi kapitalizmin sağlıklı geliştiği, gelişirken işçi sınıfını da geliştirdiği, emekçi sınıfların kendiliğinden sınıf olma niceliğinden kendisi için sınıf olma niteliğine ulaştığı, örgütlü gücüyle ve uzun, çetin mücadelelerle kalıcı haklar elde ettiği merkez kapitalist ülkelerde tarihin bir döneminin tanıklık ettiği, emperyalist/Kapitalist sisteme bağımlı, geri bıraktırılmış ülkelere hiç uğramayan bir yönetim biçimidir.  Peki ama ya AB ve ABD gibi merkez kapitalist ülkelerdeki demokrasi, ya hayranı olduğumuz Kopenhag kriterleri?…. Peki ama, demokrasilerine hayran olduğumuz Kapitalist ülkelerdeki burjuva iktidarların emekçi sınıfların kazanımlarına saldırıları, “güvenlik” gerekçesiyle devletin militarize edilmesine paralel olarak kitlesel faşist yükselişin de bir açıklaması olmalıdır. Bu açıklamalardan sonra “Ulus devlet” sınırlar içine çekilmeye” çalışan ulusal kökenli tekelci kapitalizm ile küresel kapitalizmin neden demokrasi trenini hurdaya çıkardığı üzerinde durulabilir. Ancak bu bağlamda Avrupa Birliğindeki bugünkü demokrasinin gerçek yüzünü anlamak isteyen okur, demokrasinin anayasası olarak ilan edilen Kopenhag kriterleri ile küresel kapitalizmin anayasası Maastricht kriterlerinin hangi marifetle birlikte sunulduğu kurnazlığını birlikte incelemelidir. Berber koltuğu, üstüne düşen saçların ak mı kara mı olduğu konusunda objektiftir.

Bölüm-10

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

Faşizm, tarihin hangi sürecinde ortaya çıkmıştır, bu sürecin maddi ve toplumsal zemini nedir?. Bu zemin var olduğu sürece faşizm tehlikesi de varlığını sürdürecek midir?. Kapitalizm öncesi toplumlarda tanık olunan otoriter yönetimlerle faşizm arasındaki fark nedir?. Doğru bir sentez doğru bir analizin sonucudur. Yanlış başlangıçlardan doğru sonuçlar elde edilemez. Politik/siyasal süreçler kendisini doğuran, var eden maddi koşullar üzerinde ortaya çıkar ve toplumu şekillendirir. Tam da bu süreçte, ne daha geç, ne daha erken… Siyasal/politik sistemler, kendisini doğuran maddi koşulların özgün bir evresinde egemenlik araçları olarak bu maddi güç tarafından belirlenir, uygulama şeklini alır ve organize edilir. Bütün siyasal/politik sistemler bu maddi gücün üzerinde ortaya çıkar ve uygulama alanı bulurlar. Uygun olmayan bir maddi temel üzerinde bu maddi temelin doğurmadığı bir siyasal/politik sistem ne ortaya çıkar, ne de toplumlarda uygulama alanı bulur. Örneğin rekabetçi kapitalizm döneminin maddi koşulu üzerinde gelişen burjuva demokrasisi bu maddi koşulun ortadan kalkmasıyla da varlığını devam ettirir mi?. Antik Roma, Yunan demokrasileri gibi toplumun yalnızca bir kesimini, “özgür yurttaşlarını” işaret eden  bunun ötesine geçmeyen  ve toplumun bütün sınıfları için yalnızca siyasal/politik bir  imge olan “arkaik demokrasiden” değil de, toplumun belli evresinde/kapitalizm evresinde ortaya çıkan ve toplumun bütün sınıflarını ilgilendiren “modern demokrasi” den söz edildiğine göre, madem ki demokrasi kapitalizme paralel ortaya çıkmış ve geliştirilmiştir, o halde bu gün de tüm yer kürenin egemen sistemi gelişmiş, ulusal sınırları aşmış küresel kapitalizm koşullarında kapitalizmin gelişmişliğine orantılı olarak demokrasilerin de bu oranda gelişmiş olması gerekmiyor mu?… Sorunun yanıtı elbette hangi demokrasiden söz ettiğinize bağlıdır ve egemen sınıfların tam da bu noktada verdiği cevap “ küresel kapitalizmin gelişkinliği oranında” yer kürede demokrasinin geliştirildiği ve demokrasiden mahrum ülkelere bu amaçla demokrasi getirildikleridir.  Elbette okur bu iddiaya örnek bulmakta zorlanmayacak, kapitalizmin bunalım ve krizlerinin doruk noktasında olduğu paylaşım savaşları yıllarında neden faşizme başvurduğunu hatırlamasa bile, kapitalizmin demokrasi getirdiği ülkeler olarak hemen Yugoslavya’yı, Irak’ı, Libya’yı, Suriye’yi hatırlayacaktır. Bu nasıl demokrasi diye mızıkçılık etmek yok, Kapitalizmin demokrasisi bu… Size de isabet etmesi an meselesidir… Kitlesel kıyımlar, insanların ülkesiz bırakılması, kan ve vahşet kapitalizmin getirdiği ve getireceği demokrasinin sadece görünen sonuçlarıdır. Kapitalizmin ve sözcülerinin kanıksanmış riyakârlığından söz ediyoruz. Kapitalizme ilelebet ömür biçenlerin bu sonuçlar karşısında sadece insani nedenlerle bile kıllarının kıpırdayacağını ummak, beklemek saflıktır.

Faşizmi doğuran maddi koşul kapitalizmdir ve faşizm kapitalizmin çıplak görünümlü piçidir.  Ortaya çıkışının özgün anı da kapitalizmin tekelci dönemidir. Bu özgün anın belirli süreçlerinde yenilgiye uğratılsa bile bu maddi koşul varlığını sürdürdüğü sürece faşizm de toplumların yaşamında yeniden –bazı ülkelerde sürekli ve olağan olarak-varlığını devam ettirecek demektir. Konu, bütün yer küre için günceldir. Bütün yer küre emekçi halkları kapitalizmin bulunduğu aşama itibariyle faşizmin eşiğindedir. Küresel kapitalizmin egemenlerin, toplumun bütününü saran manipülasyonlarından, saptırmalardan, hedef şaşırtmalardan başımızı kaldırıp kendi gerçeğimizle yüzleşmek durumundayız. Her bir ülkenin başta emekçi halkları olmak üzere sömürüye maruz kalan bütün halklarının gerçeği ile bütün yer küreyi zehirli ağlarıyla saran kapitalizmin gerçeği birbirinin tam zıddıdır ve bizim gerçeğimiz egemenlerin egemenlik araçlarıyla çarpıtılmakta, deyim yerindeyse kendi gerçeklerinin/egemenliklerinin peşinden dünya emekçi halkları açlığa ve ölüme sürüklenmektedir. Öyleyse şu kapitalizmin tarihsel sürecine geri dönüp, egemenlerin bilincimizi karartarak neden korunması gereken bir demokrasiden söz edilemeyeceği, ancak kurulması gereken bir devrimci/sosyalist demokrasinin sorunlarıyla karşı karşıya olduğumuz bilincinin açığa çıkarılması gerekmektedir. İrdelenen konu açısından kapitalizmin tekelci aşamasında merkez kapitalist ülkelerdeki demokrasilerin işleyiş ve sınırları üzerinde durulabilir. Kapitalizmin henüz “Ulusal” karakter taşıdığı ve ulusal sınırlar içindeki egemenlik araçlarıyla sömürgeler elde ederek uluslar ötesi pazar alanları elde ettiği dönem, kapitalist ülke grupların birbirleriyle “daha geniş pazar alanlarına sahip olma”  isteğinin kendi aralarındaki çelişkilerin fiilen savaş alanlarına taşındığı dönemdir. Birinci paylaşım savaşı, kapitalist gelişimini geç tamamlayan Almanya’nın paylaşılmış pazarlardan pay istemesi ile başlayan, SSCB nin emperyalist/Kapitalist sistemden kopmasıyla ve ilk kez kapitalizme karşı sosyalizmin alternatif olmasıyla sonuçlanarak,  kapitalist sermayeye pazarın bu alanını kaybetmiştir. Bu olgu biriken kapitalist sermayenin uygun pazar alanları bulamayınca bunalımının artacağının beklenen sonucudur. Birikim süreçlerinde yoğunlaşan sermayenin yatırım/Pazar alanı bulaması kapitalizmin ekonomik, siyasal/politik bunalım ve krizlerinin nedenidir. SSCB nin kuruluşu bir yandan kapitalizmin bunalım ve krizlerinin nedeni olan Pazar daralmasına neden olurken diğer yandan merkez kapitalist ülkeler işçi sınıfı açısından bir moral güç oluşturmuş, iktidar taleplerini daha kararlı ve daha kitlesel olarak ileri sürmüşler, burjuva iktidarları kıskaca almışlardır. Burjuvazi, kitlesel tepkilerin dozunu düşürmek ve kontrol edilebilir hale getirmek için işçi sınıfının ekonomik, demokratik, kültürel taleplerini kabul etmek zorunda kalmış, demokratik özgürlüklerin ve diğer demokratik hakların sınırları genişletilmiştir. Rekabetçi kapitalizmin “Liberal Demokrasisi”  özellikle emekçi kesimlerin kendi örgütsel güçleri ve talepleriyle yönetime katılma, seçme seçilme haklarının kabul görmesi ile “Siyasal Demokrasi” aşamasına da bir geçiştir. Tekrar belirtelim ki bu dönem işçi sınıfı ile egemen burjuvazi arasında sert ve tavizsiz sınıf mücadelesinin sürdüğü, bir yandan egemen burjuvazinin kazanılmış haklara saldırılar başlattığı, öte yandan işçi sınıfının kazanılmış haklarının ve mevzilerinin korunup, yeni mevziler kazandığı dönemdir. Burjuvazi “kazanılmış haklara” rekabetçi kapitalizm döneminden farklı olarak kabul ve saygısından çark etmiş, ancak emekçi halklar kalesinin burçlarında önemli delikler açmayı da başaramamıştır. Emperyalist/Kapitalist devletler açısından ise pazarların yeniden paylaşımı ateşi yeniden alevlenmiş, bunun hazırlıklarına başlanmıştır. İçeride işçi sınıfının örgütlü güçleriyle mücadeleyi yükseltmeleri, sistemin dışında SSCB nin Pazar alanları dışına çıkması ve işçi devletinin merkez kapitalist ülkeler işçi sınıfına vermiş olduğu maddi ve moral destekle, mevcut iktidar biçimiyle varlığını koruyamama durumuna gelen egemen burjuvazi, varlığını koruma ve iktidarını sürdürmede yedeğinde tuttuğu militarist güçlere iktidar görevi vermiştir. Bu güçler öncelikle burjuva demokrasisi sınırları içinde bir yandan işçi sınıfı mevzilerini, kazanımlarını ortadan kaldırmaya yönelik saldırılar başlatırken, diğer yandan kendi “özgün iktidarının” koşullarını oluşturmaktadır. Burjuvazinin bu özgün iktidarındaki söz sahibi kesim tekelci burjuvazinin “en gerici, en şoven ve en saldırgan” kesimidir ve bu kesimin iktidarına hazırlık materyalleri de şovenizm, saldırganlık ve gericiliktir. Amaca uygun en yatkın toplumsal kitle ise hırsızlar, katiller, avantacılar,  ipsiz- sapsızlar yani toplumun “en dip kesimleri” olan lümpen kesimdir. Irkçılık, din ve yalan en etkili propaganda silahıdır. Sınıf bilinçsiz kitleler bu silahla hizaya getirilir ve faşizmin inşasıyla birlikte yine bu silahlarla vurulur, yaşam hakları ellerinden alınır. Tekrar edelim ki bu dönem süreç olarak kapitalizmin tekelci dönemidir ve faşizm de egemen burjuvazi tarafından belirlenip, normları tanımlanan, belirlenmiş iktidar biçimiyle kapitalizmin ağırlaşmış bunalım ve krizlerine çözüm bulmadığı, mevcut ve meşru iktidar biçimiyle artık eskisi gibi yönetemeyen burjuvazinin yedeğindeki iktidar biçimidir. Öyleyse, faşizmin iktidar olarak ortaya çıktığı tarihsel kesit kapitalizmin bunalım ve krizlerinin ağırlaştığı ve mevcut, bilinen iktidar biçimleriyle bunalım ve krizleri çözemez duruma düştüğü dönemdir. Şimdi devresel bunalımların süreklilik kazandığı ancak belirli periyodik aralıklarla karşılaştığı krizlerini teknolojik ve diğer ataklarla savuşturan kapitalizmin,  krizlerinin de süreklilik kazandığı ve bir türlü  krizlerden kurtulamadığı küresel kapitalizm döneminin burjuva iktidar biçimi hangi siyasal/politik yönetim biçimine işaret edecektir. İşaretler açık ve okunaklıdır. Ancak konunun anlaşılması için ikinci paylaşım dönemi sonrasının irdelenmesinin küresel kapitalizm dönemine bağlanması, amacımız olan “ bugünün” anlaşılmasında bütünlük oluşturacaktır.

Bölüm-11

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

Tekelci aşamaya girmesiyle birlikte, tarih sahnesine çıkarken ürettiği kendi değerlerine yabancılaşan, gericileşen kapitalizmin “ altın çağ” olarak adlandırılan 1960-1975 yılları arasında yeniden bir “yükselişe geçiş” ivmesi yakalaması, kapitalizmin sonunun yaklaştığına ilişkin tespitlerle çelişir mi?. Şayet sorunun kaynağı, sınıfsal/toplumsal çelişkilerin artmasında aranacaksa bu tespit bir çelişki olmayacaktır, ancak kapitalizmin sonuna  yaklaşma sürecinin bir aşamasında kısa vadeli “sağlıklı” görünmesi mümkündür. Bu olgu ancak ölümünü geçici bir süre ertelemesi olarak görülmelidir. Adı geçen dönemde kapitalizmin sıçrayış yapmasının başlıca iki nedeni üzerinde durulmalıdır.

Birincisi, 2. Paylaşım savaşının yıkıntılarının ekonomiye kazandırdığı canlılıktır. Savaş sonrası Avrupa’nın harabeye çevrilmesi, milyonlarca insanın ölmesi, yersiz yurtsuz kalmasının yarattığı boşluktan giren sermaye kendisine yatırım alanı bulacak bu yolla semirilecektir. Yoksa savaşın yıkıntıları olmadan kapitalizmin tekelci çağda anılmaya değer bir sıçrama yapması beklenemez.

Bir noktaya dikkat:  Yerküre pazar alanlarının yeniden paylaşımı aşamasında/ savaş öncesi mevcut alanlarda sıkışan sermayenin yarattığı bunalımdan kurtulması, bunalımın çözümüne uygun siyasal iktidar yapılanmasını da zorunlu kılar. Siyasal iktidar yapılanmasının sermayenin yoğunlaşmasıyla doğrudan ilişkisi vardır. Yoğunlaşma düzeyine uygun Pazar alanları bulamayan sermaye, kapitalizmin bunalım ve krizlerinin kaynağıdır. Pazarların yeniden paylaşımının ise bir tek çözümü vardır. Emperyalistler arası savaş. Bu savaşın hazırlığı ve sürdürülmesinin siyasal iktidar seçeneği faşizmdir. Başka türlü bu savaşın sürdürülmesi olası değildir. Faşizmin savaş ekonomisini inşa etmesi için ekonomiyi askerileştirmesi, çalışanların ücretlerinin düşürülmesi, kamusal harcamaların kısıtlanması, çalışma koşullarının ağırlaştırılması gerekmektedir. Bunun adı sömürünün yoğunlaşması demektir. Faşizm, İlk önlem olarak da işçi sendikalarını kapatır, ilerici devrimci güçleri dağıtır, demokratik hak ve özgürlükleri rafa kaldırır. Burjuva demokrasisi burjuvazi için tahammül edilmez bir “gereksizlik” haline gelir ve icabına bakılır. Yani, burjuva demokrasisine ilk saldırı işçi sınıfından gelmez, bizzat burjuvazinin kendisinden gelir. Yoğunlaşan ve yatırım/pazar alanı arayan sermayenin, bunalım ve krizlerine çözüm arayışının siyasal iktidar seçeneği faşizmdir. İkinci paylaşım savaşının pazarların yeniden paylaşımını dayatan Almanya ve İtalya’daki faşizmin iktidar olmasının nedeni budur. İleride konuya daha etraflıca dönmek kaydıyla, kapitalizmin tekelci aşamasına oranla, yoğunlaşması/birikimi küresel kapitalizm döneminde kat be kat artan ve artışına oranla girebileceği pazarlar da kalmayan, yer kürenin tümünü ağ gibi saran küresel kapitalizm döneminin siyasal iktidar biçimi burjuva demokrasisi olmayacaktır. Küresel sermayenin bu döneme uygun siyasal iktidar seçeneği otoriter yönetimler ya da faşizmdir.

İkincisi; ulusal kökenli tekelci kapitalizm, bir yandan kapitalist ülkeler arasındaki Pazar paylaşımı savaşından umduğunu bulamadığı gibi, diğer yandan birinci paylaşım savaşında SSCB nin doğmasıyla pazarlarının bu kısmını kaybetmekle uğradığı pazar kaybına ikinci paylaşım savaşı sonrası yenilerini eklemiş ve Doğu Avrupada faşizmin yenilgisiyle pazarlarının üçte birini kaybetmiştir.

İkinci paylaşım savaşının yıkıntılarının ekonominin canlanmasındaki etkisinin yanında ortaya çıkan öteki faktörlere gelince, öncelikle sosyalizmin bir sistem olarak Batı işçi sınıfı arasında bir moral, prestij olarak görülmedik boyutlarda kabul görmesi burjuvaziyi ürkütmüştür. Avrupa Sosyalist/Komünist partileri hızla kitleselleşerek burjuva iktidarları tehdit eder hale gelmiştir.

Diğer yandan olanca kapsam ve şiddetiyle devam eden Antiemperyalist ulusal kurtuluş savaşları kapitalist sistemin boğazını sıkan ciddi bir tehdittir. Kapitalizm bir yandan kendi “iç ülkelerinde” işçi sınıfının iktidar tehdidi, geri bıraktırılmış ülkelerde ulusal kurtuluş savaşları ve SSCB ve sosyalist sistem tarafından kıskaca alınmıştır.

Savaş sonrasının yarattığı uygun koşullarda ekonominin canlanmasından yararlanan burjuvazi bir yandan sosyalizmin ve ulusal kurtuluş savaşlarının kitleler arasındaki prestijini kırmak, işçi sınıfının iktidar tehdidin önüne geçebilmek için adeta “şirinlik muskası” takmış, işçilerin ücretlerini artırmış, havada uçuşan tüketici banka kredileriyle iç tüketimi körükleyerek adeta “  refah adası” görünümü yaratmayı başarmıştır. “Kapitalizmin altın çağı” olarak adlandırılan 1960-1975 yıllarını kapsayan bu süreç kısa sürecek, kapitalizmin yapısal hastalığı bunalım ve krizler yeniden baş gösterecektir. Ekonomideki canlanmaya paralel olarak bu süreçte ilerici güçlerin toplumsal etkinlikleri artacak, burjuva demokratik hak ve özgürlüklerin sınırları da genişleyecektir. Öyle ki, önceki dönemlere kıyasla işçi sınıfının ve toplumun diğer çalışan kesimlerinin ekonomik/demokratik yaşamda ağırlıklarının daha çok hissedilmeye, yönetimlerde etkinliklerinin genişlemeye başladığı bu dönem siyasal demokrasinin sosyal demokrasiye dönüştüğü, ancak doğal olarak ömrünün kısa sürdüğü bir dönemin de adıdır. Bu dönem, burjuvazinin kâbusu olan sınıf mücadelelerinin tecrübesini edindiği, dersini iyi çalıştığı “öğrendiği” de bir dönemdir. Dönemsel ekonomik canlılıktan yararlanarak ekonomik/demokratik sendikal hakların kullanım sınırlarını genişletirken siyasal iktidar yapısını sosyalizmin ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin yarattığı moral ve prestije kapatmıştır ve özellikle burjuva devlet mekanizmasına yönelik işçi sınıfının iktidar taleplerini bastırmaya yönelik faşizan tedbirlere başvururken, burjuva siyasal iktidara yönelik eleştirileri bile bastırma yoluna gitmiştir. ABD deki Mc Carty ve devamı dönem, burjuvazinin bu tavrının yansımasıdır. Yine aynı dönem uzun mücadele yıllarında Avrupa’da “iktidarı talep eden” sosyalist ve komünist partilerin “ehlileştirildiği”,  mücadelenin sistemin sınırları içine hapsedildiği ve başarı sağladığı dönemdir. Kapitalizmin belki de en büyük başarısı mücadelenin sulandırılarak işçi sınıfı partilerini iktidar talebinden “ekonomik demokratik haklar” talebine indirgemesiydi. SSCB nin, kapitalist sistemin açıkça bir dayatması olan “glasnost/barış içinde bir arada yaşama” politikasını benimsemesi, Avrupa işçi sınıfı partilerinin ideolojik içeriklerini boşaltarak ne olduğu belirsiz (aslında çok da belirli olan) “sınıfın iktidarı” talebinden “Euro Komünizm” gibi sosyalizmin “olmazsa olmazlarından” vazgeçme noktasına getirmesiyle, kitlelerin burjuva iktidarlardan siyasal ve ideolojik kopuşunu yeniden telafi ettiği bir dönemdir. Burjuvazi,  iktidarını korumanın mükemmel formülünü bulmuştur. Kitlelerin siyasal ve politik kopuşunun önlenmesi, fantastik demokrasi âşıklığı ve bunun borusunu öttüren “iyi eğitimli” hizmetkârlar sürüsünün sürekli seferberlik halinde sosyalizme ve sınıfın ideolojisine saldırılarının, üstünü örtme ve unutturma gayretlerinin sebebi budur. Kitlelerin burjuva iktidarlardan siyasal ve ideolojik kopuşun mezarlarına vurulan ilk kazma olduğunu iyi öğrenmişlerdir. O dönemde başlayan ve bunu yukarıda anlatılan şekilde başaran burjuva iktidarların korkusu siyasal ve ideolojik kopuşun gerçekleşeceği korkusudur. Ölüm döşeğinde sonunu bekleyen burjuvazi bu gerçeği herkesten daha çok bilmektedir. Bu nedenle sınıfın ideolojisinin maddi/örgütsel vücut bulması iktidarlar için bir kâbustur ve bu kâbusun uykularını kaçırmaması için üzerlerine korku yorganı çekmelerinin nedeni de budur. İnsanlık varlığının devamı için iki seçenekten birisiyle karşı karşıyadır. Ya küresel kapitalizmin “demokrasi diye yutturduğu” Kopenhag kriterlerini bir “demokrasi hapı” olarak yutacak ve yalnızca kendi geleceğini değil, bütün yer kürenin geleceğini ateşe atacaktır, ya da iyi kotarılmış bir yalan ve uyuşturucu reçetesi olarak yırtıp atacaktır.

Bölüm-12

-DEMOKARSİDEN FAŞİZME-

Kapitalizmin merkez kapitalist ülkelerde “refah devleti” görünümü veren, ikinci paylaşım savaşının yıkıntıları üzerine inşa edilen sermayenin reel yatırım alanlarına yönelerek Pazar alanları bulduğu,  ekonomik büyümenin kitlesel refahla at başı gittiğive “kapitalizmin altın çağı” denilen 1960-1975 yıllarını kapsayan bu dönemin yıldızı çabuk sönmüştür. 1980 yılların başında kapitalizmin yapısal musibeti bunalımların uç verdiği ve krizlerin kapıda görünmeye başladığı yıllardır. Bu yıllar, sıçrama yapacak birikimi sağlayan küresel kapitalizmin “Neo liberalizm” adı altında saldırıya başladığı dönemin de başlangıç yıllarıdır. Kapitalizmin beşiği İngiltere’de “monetarizm” olarak adlandırılan spekülatif sermayenin para politikalarının topluma dayatıldığı yıllardır. Monetarist politika kamu harcamalarının kısılması, çalışanların ücretlerinin düşürülmesi, istihdam alanlarının daralması sonucu işsizliğin artması olarak kendini gösterirken, silah sanayine yapılan olağanüstü yatırımlar, harcamalarla militarizmin güçlendirilebilmesi topluma “güvenlik” gerekçesi olarak dayatılmıştır. İngiltere’de Margaret Teatcher ile başlayan “sıkı para politikası” ABD de karşılığını bulmuştur. Kapitalist dünyanın bu iki devinin uygulaması, kapitalizmin sistematik uygulaması olarak, nüansfarklılıkları ile sistemin ana politikası olarak kapitalist dünyanın bütünündeuygulanmaya başlamıştır. Küresel kapitalizmin hızlı, birikimli ve biraz da şaşırtıcı şekilde uygulama alanı bulduğu 1980 ve devamı olan yıllardır. Merkez kapitalist ülkeler, ulusal kökenli tekelci sermayenin kurumsallığı üzerinden neo liberalizm adını verdikleri küresel kapitalizmin uygulamaları için az çok uygun zemine sahiptirler, zeminin sistem açısından yeniden düzenlenmesini gerektiren alanlarını da iç politikayı “kemer sıkma” ve “güvenlik önlemleri” adı altında muhalif güçleri sindirme ve yasal düzenlemeyi de otoriter yönetim anlayışına göre kotararak geçiş aşamasını nispeten sorunsuz atlatmışlardır. Bu dönem İngiltere’de Margaret Teatcher ve ABD de Ronald Regan yönetimlerinin ülke dışında savaş çığırtkanlığı, iç politikada ilerici güçleri sindirme politikasını temel politika olarak belirledikleri hatırlardadır.

Ancak, kapitalizmin iç dinamikleriyle gelişmediği, dışardan “ithal malı” olarak girdiği ve çarpık yapısıyla geri bıraktırılmış ülkelerde küresel kapitalizmin inşası, merkez kapitalist ülkeler kadar sorunsuz olmayacaktır. Tekelci kapitalizmin sömürgeci politikalarının bekçileri olarak iktidara taşıdıkları Latin Amerika ülkelerinde askeri faşist diktatörlükler eliyle ülkeler küresel kapitalizmin inşası için uygun alanlar haline getirilirken, Ortadoğu ve Güney Asya ülkelerinde  ilk adımlar sağ iktidarlara attırılmış, ancak  sağ iktidarların parlamenter ya da başkanlık sistemleriyle mevcut statükonun içinde kalarak sorunun çözümü mümkün olmamıştır. Türkiye’de 24 Ocak kararları Süleyman Demirelin AP iktidarı eliyle yürürlüğe konmuş, bu kararların uygulanması için mevcut yasal statüko aşılamamıştır. Bu düzenlemenin yapılabilmesi için küresel sermayenin faşizmden başka seçeneği yoktu. Sömürünün küresel sermayenin ittifaklarının elinde toplanması, sömürüden pay alan egemen sınıfların diğer katmanlarının tasfiye edilmesi, 24 Ocak kararlarına karşı en etkili direnişi göstereceği düşünülen devrimci hareketlerin etkisizleştirilmesi, işçi sınıfının ekonomik ve politik örgütlerinin dağıtılması ve bütün ilerici güçlerin hareket alanlarının ortadan kaldırılması sağlanmadan ülkenin küresel sermayenin sömürüsüne açılmasının programı olan 24 Ocak kararlarının uygulanması olanağı yoktur.Bu nedenle 12 Eylül Faşizmi küresel sermayenin çok işlevli, uzun vadeli bir programıdır ve programın uygulama alanına konulmasıyla ülke, yargıdan basına, eğitimden kültüre, ekonomiden siyasete geleneksel yapıların dağıtılarak küresel sermayenin işleyişine uygun hale getirilmesi amaçlanmıştır.Şöyle bir itiraz yerinde değildir: “Ama, 12 Eylülden önce askeri güç tarafından gerçekleştirilen 27 Mayıs 1960,12 Mart 1971 askeri darbeleri de bu ülkede gerçekleşmiştir. Bu darbelerin 12 Eylül darbesiyle benzer ya da ilişkili bir yanları yok mudur?. Kestirmeden söyleyelim ki yoktur.  12 Mart askeri faşist darbesiyle 12 Eylül askeri faşist darbesinin örtüşen yanı, egemen sınıfların yükselen ve kitleselleşen devrimci hareketleri, işçi sınıfın mücadelesinibastırmadaki karşı devrimci girişimidir. Ancak, 12 Mart askeri darbesinin endişesi, darbenin generallerinden birisinin ifadesiyle “ sosyal uyanışın ekonomik gelişmeyi aştığı” dır, yani ilerici kitlesel hareketlerin siyasal iktidarı tehdit eder boyuta ulaştığı ve bunun bastırılması gerektiğidir. Yani bir anlamda –dış emperyalist güçlerin etkisi unutulmamakla- darbenin ivmesi içseldir, iç egemen güçlerin devrimci hareketlerden ürkmesidir. Oysa 12 Eylül askeri faşist darbesinin etken dinamiği küresel kapitalizmdir, yani dışsal faktördür. 12 Mart askeri faşist darbesinin amacı asıl olarak devrimci hareketlerin bastırılması, sınıf hareketinin öncülerinin ortadan kaldırılması, militan kesimlerin etkisizleştirilmesiyle sınırlıdır. 12 Eylül faşizmi karşı devrimin uzun yıllara dayalı çok yönlü sistematik bir programıdır. Hatta öyle ki, darbeyi gerçekleştiren komuta kademesinin bile bu programın böylesine detaylı ve uzun vadeli olduğu konusunda bir fikirlerinin olduğu bile düşünülemez. Uşaklar efendilerinin sadece söylediklerini yaparlar, yaptıkları işin amaçları konusunda bilgi sahibi olmazlar. Efendileri söyler, uşaklar yapar. 12 Eylül faşizminin fiili gerçekleştiricilerinin bu programın çok yönlülüğü konusunda bilgi birikimine sahip olmaları da düşünülemez. Nitekim 12 Mart faşizmi devrimci hareketin öncülerini fiziken öldürerek, idam ederek ortadan kaldırmıştır, ancak darbe tarihini takiben üç-beş yıl içinde devrimci hareketin daha kitlesel olarak gelişip serpilmesine engel olamamıştır. 12 Mart sonrası CHP nin ilerici kesimlerin desteği ile iktidar olması, sınıf hareketinin yaygın grevleri, öğrenci hareketinin boykot ve işgal hareketleri darbe sonrasındaki üç beş yıl içinde gerçekleşmiştir. Oysa 12 Eylül faşizminin yapısal değişikliği farklı siyasi partiler eliyle o günden bu güne bu programın üstelik geliştirilerek uygulanmasının adıdır. Devrimci hareketin şaşkınlığının ve bir türlü etkin toplumsal bir güç olarak12 Eylül faşizminin bu çok yönlü karşı devrimci programını anlayamamasıdır. Öyle ki uygulanması  12 Eylül faşizminin gerçekleştirilmesinin asıl sebebi olan 24 Ocak kararlarının mimarı Özalın kendisi bizzat devrimci hareket içinden gelenlerin de yer aldığı kendilerine liberal yaftası takanlarca “asrın lideri” ilan edilirken, ANAP ınküresel sermayenin zemin bulmasına, ülkeye yerleşmesine yönelik kararlarının uygulanmasını amaçlayan 24 Ocak kararlarının ekonomi programı “alkışlanacak reform” olarak ilan edilmiştir. Bu kesimlerin sayesinde de faşizmin uygulamaları sonucu siyaseten kitlelerden tecrit olması gereken iktidar, üç kuruş maaş artışlarıyla sınıf bilinçsiz kitlelerin ağzına bir parmak bal çalarak kitle desteğini arkasına almış, kitleleri siyasetine yedekleyerek yüksek oy oranlarıyla iktidar olmuştur.  Bu dönem ironik şekilde Türkiyenin “ küresel güç” olduğu dönem olarak adlandırılmaktan da geri durulmamıştır. Oysa Özal döneminin karakteristik özelliği, ülkenin bütün kapılarının ardına kadar küresel sermayenin işgaline açıldığı, “özelleştirme” adı altında kamu mallarının yağmalandığı, alt ve orta sınıfların elindeki parasal değerlerin, spekülatif para piyasasının teşvik edilerek, körüklenerek, kısaca her yol mubah sayılarak bankerler ve bankalar eliyle küresel sermayenin eline geçtiği dönemdir. Özal dönemini takip eden DYP-Refah Partisi iktidar dönemi 12 Eylül faşizminin programının şaşmaz şekildeuygulandığı, şovenizmin tavan yaptığı, faili meçhullerin korkutucu boyutlara ulaştığı bir dönemdir. Uç veren işaret ise her iki iktidar döneminin de yine 12 Eylül faşizminin uzun vadeli programı olan siyasal İslamın ülkede iktidar olmasının önünü açmalarıdır. Bu dönem Mevcut statükonun “mızmızlanmasına”  bile tahammül edemeyen siyasal İslamcıların,  “mağduriyet” adı altında başvurdukları olmadık takiyyelerinin bile kendilerini “liberal, aydın” olarak tanımlayan, bugünün “aldatılmışlar kuyruğunda kendilerine yer arayan”   şaşkın ördeklerin görülmemiş destekleriyle iktidara hazırlıklı olduklarını kapitalist merkezlere ispat ve bu merkezlerden icazet aldıkları dönemdir. Yani 12 Eylül faşizmi devam etmektedir ve başka türlü olması da beklenemez.

Bölüm-13

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

Bu yazı dizisinin muhtelif sayılarında, 2. paylaşım savaşının yıkıntılarının üzerinde hızlı bir büyüme gerçekleştiren ve bu büyümenin sonucu merkez kapitalist ülkelerde işsizliğin azaldığı ve kitlesel refahın yaşanmaya başladığı ve kapitalizmin altın çağı olarak adlandırılan 1960-1975 yıllarının siyasal/politik ve kültürel sonuçlarına bakarak kapitalizmi vaftiz eden ve kutsayan burjuva ideologlar ummadıkları bir zamanda başlarını taşa çarpmanın şaşkınlığı içinde bocalamaya başlamışlardır. Ne olmuştu da tıkır tıkır işleyen kapitalizm, freni patlamış ağır vasıta araçları gibi önüne gelen her şeye çarpmaya, her şeyin alt üst olmasına neden olmuştu. İşler eskisi gibi gitmiyordu, işsizlik yeniden uç vermeye başlamış, enflasyon başını kaldırmış, toplumsal/kamusal harcamalar kısıtlanmaya başlamış, yoksullaşma trendi yükseklere tırmanmaya başlamıştı. Kapitalizmin ekonomistleri telaş içindeydi ve bu durumu açıklamada ikna edici gerekçeler üretemiyorlardı. Bir Marksist için ise durum oldukça açık, basit ve anlaşılırdı. Bu yıllarda karlılık gösteren kapitalizm büyüyen sermayeyi yönlendirecek Pazar alanları sıkıntısı yaşıyor ve sermaye birikim süreciyoğunluğuyla orantılı  Pazar alanları bulamıyordu. Yatırım alanı bulamayan sermaye bunalım ve krizlerin nedenidir. Pazar alanları doymuştur ve yeni pazarlara ihtiyaç vardır. 1980 lerde başlayan kapitalizmin bunalımının başka türlü açıklaması hem yoktur hem de olanaksızdır. İlk eldeki önlem “kemer sıkma” adı verilen sıkı para politikasıdır. Yani paranın alt ve orta sınıflardan, bankerler ve çakma bankalar eliyle spekülatif alanlara yönlendirilmesi gerekiyordu. Klasik kapitalizmin ruhu, sermayenin reel yatırım alanlarına yönelmesidir, bir başka anlatımla büyümenin ve büyümeye paralel olarak istihdamın artırılmasıdır. Spekülatif piyasa klasik kapitalizmin işleyişine uygun düşmez, sermayenin reel alanlardan yasal zemini oluşturulmuş “mafyatik”  alanlara akması demektir. Burada büyüyen sermaye yine ruhuna uygun olarak bu kez kendisi uygun Pazar alanları arayacaktır, yoksa bunalıma bir bunalım da bu cepheden eklenecektir. 1980 lerdeki durum tam da budur. Nihayetinde her iki sermaye birikimi de uç noktada buluşacaklardır ve çıkarları çakışacaktır. Küresel sermaye, tekelleşmiş sanayi sermayesi ile spekülatif yollardan elde edilen ve kapitalizmin normal işleyiş zamanlarında sanayi sermayesine kaynak aktarma görevini yerine getiren banka sermayesinin,  bu iki sermaye birikiminin iç içe geçmişliğinin ifadesidir. Banka sermayesini, asıl görevi olan sanayi kapitalizmine kaynak aktarma fonksiyonundan uzaklaştıran ana etmen spekülatif yöntemlerle elde edilen paranın merkezi haline gelmesidir ve bu nedenle yasal görünümlü spekülatif yollardan elde edilen sermaye birikimi mafyatik yollarla elde edilmiştir. Bankerler yoluyla alt ve orta sınıfların birikimlerine el konulması, döviz kur oyunlarıyla bir gecede zengin olup çıkmalar, açıkların çalışan kesimler üzerinden vergilendirme yoluyla çifte sömürüyle kapatılmaya çalışılması, kamu kaynaklarının bu kesimlere aktarılması, bankaların resmen yasal dolandırıcılık merkezleri haline gelmesi bu mafyatik yapının basit görüntüleridir.

Bu analiz şu açıdan önemlidir. Faşizm, elbette tekelci sermayenin en gerici, en saldırgan ve şoven kesimlerinin diktatörlüğüdür ancak faşizmin de bu vasıflara uygun sermaye sınıfları eliyle örgütlenip iktidara dönüştürülmesi gerekir. Sermaye birikim sürecini mafyatik yöntemlerle gerçekleştiren bu kesim, yapısı gereği faşizmin ihtiyaç duyduğu gözü dönmüş, sapkın, çıkarları için kan dökmeye, yaşamın her alanını ateşe vermeye hazır, psikolojik olarak bu amaca en uygun kesimdir. Faşizmin yukarıdan aşağıya doğru inşasında, yönetici faşist kadroların, alt ve orta düzey faşist kadroları belirlerken,  toplumun ahlaken en çürümüş, en kişiliksiz, bütün insani değerlerini yitirmiş ve kan içmeye hazır kesimlerinden seçmelerinin nedeni budur. Değilse, içinde bir parça insan olma kırıntısı bulunan bir kişinin faşizmin her şeyi yok edici vahşetinden, akıl almaz işkencelerinden, toplu katliamlarından zevkalırcasına yer alması beklenemez. 1980 lerle başlayan bu süreç, tekelci kapitalizm aşamasının üstüne çıkarak, ötesine geçerek, “ulusal karakterini” yitiren, uluslar üstü bir karakter kazanmaya başlayan küresel kapitalizmin yer küreyi savaş alanına çevirmeye hazırlık yıllarıdır ve bu hazırlık başlarken bile saldırı pratiğinin Afganistan’ın işgaliyle başladığı yıllardır. Amaç sade ve basittir: Bu kadar yoğunlaşan, şişen, kendi sınırlarına sığmayan sermayenin, içinden çıktığı, kendisini doğuran ve hayat bulduğu, ancak büyüdükçe içine sığmayarak bunalan, krizlere giren sermayenin ulusal sınırları yıkarak kendisine “içine sığabileceği” yeni Pazar alanları yaratma çabasıdır. Elbette karakterini çizdiğimiz bu sermayenin, amaca ulaşmak için kullandığı yöntemler de mafyatik yöntemler olacaktır. Hizmetinde bulunan devlet organları tarafından yasallık kazandırılmış bu yöntemler kapitalizmin içinde bulunduğu objektif durumun açmazını ve kullandığı mafyatik yöntemler de çaresizliğinin kanıtıdır.  1990 lı yıllar, küresel sermayenin bu çabalarının yoğunlaştığı yıllardır. İlk elde küresel sermayenin Pazar birlikteliğinin simgesi AB dışında kalan, Avrupa coğrafyasında yer alan Antikapitalist Yugoslavya’nın ulusal sınırlarının yıkılarak bu coğrafyanın küresel sermayenin yayılışına uygun hale getirilmesi gerekirdi. Küresel kapitalizmin “parçalama” İşine Yugoslavya’dan başlaması iki açıdan önemlidir. Birincisi “Özyönetimci Yugoslavya antikapitalisttir, Yer küreyi kapitalizmin egemenliğine sokmaya soyunan küresel kapitalizm için “kapitalizm karşıtı” bir yönetimin Avrupa’nın göbeğinde varlığını sürdürmesi kabul edilemez ve parçalanması kapitalizme psikolojik üstünlük sağlayacaktır. İkincisi yıkım üssü olarak seçilmesi, kapitalizmin Pazar alanları dışında kalan Doğu Avrupa’ya müdahaleyi kolaylaştıracaktır. Yukarıda değindiğimizmafyatik yöntemin, Yugoslavya’nın parçalanmasında sürecin bütüne yayılan bir yöntem olarak uygulandığı görülmüştür. Farklı etnik kökenden ve farklı inanç grubundan olan halklar birbirilerine kırdırılırken, suikastlar, toplu tecavüzler, yağmalar parçalanma sürecin evrelerini oluşturmuştur. Durumun vahametini ört bas etmeye yönelik “ yufka yürekli” burjuva aydınlar sözüm ona durumu şiddetle kınarlarken bile kapitalizmin vahşetini temize çekmekle görevlendirildiklerini gizlemeye çalışmışlardır. Bu vahşetin failini de hemencecik teşhir edivermişlerdir!… Derin Devlet… Evet, evet… Kapitalizm aslında temizdir ama devlet içine sızmış bazı haddini bilmezler böyle yaparak devleti de yıpratıyorlarmış… Bunlar kapitalizmin kendilerine verdiği görevi yerine getiren onların sözcüleridir. Kapitalizmin ekmeğini yiyen burjuvazinin kılıcını kuşanacaktır ve bu normal bir haldir de… Ancak “ derin devlet” deyimi sol kesimin mal bulmuş mağribi dört elle sarıldıkları bir deyim olup çıkıvermiştir. Öyleyse koro halinde söyleyelim: “Kapitalizmin devleti aslında temizdir ama devlet içine sızmış bazı kendini bilmezler bu yöntemlerle devleti de yıpratıyorlar”. Kapitalizmin en çok sevdiği “solcu tipi” bu türlerdir. Şayet kapitalizmi bilmiyor ve tanımıyorsanız, kapitalizmin kendini temize çıkarma işini size ihale etmesi kapitalistler açısından bulunmaz bir fırsattır ve bu fırsatı tepe tepe kullanacaklardır… Oysa küresel kapitalizmin devlet aygıtı, sahibi küresel sermayenin saldırgan yapısı kadar saldırgan ve bu yapıyla da uyumludur. “Pazar, kar” hırsı hiçbir ahlaki değer tanımaz… Bütün ahlakı Pazar ve kar olan küresel kapitalizmin temiz bir yanı yoktur ki onun adına bütün gücü elinde toplayan bu örgütün ahlaki bir yanı olsun… Derin devlet tanımıyla kastedilen  bu gücün utanç müzesine dönüşmesiyse,  bu müzenin içi de dışı da utançtır ve bu onun yöntemidir.

Bölüm-14

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

“Devlet” olgusunun görünen yüzünü meşru hukuk normlarına uygunluk gösterdiği dönemlerle sınırlı olarak “temiz bulan” burjuva demokrat aydınları, kapitalizmin artan bunalımlara ve içinden çıkamadığı krizlere paralel olarak yükselen sınıf mücadelesi karşısında  gerçek yüzünü sergilemekte duraksamayan devletin, o “meşru hukuk normlarına uygunluk gösterdiği” dönemleri pek severler ve kitlesel hareketlerin yükselişi karşısında bütün zor güçlerini sahneye süren devleti temize çıkarmak için bu durumu “ derin devlet” terimiyle açıklamaya çalışırlar. Devletin “meşru” görünümlü yapısının altında sakladığı sopanın etrafı kırıp geçirdiğine görünce de şaşar kalırlar. Kaldı ki, burjuva demokrat aydınların bu yaklaşımının dayanakları, her ne kadar bugün için ulusal kökenli tekelci burjuvazinin ve küresel burjuvazinin hatırlamak bile istemedikleri, düne ait bir zaman dilimi içinde bu kesimin yönetmek için “meşru görünümünü” aşmaya ihtiyaç duymadığı, burjuva demokrasisinin kurum ve kurallarıyla işlerlik gösterdiği merkez kapitalist ülkelerdir. Bağımlı, geri bıraktırılmış ülkeler, burjuva demokrasisi açısından ayrı bir kategori olarak incelenecek olmasına karşın, burada hemen değinilmeli ki, bir zamanlar merkez kapitalist ülkelerde işlerliği olan burjuva demokrasisi, işlerlik açısından emperyalizme bağımlı, geri bıraktırılmış ülkelerde hiçbir zaman söz konusu olmamıştır. Bu ülkelerin bütün tarihi sivil görünümlü ya da doğrudan askeri faşist diktatörlüklerin hüküm sürdüğü bir tarihtir. Burjuva demokrat aydınları bu ülkelerde neden burjuva demokrasisinin vücut bulamayacağını irdelemek yerine, bir zamanlar mevcudiyeti tartışılmaz olan  merkez kapitalist ülkelerdeki demokrasi şablonunu emperyalizme bağımlı, geri bıraktırılmış ülkelere yapıştırıverirler ve gördükleri manzara karşısında da şaşkınlıktan dilleri tutulur. Evet, istek ve talepleri son derece masumanedir, bu masumane istek ve taleplerini de hep bir ağızdan koro halinde dile getirirler: Demokrasi istiyoruz… Örnek gösterdikleri bütün ülkeler merkez kapitalist ülkelerdir. Bir tek geri bıraktırılmış, emperyalizme bağımlı ülke örnekleri yoktur. Haklarını yemeyelim, bu ülkelerde de zaman zaman “demokrasi adına” yönetimler katından demokratik kırıntılar sunulmuştur, ancak yönetimler sıkıştıkları zaman kolaylıkla verdiklerini aynı kolaylıkla geri almışlardır.

Demokrasi konusunda küresel kapitalizm geri bıraktırılmış ülkelerdeki sivil görünümlü ya da askeri faşist diktatörlükler ile merkez kapitalist ülkelerdeki “sivil demokrat” görünümlü yönetimlerin arasındaki uçurumun hızla kapanarak yer kürenin tümünün diktatoryal/faşist yönetimlere gebe olduğunu irdelemeye devam edelim.

Tekelci kapitalizmin 1990 lara verilirken kapitalizm açısından yeni bir olgu da kendini gösterecektir. 20. Yüzyılın başlarından itibaren tekelleşen ve bu tekelci yapısı gereği giderek uluslararasılaşan tekelci kapitalizm 21. Yüzyıl başlarında uluslar üstü/uluslar ötesi bir nitelik kazanarak tarihinin bütün dönemlerinde görülmeyen bir sermaye birikim sürecinin, büyümenin sancılarını, sermayelerin iç içeliğini yaşamaktadır. Bu durum bir yandan yeni pazarların açılmasını zorunlu kılarken, diğer yandan “ bütün yer kürenin ulusal sınırları ve bu sınırlar içinde siyasal bağımsızlığı olan devletler” açısından bir tehdit oluşturmaktadır. Bu olgu bir yandan merkez kapitalist ülkelerin ulusal kökenli tekelci burjuvaları ile küresel sermaye arasında bir çelişki yaratmaktadır. Uluslararası pazarları “ ulusal kökeni olmayan” küresel sermayeye kaptıran tekelci burjuvazi, kapitalizmin tarihiyle başlayan ve bu döneme kadar devam eden devlet yönetme geleneğine sahip tekelci burjuvazi, kendisini yutma, yok etme gücüne erişen küresel sermayeye, yeniden kamusal alandaki gücüne sahip olmak ve devlet üzerindeki egemenliğini yeniden kazanmak için harekete geçecektir. Küresel kapitalizm, büyümesine oranla ve ancak kendisini tatmin edebileceği bütün yer kürenin açık pazar olmasına doğru koşarken ulusal sınırların yıkılması hedefinde merkez kapitalist ülkeler de vardır. Hedef bütün yer kürenin küresel kapitalizme açık Pazar olarak yeniden yapılandırılmasıdır. Ulusal kökenli tekelci kapitalizmin programı ise “bağımlı, geri bıraktırılmış” ülkelerin ulusal sınırlarının kaldırılarak, kapitalist yayılmanın önündeki engellerin kaldırılarak bu alanların pazara katılmasıdır. Ancak kendi egemenlik alanlarının “komuta merkezi”  olan merkez kapitalist ülkelerin” sınır bütünlükleri “korunmalıdır” ve iki kapitalist güç arasındaki çelişki tam da bu noktada keskinleşmektedir. Küresel sermayenin ekonomik/siyasi kültürel örgütlenmesi olan Avrupa Birliği içindeki çatlağın sebebi budur. Küresel serlaye bir yandan AB nin sınırlarını genişletme gayreti içindeyken, İngiltere, Fransa gibi AB nin belkemiğini oluşturan ülkelerde “AB” den çıkmak isteyen bu güç “Ulusal kökenli” tekelci burjuvazidir. Geri bıraktırılmış ülkelerin ulusal sınırlarının yıkılmasında tam bir ittifak içinde olan bu iki kesim kendi aralarında yer küre üzerinde egemenlik mücadelesine tutuşmuştur. Bu iki güç arasındaki çelişki ve ittifak bir bütündür ve ağır basan yön geri bıraktırılmış, emperyalizme bağımlı ülkelerin ulusal sınırlarının yıkılarak kapitalizmin yayılmasındaki engellerin kaldırılması açısından ittifak, küresel kapitalizmin ulusal kökenli tekelci burjuvazinin egemenlik alanlarının ele geçirilmesi açısından çelişkidir. İttifak/çelişki ikileminde belirleyici yön ittifaktır. Görünüme bakarak bu çelişkinin yeni bir “dünya savaşına” yol açacağı olasılığını ileri sürenler küresel kapitalizmin ekonomik ve siyasi alanda üstünlüğü ele geçirdiğini, gücünü pekiştirdiğini göz ardı etmektedirler. Ulusal kökenli tekelci kapitalizmin egemenlik alanları, kısa sayılabilecek bir zaman diliminde küresel kapitalizmin eline geçmiştir.

Yukarıda değindiğimiz geri bıraktırılmış ülkelerdeki otokratik/ diktatoryal yönetimlerle merkez kapitalist ülkelerdeki “ meşru, demokrasi” yönetimlerin aralarındaki uçurumun kapanarak bundan sonraki sürecin yer kürenin bütününde otokratik / diktatoryal, faşizanyönetimlere evirileceği kaçınılmaz görünmektedir. Ulusal kökenli tekelci burjuvazi ile küresel burjuvazinin tam bir ittifak içinde olduğu nokta tam da bu noktadır. Kapitalizmin gelmiş olduğu bu evrede, başkaca seçeneği yoktur.  Kapitalizm açısından bu bir tercih değil, zorunluluktur. Devrimci sınıf hareketinin dünde kalmış, mevcut durumun pratiğine cevap vermekten uzak şablonlarının yırtılarak, yeni duruma uygun örgütlenme ve çalışma tarzının oluşturulması da aynı şekilde bir tercih olmaktan çıkmış, bir zorunluluk olarak kaçınılmazlık kazanmıştır. Bu yaklaşım kaba ulusalcılığı da, sınıfsal zemini olmayan ve kapitalizmi hedeflemeyen bütün etnik hareketleri de dışında bırakır. Aynı zamanda “ salt işçi sınıfçılığını da” dışarda bırakır. Teknolojinin ve iletişimin ortaya çıkardığı “mavi gömleklilerin” beyin emekçilerinin, toplumun kapitalist sömürünün dışına attığı sınıf ve tabakaların, kadın hareketinin, çevreci hareketlerin, kısaca düzene muhalif bütün güçlerin sınıf mücadelesinin içine çekilmesi konusunda yeniden düşünülmesini gerekli kılar. Ancak, bütün bu güçler işçi sınıfının açık, net tanımlanmış ideolojisinin yol göstereceği ve bunun asla tartışma konusu yapılmayacağı bir devrimci sınıf örgütünün örgütlülüğünde maddi bir güç oluşturabilir, hedefe ulaşabilir.

Bölüm-15

 -DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

Küresel kapitalizmin kendini dayattığı 1990 lı yıllar aynı zamanda ideolojik örgüsünün de örüldüğü yıllardır. S. Huntington sınıf mücadelesi yerine “ medeniyetler çatışmasını” ikame ederken (farklı etnik kökenlilerin, farklı dinsel ve mezhepsel inançların), Fukiyama çoktan kapitalizmin/neo liberalizmin ebediyetini, sonsuzluğunu ilan etmişti bile. Gerçekten bu yıllarda küresel kapitalizm,  iki ideoloğunun aynı kapıya çıkan  zırvalarını Yugoslavya’nın parçalanmasında sahneye koymuş, bir yandan özyönetimci ve farklı etnik köken ve dinsel/mezhepsel inançtan insanların aralarında yarattığı kışkırtmalarla birbirine kırdırmış ve Huntingtonun “ medeniyetler çatışması” nı doğrulamış, diğer yandan kapitalizmin küresel pazara uygun yapılanmasında engel olan “kapitalizmin pazar dışı” alanını kapitalizmin alanı haline getirirken Fukiyamanın “ebedi ömür” biçtiği neo liberalizm adını verdiği küresel kapitalizmin ölümsüz tanrılar içkisi nektar içtiğini ve böylece ölümsüzlüğünü ilan etmiştir. Küresel kapitalizmin, yeniden yapılanmasına uygun olmayan engelleri kaldırma adına Afganistan, Irak, Libya, Suriye’nin dışardan işgali, SSCB nin içerden fethi, Arap ülkelerinde “Arap Baharı” olarak adlandırdığı ve ayaklanmanın sonuçlarını lehine çevireceğinden kuşkusu olmayan hareketlerin organizesi olarak devam etmiştir. Küresel kapitalizmin sözcüleri her gün finans cephesinin, bankaların, borsanın, yatırımların, doların, Euro’nun kazandığızaferlerle mest olurken gerçek, yer kürenin bütün ülkelerinde ansızın patlayıverdi. Küresel kapitalizm kendi bünyesine uygun mecrasını hazırlarken dünya halkları boğazlarını sıkan işsizlik, yoksullaşma, sosyal hakların kısıtlanması, savaşlar ve sömürünün amansız baskısına karşı ayağa kalkıverdi. Küresel kapitalizmin 1990-2000 li yılları tarihin “menderesler çizdiği” yıllardı ve tarih yönünü doğrultmuş, kitlelerin nehri okyanusa ulaşacak mecrasına girmişti. 2000 li yılların başında başlayan  küresel kapitalizme karşı bugün şu ülkede, yarın bu ülkede, bazen arka arkaya ayaklanmalar, isyanlar, kitlesel protesto hareketleri gündemi belirlemeye başladı. Seatle, Paris,Cenova, Prag, Roma, Rabat, Newyork/Occapi/Wall streeti işgal eylemleri, Atina, İstanbul/Türkiye Gezi, Mısır/Tahrir meydanı ayaklanmaları, İspanya da öfkeliler/İndignados hareketi yeni dönemin potansiyel anti kapitalist hareketleridir. Bu hareketler simgesel de olsa yükselen antikapitalist hareketin kapitalizme karşı altenatif oluşturması açısından önem arz eden yanı ise hemen 2001 yılında Brezilyanın Porto Allegre kendinde oluşturulan Dünya sosyal formudur. Dünya sosyal formunu Avrupa sosyal formunun takip etmesi küresel kapitalizme karşı küresel direnişin, işçi sınıfının küresel birleşik örgütü tarafı işlenmeye muhtaç küresel ham maddeleridir. Bu tür işçi sınıfı partisinin kararlı ve uzun vadeli yol gösterici programının etkisi altında gelişmeyenkitlesel eylemlerin “kendiliğinden gelişen potansiyel eylemler” olduğu ve bunların sonuca götürücü nitelikten yoksunlukları konusunda yapılan tartışmalar sınıfsal içerikten ve bütünlükten yoksundur. Gerçekten de 2006-2007 li yıllarda bu tür eylemlerin durağanlaştığı görülmektedir. Kapitalizmin 2008 yılında girdiği kriz ve bunun kitlelerin yaşamlarına olumsuz yansımaları karşısında kitlesel hareketlerin yenidencanlandığı görülmektedir.

Örneğin, Wall Street işgal eylemleri, Gezi eylemleri, “Arap Baharı” ayaklanmaları 2008 krizi sonrasıdır. İşçi sınıfı örgütünün deney ve tecrübesine kapitalizm karşıtı başka gelişmeleri de eklemesi gerekir.Savaş karşıtı hareketler bunlardan biridir. Özellikle yakın tarihte ABD nin 11 Eylülü bahane ederek giriştiği işgal hareketlerine karşı dünyanın dört bir yanında güçlü protesto hareketleri bunlardan biridir. Irakın işgaline karşı 2003 yılında Türkiye’de TBMM den Irak’a asker gönderilmesine karşı yapılan kitlesel protestolar anılmaya değerdir. Bu hareketler de çoğunlukla öncülükten ve önderlikten yoksundur, ancak bu olgu işçi sınıfı örgütüne bu hareketleri yok sayma, küçükseme hakkı vermez. Tersine işçi sınıfı örgütüne bu kesimlere de örgütleme ve öncülük etme görevini yükler. Hatta şu bile ileri sürülebilir: Bu hareketlerin itici gücü genellikle orta sınıfların aydın kesimidir, devrimci sınıfın damgasını taşıyan hareketler değildir. Bu tespitten çıkılarak orta sınıfın başını çektiği hareketlere güven duyulamayacağı sonucuna varılmaktadır. Sebep doğrudur, sonuç yanlıştır. Dünyada hiçbir sınıfın devrimi salt o sınıfın homojen yapısıyla başarıya ulaşmış değildir. Ne burjuva devrimleri, ne sosyalist devrimler… Göz ardı edilen nokta şudur: Her sınıf gibi orta tabakalar da mensubu bulunduğu ve kendilerinin ait olduğu sosyal, siyasal  ve ekonomik çıkarları adına hareket ederler ve her orta sınıf eylemi kendi başına ne ilericidir ne de gericidir. Bu sınıfların hareket yönünü belirleyen temel sınıfların bu tabaka üzerindeki etkisi ve örgütlülüğüdür. Her toplumsal eylemleri ilerici olmadığı gibi gerici de değildir. Bu sınıflar üzerinde işçi sınıfının bıraktığı boşluğu gerici sınıflar, gerici sınıfların bıraktığı boşluğu ilerici sınıflar doldurur. Hatta işi şuraya kadar götürebiliriz: 1971 yılında Faşist Pinochet sosyalistAllende’yi devirirken kitlesel desteğini bakır madeni işçilerinin kamyoncuların grevlerinden almıştır dersek sanırım yanılmış olmayız. Sosyalist Allende’nin seçilmesine destek veren Şili Sosyalist ve Komünist partilerinin bu alandaki örgütsel zafiyetlerini Şilili faşistler lehlerine kullanmışlardır. Oysa Venezüella’da gerek Mudarodan önceki ilerici başkan Hugo Chaveze gerekse ölümünden sonraki Mudaroya karşı organize edilen gerici saldırılara Venezüella yoksul işçi sınıfı ve diğer yoksul sınıflar yüz vermemektedir. Bu saldırılar açıkça Venezüella’nın varlıklı ve ABD nin işbirlikçi kesimleridir. Aynı yargıya Gezi/Haziran eylemleri için varmak yanlış olmayacaktır. Gerçekten de Gezi eylemleri sınıf olarak işçi sınıfının organize ettiği, yönettiği bir eylemler bütünü değildir. Daha çok orta sınıf aydınlarının, öğrencilerin ve toplumun sınıfsal yapı itibariyle birbirinden farklı kesimlerinin bir araya gelerek siyasal İslamcı AKP iktidarının daralttığı sosyal yaşam alanlarına sahip çıkmaya yönelik olarak başlattıkları, giderek siyasal İslamcı AKP ye karşı muhalif içerik taşıyan bir protesto eylemidir. Öncelikle siyasal İslamcı gericiliğe karşı bir öfke patlaması olduğu içindir ki ilerici bir karakter taşır. İkincisi, zorunlu olarak vardığı sonuç küresel kapitalizmin iktidar koltuğuna oturttuğu ve Orta Doğuda küresel kapitalizmin yeniden yapılandırılmasında görevlendirdiği AKP iktidarına karşı antiemperyalist/antikapitalist bir duruştur. Oysa gezi eylemlerinin başlangıçta böyle bir hedefi yoktur, eylemin bu karakteri eylem içinde biçimlenmiş, şekillenmiştir. Şimdi, Gezi eylemlerine orta sınıf aydınlarının, öğrenci kitlesinin damgasını vurmasına bakarak  arkamızı dönüp “homojen işçi sınıfının eylemi değildir” diyerek dudak mı bükeceğiz, yoksa devrimci örgütlenmenin etkin ve yönlendirici bir güç olamamasının zaafları üzerinde mi düşüneceğiz?. Ya da bugün güncellik taşıyan CHP nin adalet yürüyüşüne bin dereden su getirip kayıtsız mı kalınacak, ya da asgari payda paylaşılıp destek mi olunacak…  Sorunun yanıtı sanırım, tarihi görevleri işçi sınıfının iktidar mücadelesini sabote etmek, baltalamak olan kendilerine “liberal” adını veren kesimlerin gezi eylemleri karşısındaki tutumlarıdır. Bunlar akraba/taallukat gezi eylemlerini çok sevmişlerdi… Aynı şekilde CHP nin adalet yürüyüşüne de övgüler yağdırmaktadırlar… Bunlara göre gezi öyle güzel bir eylemdi ki, eylemin güzelliği, eylemi yönlendirecek örgütlü devrimci güçlerin olmayışıdır. Aynı şekilde CHP nin Adalet yürüyüşü de her türlü övgüyü hak ediyor, çünkü örgütlü devrimci güçler bu yürüyüşte etkili ve etkin değiller… Tüm korkuları devrimcilerin etkin ve etkili bir güç olarak toplumsal eylemleri yönlendirme yeteneğinde olmasıdır.  Maazallah, ya gezi eylemi devrimci örgütlü güçler tarafından yönlendirilseydi?…Ya CHP nin adalet yürüyüşünde etkili olsalardı?…  Bu kesimlerin örgütlü devrimci güçlerin kitlesel hareketleri yönlendirmesinden duydukları korku ve gördükleri kabus ile siyasal İslamcı AKP iktidarının gericiliğe karşı etkin ve etkili gücündevrimci örgütlülük olduğuna ilişkinduyduğu korkunun kaynağı aynıdır. Ya devrimci güçler etkin ve etkili olursa?…

Her iki kesimin de kuşkusu olmasın… Tarih yalan söylemez…

Bölüm-16

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

Bir önceki bölümde içinde bulunulan zaman diliminde yerkürede, “bir şeylerin” olduğunu, kitlelerin kendiliğinden eylemlerinin eylem içinde antikapitalist devrimci karakter kazandığının altı çizilmişti. Kitleler cephesinde olup bitenler özetlenmeye çalışıldı.  Kısaca, küresel kapitalizme karşı yerkürenin değişik ülkelerinde ardı ardına patlayan kitlesel hareketler birbirini tamamlayan, birbirini etkileyen ve tetikleyen helezonik hareketler olarak zaman zaman yoğunlaşan, zaman zaman dinginleşen bir seyir izlemiştir. Devrimci kitlesel yükselişin karşısında iktidar sahipleri bu yükselişi seyretmez, karşı devrimci güçlerin yıkıcı, ölümcül önlemleri devreye girer. Provokasyonlar, sabotajlar, eylemin ve önderlerinin gözden düşürülmesi, manipülasyonlar bir birini izler. Kısaca karşı devrim, yıkıcı ucu iktidara dokunan hiçbir ilerici/devrimci harekete hoş görü göstermez ve bu beklenemez de. O halde küresel kapitalizm cephesinde durum nedir?. Öncelikle yapısal özelliğinden gelen içsel sorunlarını aşamamaktadır. 2008 krizi hala aşılamadığı gibi giderek derinleşmektedir. Bir krizden çıkmadan etkisi bir öncekine göre daha ağır olan ikinci, üçüncü… ve ardı ardına eklenen krizlerle boğuşmaktadır. Kapitalizm, bu güne kadar bunalım ve krizlerini sömürüyü yoğunlaştırarak aşmıştır. Şu veya bu ülkede uç veren tepkileri bir şekliyle bastırmış, etkisizleştirmiştir. Ancak, küresel kapitalizmin 2008 yılındaki krizi atlatamaması, kapitalizmin gelmiş olduğu düzeyle paraleldir ve görünen odur ki krizin atlatılması bir yana ağırlaşarak devam edeceğine ilişkin ciddi ipuçları artık saklanıp gizlenemez duruma gelmiştir. Kapitalizmin tarihinde görülmeyen ve ekonomistlerin “resesyon” olarak adlandırdıkları enflasyon “çift dip” yapmaya başlamıştır. Yani mevcut krizden çıkmadan yeni bir krizin kapıya dayanmasıdır. Bu durum ise kısa vadede durgunluğun, uzun vadede çöküşün habercisidir. Kapitalizmin kendi tercihi olmayan, yapısal karakterinden kaynaklanan bu durumun faturası halka çıkarılır. “Toparlanma” adına kamu malları özelleştirme adı altında adeta yağmalanır, enflasyonist politikalar nedeniyle alım gücü düşer ve işsizlik artar. Hoşnutsuzluklar baş göstermeye başlar. Bu hoşnutsuzluklar giderek kitleselleşir ve sistemi tehdit eder hale gelir. İşte tam da bu noktada halkın yaşamı üzerine Rus ruletleri oynanmaya başlar. Şiddeti Merkez kapitalist ülkelere nazaran daha ağır biçimde hissedilen geri bıraktırılmış ülkelerde kitleler,  siyasal iktidarların zincirlerinden boşanmış açık, karşı devrimci zoruyla yüz yüze gelirler. İşte yine burada devreye kapitalizmin aklı evvel akıl hocası Huntingtonun “medeniyetler çatışması” devreye girer. Artık ülke farklı etnik köken ve farklı dinsel/mezhepsel inanışa sahip insanların savaş alanına döner. Siyasal iktidarlar ülke nüfusunun çoğunluğunu oluşturan etnik ve dinsel/mezhepsel çoğunluğun gerici, ilkel dürtülerini harekete geçirir, iktidara yamar ve kendi dışında kalan insanlar üzerinde “millet böyle istiyor” demagojisi ile açık yıldırma politikasını devlet politikası olarak inşa eder ki, bunun adı faşizmdir. Az çok “demokratik kırıntı” taşıyan statüko terkedilir,  yerini faşizmin iktidar yapısına uyumlu statüko alır. Artık, aklın, eleştirinin, bilimin, sanatın yerini “ kayıtsız koşulsuz” biat etmek alır. İktidarına yamadığı kitlelerin ilkel ve gerici dürtüleri okşanır, coşturulur ve bu kitleler iktidar için vurucu güç haline getirilir. Yaratılan führer vur derse vurulur, öldür derse öldürülür. Alman, İtalyan faşizmi kapitalizmin o günkü bunalım ve krizlerinin üzerine kurulmuştu, kapitalizm tek tek ülkelerde ve kapitalist ülkeler birbirleriyle rekabet içindeyken krizden çıkışın çaresi olarak krizin baş gösterdiği ülkelerde başvurulan faşizm, bugün kapitalizmin küreselleşmesiyle artık tek tek ülkelerin değil bütün yer kürenin kapısına dayanmış yakın bir tehlikedir. Şimdi bir özet olarak Alman ve İtalyan klasik faşizminin iktidara hazırlık ve iktidar dönemlerindeki yöntemlerle bu gün geri bıraktırılmış ülkelerdeki iktidarların iktidar biçemleriyle merkez kapitalist ülkelerdeki iktidarların otokratik/totaliter iktidarlar biçimlerine yönelişi kıyaslanmalıdır. Gelinen noktada geri bıraktırılmış ülkelerdeki iktidarların yapısı faşizme evrilirken merkez kapitalist ülkelerdeki iktidarların yapısı otokratik yönetimlere evirilerek faşist iktidarlara evirilmenin provası yapılmaktadır. Küresel kapitalizmin bütün yer kürede kitleleri yedekleme politikası da aynılaşmış, kullanılan yöntemler özdeşleşmiştir. Nüfus olarak ülke çoğunluğunu oluşturan kitlelerin, etnik köken  ve dinsel/ mezhepsel inanç farklığı olarak özetlenebilecek  ilkel ve gerici yanlarının bilenerek, nispeten azınlık olan diğer etnik köken ve inançtan olanlara karşı sistematik kışkırtmalarla faşist iktidarın alt yapısı oluşturulmaktadır. Nihayetinde bu gelişmeler karşısında küresel kapitalizmin iktidar yönelimleri burjuva demokrasilerinin geri dönülmesi mümkün olmayan geçmişte kaldığının da açık ifadesidir.

2000 li yıllarda başlayan kitlesel hareketler küresel kapitalizmin “yönetemezliği” ne karşı ciddiye alınması gereken küresel protesto eylemleridir. Devrim ve karşı devrim dalgası birlikte yükselmektedir.

Küresel kapitalizme karşı uç veren bu hareketlerle 1968 hareketleri arasında benzerlik/paralellik kurulmaya çalışıldığı gözlenmektedir. Şayet kastedilen bu benzerlik 1968 in Avrupa ayağı ise böyle bir yaklaşımın maddi temeli yoktur. 1968 hareketlerinin Avrupa ayağını oluşturan talepler, hareketin merkezini oluşturan Avrupa öğrenci gençliğinin tutucu/muhafazakâr Avrupa’ya karşı sosyal yaşam alanlarının genişletilmesi, bu talebi sınırlayan/kısıtlayan engellerin kaldırılmasıdır. Şayet kastedilen 1968 hareketlerinin geri bıraktırılmış, bağımlı ülkelerdeki yansıması ise bu konudaki itirazın yerinde olmadığını düşünmekteyiz. Gerçekten de 1968 eylemlerinin Avrupa ayağında sınıfsal talepler yok denecek kadar cılızdır. Bu olgu 1968 hareketine önderlik eden Avrupalı öğrencilerin/aydınların daha sonra bulundukları ülkelerde burjuva iktidarlar içinde yer almasıyla, onun birer parçası olmakla sonuçlanacaktır.  Ancak 1968 hareketlerinin geri bıraktırılmış, emperyalizme bağımlı ülkelerdeki talepleri, Avrupa ayağındaki taleplerle taban tabana zıttır. Taleplerin özünü sadece tutucu/muhafazakâr iktidarlara karşı sosyal yaşam sınırlarının genişletilmesi oluşturmaz. Tersine, hareket sınıf gerçeğinin etrafında vücut bulur ve şekillenir. Kendi içinde eleştiriler saklı kalmak koşuluyla işçi sınıfı ile organik bağlar kurulmaya çalışılır. Grevler, toprak işgalleri, boykotlar birer öğrenci eylemi olmanın ötesinde işçi sınıfının siyasal iktidara yürüyüşünün destek eylemleri olarak örgütlenir, organize edilir.  Başarılı olup olmadığı ayrı bir tartışma konusudur ancak niyet olarak işçi sınıfının iktidar talebine cevap arandığı kuşku götürmez. Bir ayrımı daha vurgulamak gerekirse 1968 in Avrupa ayağına Avrupa burjuvazisi “hareketi kendi içinde nötralize” etme, eritme politikasıyla yaklaşırken, geri bıraktırılmış ülkelerdeki siyasal iktidarlar bu hareketlerin üzerine bir yandan devletin polis ve asker gibi resmi güçlerini sürerken, diğer yandan bizzat örgütlediği faşist ve dinci güçleri bu hareketin üzerine salmışlardır. 1968 in Avrupa ayağını oluşturan hareketin lider kadrosu devlet içinde eritilirken-Kızıl Dany ve Regis Debray gibi- geri bıraktırılmış ülkelerde bu hareketin lider kadroları vurularak ya da idam edilerek yaşamdan kopartılmışlardır. Bu irdelemeyi yapmamızdaki amaç şudur: Bu tür benzetmeler pratiğe ışık tutmadığı gibi, önümüzdeki sorunların çözümünde de bir kriter oluşturmaz. Eylemin bileşenleri, eylemin sınıfsal karakterini ve  eylemin yöneldiği hedefi de belirler.  Geçmişte yaşanmış hiç bir eylem kendisinden sonra da tekrarlanamaz. Görünen odur ki, küresel kapitalizmin açmazı kitlesel eylemlerin sınıfsal karakterini daha belirgin hale getirirken, bu sınıfsal karakterin çok katmanlı halk hareketleri olarak yaygınlaşması kaçınılmazdır. Küresel kapitalizm ile dünya halkları arasında çekişme ve restleşmenin ivmesi yükselmektedir. Yaklaşan fırtınaya hazırlığın ilk adımı sınıf ideolojisinin yol göstericiliğinde küresel birleşik halk hareketinin örgütlenmesidir…

Bölüm-17

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

Küresel kapitalizm, içinde bulunduğu kronik bunalımdan, yönetemediği krizden yeni bir Pazar/paylaşım savaşının  koşullarını yaratarak ya da zaten kapitalizmin yarattığı koşulların  açmazdan yeni bir paylaşım  savaşıyla çıkmayı mı öngörmektedir?. Gerçekten kimilerinin dediği gibi, emperyalist/kapitalizmin çelişkileri bir üçüncü dünya savaşını kaçınılmaz mı kılmaktadır?. Bu yönde bir beklenti içinde olanların ileri sürdüğü gerekçeye göre Kapitalist sistemin Jandarması ABD nin Çin, Rusya, Hindistan gibi ülkelerin ekonomik büyümesinin gerisinde kalması sonucu ekonomik, siyasi teknolojik ve askeri alanda hegemonyasını kaybetmesi, doğan boşluğu bu güçlerin doldurmasıdır.  Özellikle Çin’in Asya ve Afrika’da etki alanlarını genişletmesi, buna Kapitalist sistemin ve hegemonyacı gücünün sessiz kalmayacağı ve yeni bir savaşın kaçınılmaz olduğudur.  Bu görüşe göre çıkacak savaşın tarafları da dolaylı olarak bellidir. Bir tarafta ABD ve Avrupa, diğer tarafta Çin, Rusya, Hindistan gibi kapitalist gelişmesini hızla büyüten ve sisteme sonradan dahil olan ülkelerdir. Bu tanımlamanın bilinç altında yatan olgu kuşkusuz kapitalizmin içinde bulunduğu aşamanın küresel karakterinin ve bu karakterin doğurduğu ilişki ve çelişkilerin eksik, dolayısıyla yanlış kavranmasıdır. Böyle bir çıkarıma varılmasının nedeni, kapitalizmin savaşla sonuçlanan birinci ve ikinci bunalım dönemlerinin özelliklerinin aynen devam ettiğidir. Öyle ya, kapitalist gelişmesini geç tamamlayan İtalya ve Almanya’nın, kapitalizmin emperyalist aşamaya ulaşmasıyla dünya pazarlarını kendi aralarında paylaşan diğer emperyalist ülkelere itirazı nasıl paylaşım savaşlarına yol açtıysa, şimdi de Çin, Rusya, Hindistan v.b gibi ülkelerin erken kapitalist ülkelerce paylaşımı tamamlanan pazarlarda söz sahibi olmaları savaşı kaçınılmaz kılar. Kapitalist sistemin mevcut durumunun yeni bir savaşı kaçınılmaz kılacağını düşünenlerin çıkış noktası budur.

Bu başlık altında yazılan yazılara gelen eleştirilerin de bir o kadar “anlamaktan uzak” eleştiriler olduğunu belirtmeliyiz. Öncelikle, gerekçelerini açıklayacağımız üzere ileri sürülen tez, emperyalist kapitalizmin küresel aşamaya geçmesiyle birlikte çelişkilerin hafiflemesi şöyle dursun, sistemin çelişkilerinin arttığını ısrarla belirtmeliyiz. Öyle ki bu çelişkiler sistemin içsel ve yapısal çelişkileridir ki öyle yeni bir savaşla çözülemeyecek kadar kronik ve vahimdir. Çelişkilerin yeni bir savaşla çözüleceğini ileri sürenleri küresel burjuvazi duysa derin bir oh çeker ve teşekkür bile eder. Şöyle diyecektir: “Evet, hastayım ama bir ameliyatla eski sağlığıma kavuşurum”. Oysa içsel ve yapısal çelişkilerin sonucu sistem sadece hasta değildir ve bir ameliyatla ölümünü geçiştirecek güce de sahip değildir. Küresel aşamada kapitalizmin hastalığı ölümcüldür ve ölümünü beklediğini, çelişkinin savaşla çözüleceğini ileri sürenlerden çok daha iyi bilmektedir.

Birinci ve ikinci bunalımların savaşla çözüldüğü koşullarda kapitalizmin bulunduğu ilişki ve çelişkiler nedir, küresel kapitalizmin bu işleyişte farklılaşan ve farklı boyutlar kazanan durumu nedir?.

Öncelikle  anılan dönemler Ulusal kökenli tek tek emperyalist/kapitalist ülkelerin yeni pazarlar kazanmak, mevcut pazarlarını diğer emperyalist kapitalist ülkelere karşı korumaktır. İçsel ve yapısal çelişkilerinin ülkeye yansıması sınıf mücadeleleri iken dışa dönük çelişkiler kendi aralarındaki çelişkilerdir ve bu çelişkilerin kaynağı da yukarıda değindiğimiz gibi daha çok sömürünün koşulu olan yeni sömürgelere, geniş pazarlara sahip olmaktır. Her bir emperyalist/kapitalist ülke tekelci burjuvazisinin çıkarı diğerine aykırıdır, her biri kendi ülkesinde hükmettiği sermayenin egemenliğindeki pazarlarda/sömürgelerde hükümrandır. Herhangi hükümran bir emperyalist/kapitalist ülkenin hükümranlığına itirazı savaş sebebidir.  Birinci ve ikinci paylaşım savaşlarının nedeni, ulusal sınırları içinde ve sömürgelerinde  hükümranlıkları tartışmasız olan ulusal kökenli tekelci burjuvazinin sahip olduğu hükümranlığa diğer ulusal kökenli başka tekelci burjuvazinin itirazıdır. Emperyalistler arası savaş bu itirazın dışavurmudur.. Ülke içi bütün düzenlemeler, ulusal kökenli tekelci burjuvazinin egemenliğinin koruyucusu ulus devlet tarafından ve bu amaca yönelik olarak yapılır. Bu Egemenlik ulus devletin zor güçleriyle sağlanır. Burjuvazinin yönetme sorunu taşımadığı dönemlerde bu yönetim aygıtı az çok meşru araçlarla yönetmeye çalışırken, bunalım ve kriz dönemlerinde baş gösteren “yönetememe” dönemlerinde zor güçleri devreye girer. Gerek mevcut pazarların diğer ulusal kökenli tekelci kapitalistlere karşı korunması , gerekse yeni pazarların elde edilmesi için atağa kalkılması diğer kapitalist ülke ya da grupların itirazıyla karşılaşırsa savaş kaçınılmaz olur. Kapitalizmin savaşı sömürü ve Pazar savaşıdır, burjuvazinin yurtseverlik dediği şey de sömürüsünün ve egemenliğinin sürdürülmesidir. Pazar sorunun savaş yoluyla çözümü, önce ülke içinin “düzenlenmesinden” geçer. Ülke içinde kapitalizme muhalif kurumlar, kişiler, partiler, demokratik kitle örgütleri, devrimci sınıf sendikaları birer birer etkisizleştirilir. Savaş karşıtlığı şiddetle bastırılır, suçlanır, toplumdan izole edilmeye çalışılır. Böyle dönemlerde burjuvazi yönetmek için otokratik ya da faşist yönetimlere başvurur. Özetle, birinci ve ikinci bunalım dönemlerinin özelliği tek tek kapitalist ülkelerin kapitalist sistem içinde kendi paylarına düşen pazarlardaki devredilmez dokunulmaz egemenlikleridir. Bu olgunun politik sonuçlarının değerlendirilmesi her ne kadar bu yazının konusu değilse de, bu objektif durumu iyi değerlendiren Rus devrimcileri emperyalist/kapitalistler arasındaki çelişkinin doğurduğu bu çatlağın sonuçlarından Rus devrimini gerçekleştirecektir. Her emperyalist ülkenin tek başına bir hegemon olduğu gerçeğinden hareketle de, Troçkistlerin bütün itirazlarına rağmen tek ülkede sosyalist devrimin mümkün olduğunu pratikte göstereceklerdir.

Tek tek ülkelerde hegemon olan ulusal kökenli tekelci kapitalizm, olguları 1980 lerde ortaya çıkan ve  20. Yüzyıl biterken küresel karakter kazanan kapitalizmin işleyişinde egemen olan başat yön artık tek tek ülkelerde egemen olan tekelci kapitalizm yerine sermayenin birleşik hareketinin yarattığı küresel çapta egemenlik aşamasına geçen, bazıların çok sevdiği deyimle “Neo liberalizmdir”. Bu aşamada kapitalist sermayenin tek tek ve birbirinden bağımsız hareketinden söz edilemez, sermayenin birleşik ve birlikte hareketi asıldır. 19. Ve 20. Yüzyılın “mutlak egemenleri” ulusal kökenli tekelci sermaye ya da sermaye grupları egemenlik haklarını sömürünün küresel çapta  ikamesi adına küresel sermayeye devretmişlerdir. Küresel kapitalizmin sermaye hareketleri açısından sermayenin girift ve birleşik hareketidir. Bu olgu kapitalizmin işleyişinde yeni durumlar yaratmıştır. Yeni bir örgütlenme, yeni kurumlar, yeni stratejiler ortaya çıkmıştır. İnsan hakları, demokrasi gibi şaklabanlıklar, küresel kapitalizmin sömürü Anayasası  maastricht sözleşmesinin çirkin yüzünü gizlemeye yarayan, kitleleri avutmaya yönelik  kapitalizmin tipik kurnazlığıdır. İrdelemenin bu bölümünü bitirmeden ve gelecek sayıda devam etmek üzere hemen belirtelim ki, bu gün savaş beklentisi yaratan görünümün nedeni, ulus devlet bazında, yönetim ve bürokraside varlığını sürdüren ve küresel sermayenin taşeron duruma getirdiği ulusal kökenli tekelci burjuvazinin, küresel kapitalizme kaptırdığı egemenlik alanlarını korumaya yönelik son çırpınışıdır. Küresel kapitalizm kendi egemenlik alanlarını tartıştırmayacak kadar şişkin, saldırgan ve tahammülsüz bir hastadır.

Bölüm-18

-DEMOKARSİDEN FAŞİZME-

Küresel kapitalizm, içinde bulunduğu kronik bunalımdan, yönetemediği krizden yeni bir Pazar/paylaşım savaşının  koşullarını yaratarak ya da zaten kapitalizmin yarattığı koşulların  açmazdan yeni bir paylaşım  savaşıyla çıkmayı mı öngörmektedir?. Gerçekten kimilerinin dediği gibi, emperyalist/kapitalizmin çelişkileri bir üçüncü dünya savaşını kaçınılmaz mı kılmaktadır?. Bu yönde bir beklenti içinde olanların ileri sürdüğü gerekçeye göre Kapitalist sistemin Jandarması ABD nin Çin, Rusya, Hindistan gibi ülkelerin ekonomik büyümesinin gerisinde kalması sonucu ekonomik, siyasi teknolojik ve askeri alanda hegemonyasını kaybetmesi, doğan boşluğu bu güçlerin doldurmasıdır.  Özellikle Çin’in Asya ve Afrika’da etki alanlarını genişletmesi, buna Kapitalist sistemin ve hegemonyacı gücünün sessiz kalmayacağı ve yeni bir savaşın kaçınılmaz olduğudur.  BU görüşe göre çıkacak savaşın tarafları da dolaylı olarak bellidir. Bir tarafta ABD ve Avrupa, değer tarafta Çin, Rusya, Hindistan gibi kapitalist gelişmesini hızla büyüten ve sisteme sonradan dahil olan ülkelerdir. Bu tanımlamanın bilinç altında yatan olgu kuşkusuz kapitalizmin içinde bulunduğu aşamanın küresel karakterinin ve bu karakterin doğurduğu ilişki ve çelişkilerin eksik, dolayısıyla yanlış kavranmasıdır. Böyle bir çıkarıma varılmasının nedeni, kapitalizmin savaşla sonuçlanan birinci ve ikinci bunalım dönemlerinin özelliklerinin aynen devam ettiğidir. Öyle ya, kapitalist gelişmesini geç tamamlayan İtalya ve Almanya’nın, kapitalizmin emperyalist aşamaya ulaşmasıyla dünya pazarlarını kendi aralarında paylaşan diğer emperyalist ülkelere itirazı nasıl paylaşım savaşlarına yol açtıysa, şimdi de Çin, Rusya, Hindistan v.b gibi ülkelerin erken kapitalist ülkelerce paylaşımı tamamlanan pazarlarda söz sahibi olmaları savaşı kaçınılmaz kılar. Kapitalist sistemin mevcut durumunun yeni bir savaşı kaçınılmaz kılacağını düşünenlerin çıkış noktası budur.

Bu başlık altında yazılan yazılara gelen eleştirilerin de bir o kadar “anlamaktan uzak” eleştiriler olduğunu belirtmeliyiz. Öncelikle, gerekçelerini açıklayacağımız üzere ileri sürülen tez, emperyalist kapitalizmin küresel şamaya geçmesiyle birlikte çelişkilerin hafiflemesi şöyle dursun, sistemin çelişkilerinin arttığını ısrarla belirtmeliyiz. Öyle ki bu çelişkiler sistemin içsel ve yapısal çelişkileridir ki öyle yeni bir savaşla çözülemeyecek kadar kronik ve vahimdir. Çelişkilerin yeni bir savaşla çözüleceğini ileri sürenleri küresel burjuvazi duysa derin bir oh çeker ve teşekkür bile eder. Şöyle diyecektir: “Evet, hastayım ama bir ameliyatla eski sağlığıma kavuşurum”. Oysa içsel ve yapısal çelişkilerin sonucu sistem sadece hasta değildir ve bir ameliyatla ölümünü geçiştirecek güce de sahip değildir. Küresel aşamada kapitalizmin hastalığı ölümcüldür ve ölümünü beklediğini, çelişkinin savaşla çözüleceğini ileri sürenlerden çok daha iyi bilmektedir.

Birinci ve ikinci bunalımların savaşla çözüldüğü koşullarda kapitalizmin bulunduğu ilişki ve çelişkiler nedir, küresel kapitalizmin bu işleyişte farklılaşan ve farklı boyutlar kazanan durumu nedir?.

Öncelikle  anılan dönemler Ulusal kökenli tek tek emperyalist/kapitalist ülkelerin yeni pazarlar kazanmak, mevcut pazarlarını diğer emperyalist kapitalist ülkelere karşı korumaktır. İçsel ve yapısal çelişkilerinin ülkeye yansıması sınıf mücadeleleri iken dışa dönük çelişkiler kendi aralarındaki çelişkilerdir ve bu çelişkilerin kaynağı da yukarıda değindiğimiz gibi daha çok sömürünün koşulu olan yeni sömürgelere, geniş pazarlara sahip olmaktır. Her bir emperyalist/kapitalist ülke tekelci burjuvazisinin çıkarı diğerine aykırıdır, her biri kendi ülkesinde hükmettiği sermayenin egemenliğindeki pazarlarda/sömürgelerde hükümrandır. Herhangi hükümran bir emperyalist/kapitalist ülkenin hükümranlığına itiraz savaş sebebidir.  Birinci ve ikinci paylaşım savaşlarının nedeni, ulusal sınırları içinde ve sömürgelerinde  hükümranlıkları tartışmasız olan ulusal kökenli tekelci burjuvazinin sahip olduğu hükümranlığa diğer ulusal kökenli başka tekelci burjuvazinin itirazıdır. Emperyalistler arası savaş bu itirazın dışavurmudur.. Ülke içi bütün düzenlemeler, ulusal kökenli tekelci burjuvazinin egemenliğinin koruyucusu ulus devlet tarafından ve bu amaca yönelik olarak yapılır. Bu Egemenlik ulus devletin zor güçleriyle sağlanır. Burjuvazinin yönetme sorunu taşımadığı dönemlerde bu yönetim aygıtı az çok meşru araçlarla yönetmeye çalışırken, bunalım ve kriz dönemlerinde baş gösteren “yönetememe” dönemlerinde zor güçleri devreye girer. Gerek mevcut pazarların diğer ulusal kökenli tekelci kapitalistlere karşı korunması , gerekse yeni pazarların elde edilmesi için atağa kalkılması diğer kapitalist ülke ya da grupların itirazıyla karşılaşırsa savaş kaçınılmaz olur. Kapitalizmin savaşı sömürü ve Pazar savaşıdır, burjuvazinin yurtseverlik dediği şey de sömürüsünün ve egemenliğinin sürdürülmesidir. Pazar sorunun savaş yoluyla çözümü, önce ülke içinin “düzenlenmesinden” geçer. Ülke içinde kapitalizme muhalif kurumlar, kişiler, partiler, demokratik kitle örgütleri, devrimci sınıf sendikaları birer birer etkisizleştirilir. Savaş karşıtlığı şiddetle bastırılır, suçlanır, toplumdan izole edilmeye çalışılır. Böyle dönemlerde burjuvazi yönetmek için otokratik ya da faşist yönetimlere başvurur. Özetle, birinci ve ikinci bunalım dönemlerinin özelliği tek tek kapitalist ülkelerin kapitalist sistem içinde kendi paylarına düşen pazarlardaki devredilmez dokunulmaz egemenlikleridir. Bu olgunun politik sonuçlarının değerlendirilmesi her ne kadar bu yazının konusu değilse de, bu objektif durumu iyi değerlendiren Rus devrimcileri emperyalist/kapitalistler arasındaki çelişkinin doğurduğu bu çatlağın sonuçlarından Rus devrimini gerçekleştirecektir. Her emperyalist ülkenin tek başına bir hegemon olduğu gerçeğinden hareketle de, Troçkistlerin bütün itirazlarına rağmen tek ülkede sosyalist devrimin mümkün olduğunu pratikte göstereceklerdir.

Tek tek ülkelerde hegemon olan ulusal kökenli tekelci kapitalizm, olguları 1980 lerde ortaya çıkan ve  20. Yüzyıl biterken küresel karakter kazanan kapitalizmin işleyişinde egemen olan başat yön artık tek tek ülkelerde egemen olan tekelci kapitalizm yerine sermayenin birleşik hareketinin yarattığı küresel çapta egemenlik aşamasına geçen, bazıların çok sevdiği deyimle “Neo liberalizmdir”. Bu aşamada kapitalist sermayenin tek tek ve birbirinden bağımsız hareketinden söz edilemez, sermayenin birleşik ve birlikte hareketi asıldır. 19. Ve 20. Yüzyılın “mutlak egemenleri” ulusal kökenli tekelci sermaye ya da sermaye grupları egemenlik haklarını sömürünün küresel çapta  ikamesi adına küresel sermayeye devretmişlerdir. Küresel kapitalizmin sermaye hareketleri açısından sermayenin girift ve birleşik hareketidir. Bu olgu kapitalizmin işleyişinde yeni durumlar yaratmıştır. Yeni bir örgütlenme, yeni kurumlar, yeni stratejiler ortaya çıkmıştır. İnsan hakları, demokrasi gibi şaklabanlıklar, küresel kapitalizmin sömürü Anayasası  maastricht sözleşmesinin çirkin yüzünü gizlemeye yarayan, kitleleri avutmaya yönelik  kapitalizmin tipik kurnazlığıdır. İrdelemenin bu bölümünü bitirmeden ve gelecek sayıda devam etmek üzere hemen belirtelim ki, bu gün savaş beklentisi yaratan görünümün nedeni, ulus devlet bazında, yönetim ve bürokraside varlığını sürdüren ve küresel sermayenin taşeron duruma getirdiği ulusal kökenli tekelci burjuvazinin, küresel kapitalizme kaptırdığı egemenlik alanlarını korumaya yönelik son çırpınışıdır. Küresel kapitalizm kendi egemenlik alanlarını tartıştırmayacak kadar şişkin, saldırgan ve tahammülsüz bir hastadır.

Bölüm-19

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

Bu başlık altında yazı dizisi hazırlanırken, zorunlu olmadıkça kapitalizmin aşamalarını sayısal veriler ve istatistiklerle boğmaya çalışmadık. Amacımız da zaten bir “iktisatçı” nın rakamsal verileriyle hareket etmek değildir. Kapitalizmin gelişimini bir Marksist devrimcinin gözünden izlemek, analizlerin vardığı sonuçların sınıf mücadelesinin mücadele, örgütlenme ve toplumun hangi sınıflarıyla hangi bağlamda mümkün olabileceği ittifaklarına ilişkin öneriler sunmaktır.

Kapitalizmin doğumundan bugünkü aşamaya kadar olan irdelemelerin ortaya koyduğu sonuç şudur: Kapitalizm, sermaye birikiminin yoğunlaşmasıyla doğmuş olduğu ana karnı “ulus devletin” sınırlarına sığmıyor, bu sınırlar bu “ şişkinliğe” cevap vermiyor. Bu olgu küreselleşmesinin nesnel koşuludur.  Yer kürenin en ücra köşeleri bile küresel kapitalizmin pazarlarına açarken, bu “açılımın” önünde engel teşkil eden, belli sınırlarla tanımlanan, belli bir coğrafya bölgesinde egemenlik ifade eden ulus devlet “simgesel bir organ” a dönüştürülmüş, egemenlik alanları küresel kapitalizmin organlarına devredilmiştir.  Dolayısıyla ulus devletin sınırları bizzat küresel sermaye tarafından ortadan kaldırılarak, sermayenin egemenliğine engel teşkil eden siyasi ve coğrafi sınırlar da ortadan kaldırılmaktadır. Bu olgu öncelikle iki paradigmayı değiştirmiştir.

Birincisi; Siyasi, ekonomik askeri, kültürel ve ideolojik temel gücünü aydın, bürokrat, asker, küçük ve orta burjuvazinin oluşturduğu sınıflar ittifakının emperyalist/kapitalizmin açık ya da dolaylı işgaline karşı verilen ve niteliği itibariyle içeriği burjuva olan Ulusal Kurtuluş savaşları dönemi bitmiştir. Kapitalizmin dününde “Anti emperyalist” olmak ilericilik vasfının bir ölçüsüdür, anti emperyalist olmak için anti kapitalist olmak gerekmiyordu.  Ancak küresel kapitalizm döneminde anti kapitalist olmadan anti emperyalist olmak mümkün değildir. İçeriği anti emperyalist olsa bile anti kapitalist vasıf taşımayan hiçbir ulusal kökenli hareketin ilericilik vasfı taşımayacağına inanmaktayız. Küresel kapitalizmin kendisi halkların ( küresel kapitalizmin işgali altında bulunan ülkeler halkı)  ve sınıfların (gerek işçi sınıfı gerekse doğal müttefiki haline gelen küçük ve orta burjuvazi) sosyalizmin ortak programında buluşmalarını zorunlu hale getirmiştir. Kapitalizmin tekelleşmesinin daha üst düzeyde tezahürü ulusal kökenli tekelci kapitalizmin egemenlik dönemlerinde az çok mal mülk sahibi olan,  en alt düzeyde kapitalizmin artıklarından pay alan küçük burjuva ve orta burjuvaları eritmiş, bu grupları mülksüzleştirmiştir. Sınıflar bazında yeni kombinasyonlar oluşturmuştur. İletişim ve teknolojik alanlarda yoğunlaşan bu sınıflar işçi sınıfıyla ittifaka dünden daha yakın konumdadır. İşçi sınıfının örgütlenme ve mücadele ve örgütlenmesinde yeni bir güçtür.

İkincisi; Kapitalist sömürünün tahakkümü altında bulunan sınıfların politik tercihleri az çok “sol” yelpaze iken, küresel kapitalizmin yoğun sömürüsü altında kendilerine politik hedef gösteremeyen, kitleleri kapitalizme karşı bir çatı altında örgütleyemeyen sosyalist ve komünist örgütlenmelerin etkisizliği, güçsüzlüğü nedeniyle şaşkınlık içindedir. Yakın geçmişte “sol” ezilen kitlelerin bir kurtuluş ve mücadele sığınağı iken bugün kitleler popülizme kayarak gerici ve şoven sağın kitlesel tabanını oluşturmaktadır. Küresel kapitalizm sınıf sendikalarını, demokratik kitle örgütlerini etkisizleştirilmekte, ideolojik ve örgütsel çıkış yolu bulamayan kitleler faşizan “yeni sağın” kucağına itilmektedir. Gelir dağılımındaki uçurumun büyümesi, işsizliğin giderek artması, sosyal güvenlik mekanizmalarının işlemez ve etkisiz hale getirilmesi en çok bu kitleleri etkilemekte ve sınıf bilincinden ve sınıfsal örgütlenme ve öncülükten yoksun bu kesimler,  içinde bulunduğu açmazın nedenlerini kapitalizmin yoğun sömürüşünde aramak yerine, kapitalizmin aynı ölçüde sömürüsüne maruz kalan aynı sınıfa mensup kitlelerin,  kışkırtılan etnik ve dinsel/mezhepsel inançlarında aramaktadır. Burjuvazi kitlelerin gerici eğilimlerini kışkırtmakta, farklı etnik kökene ve dinsel/mezhepsel inanca sahip kitleler birbirinin düşmanı haline getirilmekte, birbirlerini hedef göstermektedirler. Bu olgu objektif olarak devrimci sınıf hareketinin kitlesel tabanını oluşturması gereken, sömürünün eğip büktüğü kitlelerin faşizan “yeni sağ”a yönelmelerine neden olmaktadır. Sınıf sendikacılığı işçi sınıfı içindeki etkisini yitirmiş, prestijini kaybetmiştir. Varlıklarını sürdüren sınıf sendikaları ve demokratik kitle örgütleri ise ya kitleleri kucaklamakta etkisizdir ya da “sol” farkına varamadıkları ideolojik sapkınlıkları nedeniyle etnik ya da mezhepsel eğilimlere destek olmaktadırlar. Kapitalizmin tam da isteği budur. Kitle tabanını kaybederek marjinalleşen “sol”, toplumsal gündemi belirlemekten uzak kalınca toplum egemen sınıfların yarattığı yapay, suni gündemlerle yatıp kalkmaktadır. Kitleleri kucaklayan sınıf örgütünden yoksunluk İdeolojik bulanıklığı derinleştirmekte, suları bulandırmaktadır. Öyle ki bu bulanıklık AKP’yi Antiemperyalist saymaya kadar götürülmekte, daha kuruluş bildirgesinde bilmem hangi kökenden gelmeyi marifet sayan, faili meçhul cinayetlerin simgesi meşhur “ Beyaz Toros arabalar” ının mucitlerinin kurduğu partiyi “ kurtuluş öznesi” olarak görmeye kadar gitmektedir. Orta Doğuda Irak’ın, Suriye’nin, Libya’nın işgalinde emperyalizmin yedek gücü olanlar “en kahramanlar” olarak alkışlanmaktadır. Yaratılan, yaygınlaştırılan, gerici etki kitleleri kuşatmakta, bu kuşatılmışlıkta, yön ve hedef şaşkınlığı yaşayan kitleler bu güçlerin toplumsal tabanını oluşturmaktadır.

Devrimci sınıf hareketin hazır reçetesi yoktur ve olmayacaktır. Sorunlar çözümleriyle birlikte ortaya çıkarlar. Sorunun doğru tespiti,  çözüm için doğru araçların yaratılması ve kullanılmasının da ön koşuludur. Tarihin devrimcilere yüklediği görev da budur ve bu nedenledir ki devrimciler sorunun tespiti ve çözümün öznesidirler. Çözümü ancak devrimci sınıfın yol ve yöntemleriyle mümkün olan bir meseleyi, tarihsel ömrünü oldurmuş bir sınıfın şu veya bu kliğinden beklemek, ya da orta yolcu bir zihniyetle “reform” paketleriyle sorunun çözümünün mümkün olduğunu, olabileceğini söylemek sadece egemen sınıfların işine gelecektir. Hasta can çekişmektedir ve reformlar aspiriniyle ölümcül hastayı yeniden sağlığına kavuşturmak olanaklı değildir.

Bu tespitin varacağı zorunlu sonuç öncelikle kitleler üzerindeki gerici etkinin kırılması ve gerici kuşatmanın yarılmasıdır. Bu elbette toplumun en geniş kesimlerini kucaklayan, kitleleri seferber etme yetkinliğine sahip, bir programı olan ve kitleleri yönlendirme kabiliyetine sahip bir örgütlenmenin yaratılmasına bağlıdır. Bu amaca yönelik katkıda bulunabilecek hiçbir toplumsal kesimi/gücü dışarda bırakma, burun kıvırma, küçümseme bu amacın provoke edilmesiyle eş anlamlı olacaktır. Toplumun farklı sınıf ve tabakalarının talepleri kucaklayacak, bu tepkileri sınıf mücadelesinin potasına kanalize edip bu potada eritebilecek bir sınıf örgütünün yaratılması bu günün ertelenemez acil görevi haline gelmiştir. Böyle bir örgütlenmenin ancak  bir muhalif “güçler” koalisyonu ile yaratılabileceği öne sürülebilir. Peşinen belirtelim ki bir “ güçler koalisyonu” böylesine çetrefil bir sorunun çözümüne hiçbir katkıda bulunmaz. Ancak, toplumun farklı kesimlerinin farklı taleplerine cevap verebilecek işçi sınıfı partisinin tartışmaz önderliğinde bir örgütlenmenin yaratılması, amaca yönelik ilk doğru ve kalıcı adımın atılmasıdır.

Bölüm-20

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

“Salt sınıfçılık” sapması,  dünya devrimci hareketinde, özellikle Rus devriminde tartışılmış, Türkiye devrimci hareketinde de yansımaları olmuştur. Sorun devrimci sınıf hareketinin  ittifakları sorunudur, bir başka deyimle hangi sınıf ve tabakalarla beraber, hangi sınıf ve tabakalara karşı mevzi alınacaktır?

Sorunun Rus devriminde ele alınışı, “işçi köylü” ittifakıdır. Devrimin öncü gücü RSDİP’in ( Bolşevik Parti) ideolojik ve örgütsel öncülüğünde modern Rus proletaryasının yoksul kır emekçileriyle Çarlığa karşı ittifakı Çarlığı devirecektir. Şehir küçükburjuvazisi, küçük mülk sahipleri bu ittifaka dahildir. Devrimi gerçekleştirecek sınıfların niteliği gereği bu devrim bir sosyalist devrim olmayacaktır. Rus devrimci hareketinde bu devrim “İşçi-Köylü” ittifakı olarak adlandırılacaktır. Yani devrimin niteliği sosyalist devrim olmayıp, devrime katılan sınıfların taleplerini de karşılayacak olan demokratik halk devrimidir. Koşulların oluşmasıyla bu demokratik halk devrimi hızla sosyalist devrime dönüştürülecektir. Çarlığın devrilmesine ilişkin sınıflar ittifakını “İşçi Köylü ittifakı” kitabında, devrimin hızla sosyalist devrime dönüştürülmesine ilişkin tezlerini de “Nisan Tezleri ve ekim Devrimi” isimli kitabında Lenin bu çerçevede tanımlamaktadır.Elbette bu tanımlama Rus devrimcilerinin dönemin koşullarını, emperyalist/kapitalizmin içinde bulunduğu durumu, bu durumun Rusya’ya yansıyışının kuyumcu titizliği ile tahlilinden işçi sınıfının örgütlenme, mücadele, araç ve gereçlerin seçilişi ve sınıfların mevzilenmesi, strateji ve taktikleri bu tahlil üzerine kuracaklardır. Devrimin başarılmasının yolu doğru tahlilden, doğru ve zamanında hareketten geçecektir. Bu Rusya’ya ve Rusya’nın mevcut durumuna denk düşen özgün bir durumdur ve aynı yöntem farklı ülkelerde tekrarlanamaz. Her ülke devrimcileri kendi ülkelerinin özgün koşullarında doğru hareket tarzını bulacaktır ve hiçbir ülkenin devrimci hareket tarzı diğerine benzemeyebilir. Asıl olan o ülkenin koşullarıdır ve bu koşulların doğru kavranmasıyla devrimci sınıf hareket tarzını belirleyecektir.

Türkiye elbette ne Rusya’dır ne de Rusya’nın devrimci döneminin koşullarını yaşamaktadır. Kapitalizmin işleyişindeki farklılıklar Rus devriminde mevcut olmayan yeni durumlar yaratmıştır. Türkiye devrimci sınıf hareketi bu mevcut durumun ilişki ve çelişkilerini doğru tahlille doğru bir mücadele hattı yaratabilir ve devrimci hareket bu hat üzerinde yol alır.  Öncelikle kapitalist sistemin işleyişinde ilişkiler farklılaşmıştır ve bu farklılaşma kapitalizmin yörüngesindeki ülkelere olduğu gibi yansımaktadır.

Rus devriminde dikkate değer bir diğer tespit ise Lenin’in “ Reddettiğimiz miras” adlı çalışmasıdır. Devrimci sınıf hareketi, kitlelerin örgütlenme ve seferberliğinde onların  günlük hareket ve davranışları üzerinde etkili olan, ruhsal durumlarını tanımlamaya elverişli, sosyal, kültürel, psikolojik faktörleri iyi bilmelidir. Bu faktörlerin oluşumunda geçmişten gelen, kitlelerin ruhsal dünyalarında izler bırakan, ilerici vasfa sahip  devralabileceği gibi, gerici niteliği olan ve  reddedeceği mirasın tanımlanması kitlelerin devrimci harekete katılımında ve hareketin ileri taşınmasında  manivela görevini yerine getirir. Sadece tek tek ülkelerin yaşanmış tarihinden değil, bir bütün olarak insanlığın yaşadığı tarihten devraldığı iç içe geçmiş, kitlelerin hareket ve davranış tarzı üzerinde etkili mirası dünden bu güne devam edegelir. Bu mirasın ilerici olanına sahip çıkmak, gerici olanını reddetmek için bu kültürel, sosyal ve psikolojik iç içe geçmişliğin “ilerici ve gerici” yanlarının tespiti de devrimci sınıf hareketinin görevidir. İlk çağların Spartaküs hareketi nasıl ki bütün dünya devrimci hareketinin sahipleneceği bir miras ise,  yakın tarihin ırkçı faşist geleneğinin mirası da reddedeceği bir mirastır. Lenin de devralınacak ve reddedilecek miras üzerinde dururken sadece dünya farklı çağların mirasından değil. Haklı olarak Rusya’nın özgün durumunun da mirasından söz edecektir ve gerici mirası reddederken ilerici mirasa sahip çıkacaktır. Her ülke devrimcileri, gerek tarihlerinden gerekse bütün insanlığın tarihinden gelen ilerici mirasa sahip çıkarken gerici mirasları reddeder. Elbette ilk çağlardan beri egemen sınıfların zulmüne şiddetine karşı çıkan, reddeden, isyan eden bütün gelenekler hangi ülkede gerçekleşirse gerçekleşsin bütün dünya devrimcilerinin ortak mirasıdır. Parisli komünarların mirası da bizimdir, Allende’nin direnen mirası da bizimdir. Rus devriminin mirasına sahip çıktığımız gibi, tarihin ileri bir sayfasını oluşturan, Avrupalı feodal iktidarların iktidarının dinsel ayağını koparan Fransız ihtilaline de sahip çıkarız.

Türkiye “sol” hareketinde, karşı çıkılması, burun kıvrılması moda bir kült olan Kemalizm sorununa yaklaşımdaki “psikolojik siniklik” adeta dehşetli bir “devrimci gösterge” olup çıkmıştır. “Neden sosyalizmi kurmadı” dan tutun da “ faşist” yaftalamaya kadar neresinden tutulduğu belli olmayan ucuz ve harcı alem ahkam kesmeler Kemalizm tartışmalarının bol çeşnili mönüsünde yerlerini almaktadır. Aydınlanma sürecini yaşamamış, kültürel düzeyi menkıbelerin, söylencelerin, efsanelerin düzeyini aşamamış, bilgi birikimi ansiklopedilerle sınırlı bir kültürel geleneğin, gürültücü ve fakat içi boş bilgiçliğinin çıkardığı gürültü egemen sınıfları epeyce memnun etmiştir. Özellikle 1980 ler sonrası Türkiye’de etnik hareketin yükselişinin psikolojik ezikliği altında kalan sol yelpazede bu kesimlerinçıkardığı gürültü, doğru, fakat cılız sesleri de etkisizleştirmiştir. Kemalizm’in tartışılması konusunda ikame yoluna gidilmiş, 12 Eylülün faşist generallerinden faili meçhul çetelerin elebaşlarına kadar tümü Kemalizm sepetinin içine atılmıştır.

Her tarihsel olay, kendini doğuran koşullarda değerlendirilir, tartışılır. Tartışılan dönemde doğru olan bu olayların kimileri tarihsel ömrünü tamamlar, kimileri güncelliğini korur. Ortaya çıktığı tarihsel dönem itibariyle sınıfsal karakteri ilericilik vasfı taşıyan özellikler korunur, süresini tamamlayan özellikler zaten kendiliğinden silinir gider. Feodalizmin iktidarlarına son veren, aklı ve bilimi önceleyen Fransız devrimi ortaya çıktığı tarihsel kesit içinde ilericidir ve niçin sosyalizmi kurmadılar diye küfredilmez. Sosyalizmi kurmak bir yana “eşitler Cumhuriyeti” adın verdiği manifestosunda “ Fransız devrimi-1789 Fransız burjuva ihtilali kastedilmektedir-ileride gerçekleştirilecek başka ve daha büyük bir devrimin öncüsüdür” diyen Babeuf”u giyotine gönderen Burjuva Fransız devrimini “gericilikle mi” suçlayacağız. Şayet Fransız Burjuva devrimini gerçekleştirildiği maddi koşullardan koparıp alacaksak, devrimi gerçekleştiren Fransız burjuvazisinin sosyalistlere ve komünistlere karşı amansız saldırılarına bakarak cevap vereceksek, evet, Fransız burjuva devrimi gericidir. Yok, eğer gerçekleştiği koşullarda yerine getirdiği tarihsel misyonuna bakarak karar vereceksek, bu devrimin, feodalitenin dayanağını dinden alan “göksel tanrısal iktidarlarını  yeryüzüne indirdiğini, ortaçağın dinsel dayanaklı iktidarlarına” son vererek laik yaşam biçimini inşa etmişse, feodal derebeylerin serflerini  “eşit, özgür yurttaşlar”, olarak tanımışsa, ilericidir. Bir başka yönüyle  toprağa dayalı  parçalı feodal üretimin yerine merkezi, büyük ölçekli kapitalist üretim biçimini inşa etmekle geniş üretim birimlerinde işçi sınıfının nicel gelişimine zemin hazırlamakla, bağrında sosyalizmi barındırdığını kabul edeceksek ortaya çıktığı dönem itibariyle burjuva devrimleri ilericidir. Her sınıflı toplumda bir önceki egemen üretim biçimini ve bu üretim biçiminin egemen güçlerini deviren, daha komplike ve daha ileri bir üretim biçimi inşa eden sınıf ilericidir. Her toplumsal olay, kendini doğuran koşullar içinde değerlendirilir, Tarihin devinimi gerçekleştiği dönem itibariyle “ilerici” olan hareketlerin yeni gelişen durum ve ortaya çıkan olgular karşısında  gerici duruma düşürür. Dünün ilerici sınıf vasfına sahip burjuvazisi, yeni bir dönemin kurucu unsuru işçi sınıfı karşısında gerici duruma düşmekle kalmamış, tarihe mal edilmiş ilerici değer yargılarının da inkarcısı olmuştur. Bir sınıfın gericileşmesi, bağrından çıkan yeni sınıfın,eski sınıflardan farklı ve ancak eski sınıfların egemenliklerine son vermekle mümkün olan yeni toplumsal sistemi kurmaya yetkin hale gelmesiyle, eski sınıfların da mevcut iktidarlarını ve egemenlik alanlarını tehdit etmesiyle başlar. Eski sınıflarda yeni sınıfın saldırı ve tehdidi altında olan egemenlik alanlarını koruma güdüsüyle tutuculaşır ve muhafazakârlaşır. Bu olgu sınıf mücadelelerinin tarihsel diyalektiğidir. Her sınıf kendisinden önceki sınıflarla, mensubu bulunduğu sınıfın egemenliğinin inşası için iktidar savaşına girişir. İktidar mücadelesi veren sınıf, diğer sınıfların kendisi yanında ve kendisi için ve kendi iktidar alanında kalarak destek olmasına hayır demez, ancak o sınıfı iktidarına da ortak etmez. Feodalizmin devrilmesinde Fransız burjuvazisine destek veren Fransız sosyalist ve komünistleri burjuvaziden iktidar talebinde bulunmayı canlarıyla ödemişlerdir. Bu süreç 1789 da başlamış, 1848 Haziran ayaklanması ve 1872 Paris komünüyle devam etmiştir. Her sınıf sınıfsal karakteriyle iktidar olur. Egemen olan sınıf, egemenliğinin aracı iktidarına ortak kabul etmez, aksi durum iktidardan pay talep eden sınıf ya egemen sınıfın ideolojik erozyonuyla “uzlaşma” adı altında amacından uzaklaştırılırya da bunun bedelini öder. Sınıf mücadelesinin uzlaşma kabul etmeyen karakteridir bu. Bir adım daha atalım. Sınıfsız topluma geçişin bir aracı olan sosyalist devlet, sınıfsız topluma geçişin maddi ve kültürel koşulları gerçekleştiği takdirde sıınf egemenliğini korumaya kalkışırsa ne olur?. Kuşkusuz gericileşir. Peki ama o sınıfın sosyalizmi kurarken sahip olduğu tarihi devrimcilik  vasfı “ işçi sınıfı zaten gericidir”  gibi telve götürmez zırvası gülünç olmaz mı?. İlericilik ve gericilik, olayların, olguların ortaya çıktığı tarihin zaman diliminin verileriyle değerlendirilirse yerinde olur ve anlam ifade eder, değilse “ zırva tevil götürmez”. Türkiye devrimci hareketinde “Kemalizm” sorununa bu açıdan bakmaya çalışacağız.

Bölüm-21

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

Tarihsel ve toplumsal devrimlerde devrimci sınıf, kenedi tarihinin ilericilik vasfından ve birikiminden yararlanır. Bu niteliğe sahip toplumsal tabaka ve katmanların kitlesel niceliğini devrimci hareketin potansiyeli, örgütlenmede ihmal edilmez ve hatta öncelikli toplumsal bir güç olarak görür. Bir önceki bölümde “ salt sınıfçılık” anlayışının eleştirisi yapılırken, aynı hastalığın Türkiye’de sol çevrelerde revaçta olduğu görülmektedir. Salt sınıfçılık anlayışın reddiyesi doğal olarak devrimci harekette hangi sınıf ve tabakaların işçi sınıfının müttefiki olduğu, olacağı sorusunun da irdelenmesini zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda Kemalizm sorunu açıklıkla, tarihsel ve güncel verileriyle, övgülerden ve komplekslerden uzak, sınıf hareketine etkisinin artısı ve eksisi ile tartışılması gerekir. Kemalizm’in devrimcileri ilgilendiren yanı, övgü ve sövgünün ötesine geçip, sınıf mücadelesinde bu kesimin konumunun belirlenmesi olmalıdır, bu kesime yaklaşımın nasıl olması gerektiğidir. Sosyalistlerin, komünistlerin Kemalist olmaması ayrı şeydir, bu kesimlerin karşı devrimcilerin kucağına itilmesi ayrı şeydir.

Kemalizm, Türkiye’nin bir özgünlüğüdür. Bu tanımlamada olumlu ya da olumsuz bakış açlarıyla sol çevrelerin hemfikir olduğu söylenebilir. Ancak bu hemfikirlik içerikte yandaşların övgü, karşıtların sövgü düzeyini geçmemektedir. Bir başka deyişle yandaş ya da karşıtların, Kemalizm’in sınıf mücadelesindeki konumu, yeri ve etkisi bağlamında soruna yaklaşma sorunları yoktur. Böyle olduğu içinde ciddiye alınacak bir yanlarının olduğu da söylenemez.

Kemalizm karşıtlarının kimler olduğu bilinmektedir.

Birinci grup; 1923 le başlayan Türkiye modernizmi öncesinin yedi yüzyıllık geleneğine sahip İslamcı/ Sünni kesimler birinci grup karşıtların başında gelmektedir. Karşıtlıkları kendi içinde tutarlıdır. Kuruluş döneminin modernleşme hareketleriyle toplumsal iktidarlarını ve bu iktidarları aracılığı ile sürdürdükleri ayrıcalıklarını kaybetmişlerdir, toplumsal etkinlikleri kısıtlanmış, tanrısallık atfettikleri hilafet kaldırılmış, toplumun dinsel dogmalarla yönetilmesine son verilmiş, toplumsal yaşam, çağdaş yaşam tarzı esaslarına göre yeniden düzenlenip çağdaş değerle buluşturulmuştur. Bu kesim, Mustafa Kemalin ölümünün yarattığı boşluktan faydalanarak 1940 lı yıllardan itibaren yeniden etkinliklerini artırmaya (Ezanın yeniden Arapça okunması, Köy Enstitülerinin kapatılması, İslamcı Eğitimin yeniden eğitim sistemine sokulması v.b) toparlanmaya başlamışlar, Demokrat Parti iktidarıyla birlikte sağ oluşumlar içinde yer almışlar ve taban bulmaya başlamışlardır. Altmış yıldır var olma çabaları nihayetinde, Kemalist modernitenin oluşturulmaya çalıştığı, tamamlanmamış, yarıda kalmış çağdaş toplum projesinin esaslı değerlerini kademe kademe etkisizleştirerek ve yerine dinsel doğmalara dayalı oluşumları ikame ederek siyasal islam adı altında iktidar olmaya kadar tırmanmıştır. Kemalizm’e düşmanlıktan öte nefretleri anlaşılır nedenlere dayanmaktadır. Birçok kesim her ne kadar “Ulusal Kurtuluş savaşı” na dudak bükseler de, bu kesimlerin Kemalizm’e düşmanlıktan öte kin ve nefretle bakmalarının nedenini anlamak için irdelemelerin ulusal kurtuluş savaşı arifesine ve sonrasını dayanak alması zorunludur ve bu dönemin realitesi üzerinden dinci kesimlerle etnik kesimlerin Kemalizm’e düşmanlıkları çakışır, ortaklaşır.

Kurtuluş savaşı arifesi, birinci paylaşım savaşından (1914-1918) yenik çıkan Osmanlı imparatorluğunun sevr anlaşmasıyla topraklarının galip emperyalist devletler tarafından paylaşılmasına tepki olarak, dağınık ve örgütsüz bir potansiyel olarak anti emperyalizm güdüsünün ortaya çıkmasıdır. Bu tepki Mustafa Kemal önderliğinde işgalci emperyalist güçlere karşı örgütlü antiemperyalist “Kuvay-ı Milliye” hareketine dönüştürülecektir. Ulusal Kurtuluş savaşının çekirdek oluşumu Kuvayı Milliye Hareketidr. Sevr anlaşmasıyla imparatorluğun toprakları galip emperyalist güçler tarafından pay edilirken, Osmanlı imparatorluğunun askeri gücünün dağıtılması, ordusunun terhis edilmesi de bu anlaşmanın içindedir. “Payitaht” yani halife padişahın Damat Ferit Paşa hükümeti işgalci emperyalist güçlerle anlaşma, İngiltere ya da ABD den birisinin güdümü altına girme tartışması içindedir. Bu koşullarda Mustafa Kemalin önderliğindeki ulusal güçler kongrelerle gerekli hazırlıkları tamamladıktan sonra, Çarlığı devirerek iktidar olan SSCB anlaşarak doğu sınırlarını güvenceye almış, (Gümrü ve Kars anlaşmaları) askeri güçlerini batıya kaydırmıştır. Genç Sovyet devrimcileri Mustafa Kemalin başlattığı hareketin ulusal kurtuluşçu anti emperyalist özelliğini bilmektedirler ve bu harekete ciddi yardımlarda bulunurlar. İşgal sonrası Lenin “ Mustafa Kemal elbette sosyalist değildir, ancak emperyalistlerin burnunu sürttü, onurlarını kırdı” diyecektir. Sınıfsal içeriği ile antiemperyalist, önderliği içeriği itibariyle radikal ile küçük burjuva aydın kesimlerin önderlik ettiği bu süreçte “iç çatışma” işgalci güçlerle işbirliği içindeki Osmanlının etkin elit gücü İstanbul hükümeti ve onun desteklediği dinci/İslamcı kesimlerdir. Savaş esnasında işgalci İngilizlerin bu kesimlere ciddi yardımları, işbirliği, zaman zaman savaşın gidişatını tehlikeye atacak boyutlara ulaşmıştır. Savaş sonrası bu kesimler etkisizleştirilmiştir. Kurtuluş savaşı esnasında ve sonrasında da bu kesimlerin ve artıklarının boş durmayıp iç isyanlarla zorlayıcı olduklarına tarihi belgeler tanıklık etmektedirler. İşgalci güçlerle işbirlikleri açık ve aleni olan güçlerin, Ulusal kurtuluş mücadelesini başarıya ulaştırmış güçlerin cezalandırıcı yaptırımına maruz kalmaları tarihin normalidir. Her ulusal kurtuluş mücadelesi veren ülkede durum bundan farklı değildir. Vietnamda da durum budur, Kamboçya, Laos da da budur. Nazi işgalcileri tepeleyen SSCB de olsun, diğer ülkelerde olsun bu durum tarihin değişmezidir. Aksi de mümkündür, yenen güç yenilen güç olsaydı aynı cezalandırıcı yaptırıma egemen güçlerin yok etme aracı olarak kullanılacaktır. Dünyanın birçok ülkesinde emperyalizme, faşizme, kapitalizme karşı mücadelede yenik düşen devrimcilerin egemen güçlerin zor güçleri tarafından katledilmelerinde de savaşın bağışlayıcılığının olmadığını tarih öğretmiştir. Kısaca İslamcı/dinci güçlerin Kemalizm’e karşı düşmanlıkları, varlıklarına son veren iktidardan uzaklaştırılmaları ve işgalcilerle işbirliklerinin cezalandırıcı yaptırımıyla karşılaşmalarıdır.

İkinci grup; Ulusal Kurtuluş savaşı sonrası ise dinsel yanına etnikçilik yanını da katan, genç Cumhuriyete isyan eden İngiliz işbirlikçisi Şeyh Sait hareketinin bastırılması,

etnik Milliyetçi Kürt hareketini de İslamcı dincilerle Kemalizm’e karşı “nefret” noktasında buluşturmuştur. Bugün gelinen noktada bu iki gücün Kemaizme karşı ortak düşmanlıklarının nedeni budur. Özellikle Kemalizme karşı bu iki düşmanlığın kitlesellik kazandığı tarihin, siyasal islamcıların önemli mevziler kazandıkları, toplumsal bir güç olarak ortaya çıktıkları 1990 yıllara rastlaması tesadüf değildir. Bu dönem reel sosyalizmin çöktüğü, kapitalizmin zaferinin ilan edildiği dönemdir. Küresel Kapitalizmin ulusal sınırlar içine sığmadığı, ulusal devletlerin varlıklarının artık kendisi için çekilmez bir yük ve katlanılmaz bir hal almasıyla etnik ve dinsel farklılıkları körüklediği, Yugoslavya’da etnik ve dinsel inanç farklılığını kaşıyarak bu ülkenin bütünlüğünü yok etmenin verdiği haz ile Orta Doğu, Kafkasya ve Afrika’da Büyük Orta Doğu Projesi adı altında emperyalist işgalin yeniden ısıtıldığı dönemin başlangıç yıllarıdır. 2002 yılında ABD Dış işleri Bakanı Condoleezza Rice “ orta Doğuda 22 devletin ulusal sınırları yeniden belirlenecek” dediği, ardından Irak’ın işgalinin, devamında Suriye’nin, Libya’nın işgal edildiği yıllardır. Batılı emperyalist ülkelerin değişik görevler adı altında Türkiye’ye yığdığı sözcülerinin, CİA istasyon şeflerinin AB’nin bilmem ne temsilcilerinin temel uğraş alanını “Kemalizm’den kurtulmak” oluşturmuştur. Kemalizm’e alternatif önerileri ılımlı İslam’dır ve bunun için iktidar adayları da siyasal İslamcı AKP dir. Bu dönemde siyasal İslamcılar topluma adeta “Türkiye’nin kurtuluş aşısı” olarak şırınga edilmiş, AKP –daha sonra baş düşman ilan edilen dinci kesimde etkin ve örgütlü Gülen cemaatiyle- iktidar olmuş, sıra AKP eliyle etnik milliyetçiliğin körüklenmesine gelmiştir. Ne gariptir ki içlerinde burnundan kıl aldırmayan Türkiye solunun bir kesimi ile etnik milliyetçilikten uzak durduğu iddiasında bulunan Kürt siyasi hareketinin temsilcileri de bu “kaşımaya” inanmışlardır. “Açılım” Alaadin’in sihirli lambası gibi karanlık geceleri aydınlatan bir nur topuna dönüşmüş, karşı çıkanlar adeta açılımın aforozuna dönüşmüştür. Devamında gelen 7 Haziran 2016 seçimlerini takip eden Kürt bölgelerinin savaş alanına çevrildiği süreci açıklamaya, bu babayiğitlerden hiçbirinin sözcük dağarcığından bir kelime bile bulmak mümkün olmayacaktır.

Varsın olsun, ne gam… Kemalizm’den kurtuluyoruz ya…. Süreci irdelenmeye devam edeceğiz.

Bölüm-22

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

Yarım yamalak laisizme tahammül edemeyen ve iktidarı önünde aşılmasını elzem gördüğü, iktidar olma ve iktidarı sürecinde bir yanına dinci kesimi bir yanına etnik milliyetçi kesimi ve pişmanlık kuyruğuna giren liberalleri alan, toplumun dönüştürülmesini hedefleyen AKP iktidarının arkasında kim vardır… ABD-AB patentli “ Milli irade…”… Kemalizm meselesine bakışın mihenk taşı şudur: Gelinen noktada, bir program olarak gerçekleştirmeyi amaçladığı amaç ve amaca ulaşmak için kullanılan araçların tartışmaya mahal vermeyecek açıklığa kavuştuğu bugün toplumun itildiği açmaz, bulunan noktadan geriye düşüş müdür?.

AKP iktidarından biraz daha geriye bakmakta fayda var… Özetle; Dinci hareketin toplumsallık kazanmasının temel taşları 12 Eylül faşizminin “Atatürkçü” paşaları eliyle atılacaktır. Eğitimin dinselleştirilmesine yönelik din derslerinin zorunlu ders olarak okutulması, imam hatip okullarının ardı ardına açılması gibi resmi düzenlemeler, dinci cemaatlerle işbirliği 12 Eylülün bu yönüyle de unutulmaması gereken icraatlarıdır. Kendisini Mustafa Kemalin yerine koyan “Kenan Kemal Paşa Kemal”nın başında bulunduğu 12 faşizminin laisizmi öteleyerek gericiliğin önünü açan icraatlarının, toplumda adı laisizmle özdeşleşen Mustafa Kemal ile nasıl bir ilişkisi aynılığı vardır?… 12 Eylül yalnızca devrimcilerin ağır işkencelere maruz kalmalarının, uzun mahpusluklarının ya da sokak ortasında vurulup öldürülmelerinin, darağaçlarına çekilmelerinin adı değildir. 12 Eylül aynı zamanda kendisinden sonraki iktidarların bütünlüklü bir program dahlinde adım adım uyguladıkları toplumun, laisizmden uzaklaştırılması, dinselleştirilmesi programıdır. Bu program ANAP, DYP iktidarlarınca aksatılmadan uygulanacaktır. Laisizme karşı duyarlığı ile bilinen Ecevit’in, Fetullah Gülenin elinden ödül almasına kadar uzanan bu süreçte Kemalizmin Laisizm duyarlığı nereye konacaktır ki bu iktidar sahipleri de en az 12 Eylül paşaları kadar dinci güçleri koyunlarında beslemişler, toplumda etkin bir güç olmaları için ellerinden geleni yapmışlardır… Bu iktidarlar da Kemalist olduklarını duraksamadan iddia ve ilan etmişlerdir… Şimdi sorun şudur: Kemalizm, Türkiye’de dinci gericiliğe ve doğmalara karşı aklı ve bilimi öne çıkaran laisizmle özdeşleşmiş, laisizmde çağdaş toplumsal yaşam biçiminin adı ise, ya Mustafa Kemalde dincidir ve Kemalist olduklarını iddia eden bu iktidarlarla aynı çizgidedir, ki hal böyleyse dinci kesimin koro olarak Mustafa Kemal düşmanlıkları nasıl açıklanacaktır. Ya da durum bu değilse , toplumsal tabanda ciddi yer bulan Mustafa Kemale yaslanarak yalan ve demagojiyle yaratılan algıdan yararlanıp toplumun dönüştürülmesinde laik kesimlerin tepkisini nötralize eden sağ iktidarların Kemalist yaftasını kuşanmalarına aldanmak, tam da onların istediği tuzağa düşmekten başka bir anlam taşımayacaktır. Laisizm, aklı ve bilimi önceleyen çağdaş toplumlarda aydınlanma sürecinin maddeleşmesidir, insanlığın dinci gericiliğe karşı ortak birikimi, hafızasıdır. Elbette dincilerin laisizmle sorunları olacaktı, hem de en hazımsız şekliyle… Nasıl olmasın ki… Dinci anlayışın en hazımsız olduğu konu bilindiği gibi kadın konusudur. Bu anlayışta kadının toplumdaki yeri erkeğin cariyesi ve doğurduğu çocuğun annesi olmakla sınırlıdır. Laisizm, kadını erkeğin ataerkil egemenliğinden kurtarıp topluma erkekle eşit haklara sahip birey olarak kazandırmakla dinsel anlayışın temel direğini de yıkmış oldu. Ekonomik, politik, kültürel alanda erkeğin iznine ihtiyaç duymaksızın yerini alması, toplumsal yaşamda erkekle eşit haklara sahip olması dinsel yaşam tarzının hazmedebileceği bir şey değildir. Seçme hakkının ötesinde seçilme hakkına sahip olması, çalışma yaşamında erkekle yan yana durması, eğitim öğretim yaşamına katılmasının yasal güvenceyle donatılmasının dinsel anlayışta yeri yoktur. Şeriatla yönetilen Suudi Arabistanda kadınların erkeksiz bakkala bile gidememesi, araba kullanmalarının bile yasak oluşu, sosyal medya ortamında herkesin bilip gördüğü “ din ulemalarının” altı yaşındaki kızlarla evlenilebileceği sapkınlığı bu anlayışın kadına bakışının satır başlarıdır. Laisizm bunları kaldırıp atması karşısında dincilerin öfkesinin laisizm üzerinden Mustafa Kemale nefretleri anlaşılmaz değildir. Şimdi denilecektir ki, kadına tanınan bu hakların sosyalizmle ne ilgisi vardır, bunlar burjuva demokratik haklardır. Doğrudur, bunlar burjuva demokratik haklardır, bahşiş de değildir. Ancak korunması, sahip çıkılması gereken haklardır. Dincilerin bu haklara saldırısından ve kendini solda tanımlayan kullanışlı aptalların sorunu kavrayamadığından söz ediyoruz.

İkincisi; dinci gericiliğin amaçladıkları hedefe ulaşmasındaki en büyük engel toplumda karşılık bulmuş olan laik yaşam biçimidir. Toplumun gerici dönüşümün sağlanması için toplumda sağlam bir omurga oluşturan ve laisizmle özdeşleşen Mustafa Kemal üzerinden saldırıya geçmelerinde anlaşılmayacak bir şey yoktur. Şayet bu omurga parçalanırsa hedeflenen amaca ulaşmak için en zor engel aşılmış olacaktır. Kadının başını kapatması cinsiyetçi ayrımcılığı körükleyecek, toplu ulaşım araçlarında, plajlarda, okulda kadınla erkeğin ayrı mekanlarda bulunmaları “kadın hakkı” olarak yutturulacak, dinci gericilik kendi örgütlü gücünün ötesinde kendilerine liberal, hatta solcu yaftası takan bir sürü “kullanışlı salak” bulmakta da zorlanmayacaktır. Onlara göre laisizm “islamdan uzaklaşmaktır” ve bunun müsebbibi de Mustafa Kemaldir. Koroya soldan katılanlar da aynı sese aynı nameyle yanıt vermektedirler ve Mustafa Kemal”in “tu kaka” lığı konusunda kutsal ittifaklar kendiliğinden oluşmaktadır. Mustafa Kemal dinsel iktidarlarına son verdiği için dincilerin hedefindedir de, kendilerini “sol” da tanımlayanların laisizmden gördüğü zararı anlamak gerçekten üst perdeden cehalet eğitimi istemektedir. Laisizm, sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır, aydınlanmadır ve insanlığın ilerici birikiminin toplumsal yaşam alanında maddeleşmesidir. Gerçekten 1990 yıllardan itibaren dinci gericiliğin türban başta olmak üzere laisizme karşı açık savaş ilan etmeleri, uzun vadeli örgütlenmelerinin gelmiş olduğu düzeyin de göstergesi olacaktır.

Laisizm konusunda dincilerin örgütsel birikiminin yarattığı toplumsal taban, AKP nin iktidar olma aşamasında işini kolaylaştıracaktır. Dikkat edilirse bu aşamada laisizmle sorunu olan sadece dinci kesimler değildir. “Uygar Batı” nın da laisizmle müthiş sorunu vardır. Tarih tekerrürden mi ibarettir bilinmez ama yüz yıl öncesinin ittifakları yüz yıl sonra yine bir araya gelmişlerdir. Ulusal Kurtuluş ve kuruluş döneminin müttefikleri kaybettiklerini yeniden ele geçirme peşindedir. 18.yüzyılda aydınlanmayı yaşamış, aklı ve bilimi toplumsal yaşamın merkezine almış “uygar Batı” bütün maddi ve manevi desteği ile dincilerle kol koladır. “Laisizmden kurtulun… Şimdilerde “vatan perverliklerine” toz kondurmayan iktidara aday AKP “ yahu önce siz kendi ülkenizdeki, kurumlarınızdaki laisizmden neden kurtulmuyorsunuz” sorusu akıllarına gelmemiş olacak ki, AKP gerçekten laisizmden kurtulmak için ciddi çabalar sarf etti, ciddi mesafeler aldı. Peki ama “ laisizmden kurutulunca ne olacaktı, bunca çaba niyeydi?. Sorun gerçekten kadınların türban takmasından, eğitim-öğretimin medreseleştirilmesinden mi ibaretti. Bütün amaç bu muydu?. Bu sorunun cevabı Kemalizm’in başka bir yanına götürecektir. Antiemperyalizm…

Laisizm, Kemalist bütünlüğün en hassa noktasıdır. Bütünlük bu noktada kırılırsa gerisi kolay getirilecektir. Kemalist dönemin şiarı “Tam bağımsız” Türki’yedir. Ekonomik, politik, kültürel bütün alanlarda tam bağımsızlık… ( 1920-1938), “işgalden kurtuluş ve toplumun modernizasyonu/kuruluş dönemi) antiemperyalist tavrı sürecin bütüne damgasını vuracaktır. Bu süre içinde, bağımsızlığa gölge düşürecek, tehlikeye sokacak emperyalist/kapitalist sistemin hiçbir alanında yer alınmayacaktır, bu konudaki teşvik ve telkinler reddedilecektir. Karşılıklı bağımsızlığa saygı temelinde ciddi siyasi ve diplomatik ilişkiler SSCB ile kurulur. Dönem itibariyle Türkiye bir tarım ülkesidir, sanayileşme yok denecek kadar cılızdır. Öncelikli sorun sanayileşme yoluyla kalkınmadır. Kalkınmanın ekonomi politikası “Kapitalist olmayan yol” dur, yani gerekli sanayi kuruluşları devlet eliyle ve devlet denetiminde kurulacak ve işletilecektir. Gerçekten Cumhuriyet Türkiye’sinin sanayi hamlesi devlet denetiminde ve devlet işletmeleri şeklinde ortaya çıkar. Bu amaca ulaşılmasıyla “ulusal burjuvazi” yaratılacak, gelişmiş ülkelerin seviyesine ulaşılacaktır. Eğitimde. Kültürde, sanayide her alanda “ çağdaş medeniyet seviyesi” gözetilecektir. Böylelikle emperyalizme bağımlı olunmayacak, bağımsızlık korunacaktır. Bu ise Türkiye’nin emperyalist/Kapitalizmin Pazar alanı dışında kalmasıdır. Bu politika Mustafa Kemalin ölümüne dek sürdürülecektir. Ancak ölümüyle birlikte iktidarı devralan “Kemalistler” ölümünün hemen ardından emperyalist/Kapitalist sistemle arka arkaya ikili anlaşmalarla sistemin parçası olmaya aday olacaktır. Mustafa Kemalin sağlığında sinen gerici güruh yeniden başlarını uzatmaya başlayacak, yeniden toparlanma fırsatı bulacaktır. İnönünü “şeflik” dönemi gerici uygulamaların yeniden ısıtılıp piyasaya sürüldüğü dönemdir. Mustafa Kemal döneminde “ulusal dil Türkçe” politikası ters tepecek, Türkçe okunan ezan kaldırılacak, yeniden Arapça okunmaya başlanacaktır, “Komünist yetiştirildiği” gerekçesiyle Köy enstitüleri sıkı Kemalist(!) CHP ve İnönü iktidarları döneminde kapatılacaktır. Bir esprinin ötesinde Türkiye’de Mustafa Kemalin dışında “Kemalist olmamıştır, ancak Kemalizm’in mirasının üzerinden beslenen leş kargaları Mustafa Kemalden daha çok Kemalist olmayı bu güne değin sürdüre gelmişlerdir. Mustafa Kemalin ölümünden sonra ardıllarının hepsi de maazallah yaman Kemalistlerdir.…

Şimdi şöyle bir itiraz ileri sürülebilir: Kapitalizmin emperyalist aşamaya girdiği bir dünyada kamunun sırtından yaratılan beleşçi burjuvaziye bel bağlanarak “bağımsız” kalmak mümkün mü?. Ya da emperyalizm döneminde “ulusal burjuvazinin yaratılmasının koşulları var mıdır, tarihsel sürecin üretim ilişkileriyle belirlenen sınıfları iradi olarak yaratıla bilinir mi? Soru haklıdır ve elbette mümkün değildir. Kemalizm, antikapitalizm değildir ve ufku bununla sınırlıdır. Kemalizm’in antikapitalist olmaması yaşanılan dönem itibariyle antiemperyalist ilerici niteliğine gölge düşürmez. Ancak kapitalizmin yer küre ölçeğinde egemen olduğu günümüzde de ilerici olmanın kıstası antiemperyalist olmanın yanında antikapitalist olmaktır. Yani anti kapitalist olmadan anti emperyalist olunamayacağıdır.

Bölüm-23

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

Bir nesnenin hangi yönünü görmek istiyorsanız o yönü gösteren pencereden bakarsınız. Nesnenin tümünü görmek istiyorsanız o nesnenin tümünü görüş alanına alan Marksizm penceresinden bakarsınız. Yazı dizisinden güdülen amaç, Kemalizm sorununa “övgü ve sövgünün” ötesinde bütünlük bakabilmek, tamamını görebilmek ve devrimci hareketin “nasıl yaklaşılmalı” sorusuna katkıda bulunmaktır. “Ulusal Kurtuluş mücadele tarihi iki yüz yılı aşkın Latin Amerika’da Jose Marti bütün Latin Amerika’nın kahramanıdır ve mirası Latin Amerikalı devrimcilere aittir. Jose Martinin anti sömürgeci/antiemperyalist olduğu tartışmasız olduğu kadar antikapitalist olmadığı da tartışmasızdır. Bugün Latin Amerika’nın istisnasız bütün devrimci hareketleri Jose Martinin antiemperyalist yanına sahip çıkarlar ama aynı zamanda Marksist geleneği kabullenmişlerdir ve antikapitalisttirler. Hiçbir Latin Amerikalı devrimci örgüt antikapitalist olmadığı için Jose Martiye küfretmezler. Onun antiemperyalist mirasını devralırlar. Aynı şekilde ABD nin uşağı Batista diktatörlüğünü deviren Küba devriminin –liderleri Fidel Castro dahil-kadroları devrim esnasında Marksist değildir ve hareketin niteliği de “sosyalist devrimi” öngörmez. Batista diktatörlüğünün devrilmesi ve iktidarın ele geçirilmesinden sonra bu kadro Marksizm’i benimseyecek ve Küba’da sosyalizmin inşasına girişecektir. Bir hareketin başarılı olup olmadığı, hedeflenen amaçta Jose Martinin ya da Mustafa Kemalin başarılı olup olmadığı ayrı tartışma konusudur. Bir hareketin niteliği hareketin sonucunu belirleyen “başarılı-başarısız” kriteriyle ölçülmez, önüne koyduğu hedef, güttüğü amaçla ölçülür ve her hareket kendisini ortaya çıkaran tarihi, kültürel, sosyolojik koşulların ürünüdür ve bu koşulların önüne koyduğu sorunları çözmek için hareket eder. Başarınca “ bravo”, kaybedince “tu kaka” yaklaşımı devrimcilerin yaklaşımı, bakış açısı olamaz ve bir siyasal/politik içerikli hareketin değerlendirme kriterini oluşturmaz. Devrimciler bu hareketin devrimci harekete katkı, motivasyon, moral ya da kitle gücü sağlayıcı yanlarına sahip çıkarlar.

  1. Kemalle özdeşleşen ulusal Kurtuluş savaşı niteliği itibariyle antiemperyalisttir ve dönemin koşullarında ilerici karakter taşır. Kemalist harekete vücut veren kadrolar ın sınıfsal yapısı küçük burjuvazinin aydın, bürokrat, asker ilerici/radikal kanadıdır. Bu kadronun, koşulların önlerine koydukları soruna yaklaşımı kendi sınıfsal karakterini belirleyecektir. Ya da bu kadrolar sorunlara kendi dünya görüşleri çerçevesinde yaklaşacaklar, bu çerçevede çözüm arayacaklardır. BU kadroların o gün için önerdikleri çözümün bugün için tekrarlanmasını beklemek ne kadar tarihi tersten okumak ise, atılan bütün adımların küçümsenmesi, dudak bükülmesi de bir o kadar tarihin tersten okunmasıdır.

Emperyalizme karşı tam bağımsızlık devrimci hareketin de programıdır ve bu miras devrimci hareketin de mirasıdır. 1920 li koşullarda ve içeriği itibariyle burjuva olan ulusal kurtuluş savaşları doğası gereği antiemperyalisttir, ancak antikapitalist değildir, olmaları da beklenemez. Ancak bugün için Antiemperyalist olmak antikapitalist olmakla bütünleşmiştir ve kapitalizmi hedef tahtasına koymayan hiçbir düşünce ve eylemin ilerici karakterinden söz edilemez. Mustafa Kemali bugünün koşullarında tekrarlama düşünce ve iddiası bu nedenle tutarsızdır, temelsizdir. Doğru tavır, onun antiemperyalist geleneğine sahip çıkan kitlelerin antikapitalizm hedefinde buluşturulması, devrimci hareketin bu doğrultuda bu kitlelere yaklaşımıdır. O günün koşullarında ve hareketin sınıfsal yapısı gereği doğru olanın bugün için tekrarlanabileceği iddiasını sık sık ortaya sürmektedirler. Bu kesim, Kemalist hareketin “tam bağımsızlık” hedefinin gerçekleştiği, “ulusal burjuvazinin” oluşturulduğu” iddiasını ileri sürerek “ ulusal bütünlüğün” korunduğu iddiasındadır. Ulusal kurtuluş savaşlarının birinci hedefi, sömürge konumunda olan ülkelerin siyasal bağımsızlığının elde edilmesidir. Siyasal bağımsızlık ekonomik bağımsızlıkla tamamlandığında tam bağımsızlıktan söz edilebilir. Siyasal bağımsızlığın ekonomik bağımsızlık yanı tamamlanmaz, boğulursa ülke klasik sömürgecilik statüsünden yeni sömürgecilik statüsüne, yani emperyalist/kapitalizmin ağına düşer. Bugün yeryüzünde neredeyse siyasal bağımsızlığı olmayan ülke yok gibidir, ancak-ulusal kurtuluş savaşı vererek siyasi bağımsızlıklarını elde eden ülkeler dahil- bu ülkelerin yeni sömürge ülkeler haline getirilerek emperyalist/kapitalizmden bağımsızlığı ifade eden tam bağımsızlıkları yok edilerek yeni sömürge ülke konumuna getirilmişlerdir.

Tartışılan dönem Kapitalizmin bütün yer küreyi ağ gibi sardığı, egemenlik ağını kurduğu bir dönemdir ve kapitalizme bağımlı olmayan bir “ulusal burjuva sınıfın” oluşturulması objektif olarak da olası değildir. Bu nedenle Mustafa Kemalin-emperyalist kapitalizme bağımlı olmamak anlamında-“Ekonomik ve siyasi tam bağımsızlık” hedefi ölümünden kısa bir süre sonra yerini kapitalist sistemle ikili ilişkilere bırakacak ve boğulacaktır. Yaratılması hedeflenen ulusal burjuvazi de kısa sürede emperyalist/kapitalizmin şubeleri ve ülke içi işbirlikçileri olacaktır. Küresel kapitalizm koşullarında sınıfsal farklılıkları görmezlikten gelerek “yurtseverlik vasfı iddia edilen” ulusallıktan söz edilemez. Burjuvazinin ulusal niteliği kalmamıştır, küresel kapitalizmin şubeleri ve acenteleridirler. Gerçekten bugünkü koşullarda yurtseverlikten söz edilecekse çalışan kesimlerin ve yoksullaşan küçük burjuvazinin yurtseverliğinden söz edilebilir ancak. Yurtseverliğin ölçütü de emperyalizmin ve kapitalizmin karşısında duruş sergilemekten geçer.

Ulusal Kurtuluş savaşı günlerinde antiemperyalizm içinde yer alan, küçük ve orta burjuva konumunda olan ve gelişim sürecinde sınıf atlayarak tekelci kapitalizmle bütünleşen, bugün için ABD ve AB nin “destek” adı altındaki parasal desteklerle kapitalizme bağımlılıkları perçinlenen, tekelci kapitalizmin bir parçası olan sınıfları hala antiemperyalist ve yurtsever olarak görmek, bu kesimlerin açmazıdır. Bugün ülkenin bağımsızlığının içeriği “küresel kapitalizme karşıtlıktır” ve bu program ancak işçi sınıfının devrimci partisinin programı olabilir.

Peki ama işçi sınıfının partisi bütün toplum kesimlerinin anti kapitalist bilince sahip olmasını mı beklemelidir, toplumun kapitalizmin eritip yok ettiği, yaşam biçimlerinden işsiz kalmalarına, gidere ve artan oranda yoksullaşmalarına kadar bir dizi yaşamsal tehdidine maruz kaldığı kitlelere karşı tavrı ne olacaktır. Devrimci hareketin kitlesel tabanını oluşturacak, işçi sınıfının, yoksul halk kitlerinin ve çalışan kesimlerin dışında kalan, yakın hedef kitle olarak hangi kesim tanımlanacaktır?. Sözün getirileceği yer açıkça CHP nin tabanıdır. Bu taban antiemperyalizmi Mustafa Kemalden almıştır ve antiemperyalist tepki antikapitalist tepkiyle bütünleştirilebilir, bütünleştirilmelidir. Bugün siyasal İslamcı iktidarın toplumun yaşam biçimini dinci esaslara göre düzenleme girişimine karşı bu tabanın-ve bu tabanın dışında kalan kesimler de ihmal edilmeksizin- laisizmi içselleştiren tepkileri önemlidir ve işçi sınıfı partisinin kayıtsız kalamayacağı bir alandır. Siyasal İslamcı iktidarın toplumu bulunduğu noktadan geriye götürme çabalarına karşı bu kesimin tepkileri dikkate değer ve tespitimizin haklılığının kanıtıdır. Gezi/Haziran eylemleri ve siyasal İslamcı iktidarın uygulamalarına karşı genel ya da lokal eylemlerde bu kesim rüştünü ispatlamıştır.

Olay ve olgulara olumlu ya da olumsuz tepki, tepki gösteren kişinin, grubun, siyasi oluşumların sınıfsal karakteriyle ölçülür. Kemalizm, daha Mustafa Kemalin ölümünden yıl bile geçmeden neredeyse onu “ mabut” haline getirenler tarafından tahrip edilmiş, içi boşaltılmıştır. Mustafa Kemalin mirasçıları olduğunu söyleyen gerek tek parti dönemi, gerekse çoğulcu partiye geçiş sonrası dönemde İnönü hükümetlerinin eliyle ilerici atılımların önünün kesildiği unutulmamalıdır. Yazımızın önceki bölümünde değindiğimiz Ezanın yeniden Arapça okunması, köy enstitlerinin kaldırılması İnönü hükümetlerinin icraatıdır. Çok partili döneme geçişte iktidar olan DP hükümetleri de maazallah bir o kadar Kemalisttir ve Cumhuriyet ödneminin bütün ilerici atılımları DP hükümeti döneminde alaşağı edilmiş, dinci gericilik, emperyalizme bağımlılık, emperyalist/kapitalist sistemle ikili anlaşmalar, “Komünistlere karşı savaşmak üzere” Kore’ye asker göndermeler, NATO’ya giriş DP partinin “Kemalist görünümlü” iktidarlarının eseridir. Türkiye’nin “Komünizme karşı ileri karakol” olması, emperyalizmin kuklası 12 Mart ve 12 Eylül generallerinin de “Atatürkçü” kesilmeleri hiç de yadırgatıcı değildir. Kemalizm mirası toplumu etkileyen, kabul gören bir mirastır, açıkça karşısında olup kitlelerin hoşnutsuzluğunu körüklemek yerine, karşı devrimin ataklarını Kemalizm şemsiyesi altında gerçekleştirmek daha sinsice ve daha kurnazcadır.

Siyasal İslamcı AKP bile “ Kemalizm’in mirasını komünistlere bırakma(!…) niyetinde değildir ve AKP de “iki ayyaş” söyleminden vazgeçip Kemalist oluvermiştir!…

Kemalizm konusunda ön yargıları bir yana bırakıp, Lenin’den, Fidel Castro’ya, Komünist enternasyonalden, dünyanın ilerici güçlerinin değerlendirmeleriyle, Küresel kapitalizmin sözcülerinden, AB sözcüler, CİA istasyon şeflerinin, siyasal İslamcılığın türevlerinden gericiliğin bütün yelpazelerinin diplomat kurnazlığı ya da açık nefret biçimleri kıstas alınarak tavır belirlemek pratiğe de ışık tutabilecek yaklaşımlar olacaktır.

Bölüm-24

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

Kapitalizmin serbest rekabet önemine denk gelen dönemde, burjuvazinin yönetim biçimi burjuva demokrasisidir. Üretici güçleri ve dolayısıyla toplumu geliştirici, dönüştürücü, toplumun farklı sınıf ve tabakalarının siyasal desteğini sağlamanın rahatlığı içinde meşru yönetim biçimleriyle yönetmektedir. Her iktidar kitle desteğini sağlayabildiği ölçüde meşru yönetim sınırları içinde kalır, yönetebilmenin siyasası budur. Rekabetçi kapitalizm dönemi de burjuva iktidarların güçlü kitle desteğine sahip olduğu dönemdir. Bu dönemde Avrupa’nın farklı ülkelerinde meydana gelen devrimci eylemlerin başarısızlığının nedeni budur. Haziran ayaklanmalarının, Paris Komün eyleminin başarısızlığının nedenini burada aramak gerekir. Kitlesel hoşnutsuzluk genel olarak işçi sınıfının/sanayi proletaryasının ve dar bir alanla sınırlı sınıf bilinci taşıyan yandaşlarının sınırlıdır. Paris Komününde Marksın uyarısı da budur… Hazır olmayan objektif koşulların iradi müdahale ile oluşturulamayacağıdır. Bu dönem burjuvaziden iktidarı talep eden hareketlerin başarısızlığı “örgütsel zafiyetlerle” açıklanamaz. Kısaca bu dönemde işçi sınıfının iktidara talip olmasının nesnel koşulları oluşmamıştır, hazır değildir.

Kapitalizmin tekelleşmesiyle birlikte serbest rekabetçi kapitalizmin emek sömürüsüne/artık değer sömürüsüne dayanan sömürüsüne, sömürge ülkelerin yer altı ve yar üstü zenginliklerinin sömürüsü de eklenmiştir. Kapitalizmin mevcut durumu üretici güçlerin gelişimini frenler hale gelmiştir. Merkez kapitalist ülkelerde emek sömürüsüyle gelişen, güçlenen burjuvaziye bu ülkeler işçi sınıfının gösterdiği tepkiye sömürge ülke halklarının tepkisi de eklenmiştir. Kitlesel hoşnutsuzlukların artması yönetim zafiyetini de beraberinde getirmiş, burjuvazinin yönetmede demokratik eğilimleri yerini despot eğilimlere bırakmıştır. Leşinin keskinleşmesinin, Ülke içinde sınıf mücadelesinin, emperyalistler arasında Pazar çelişkisinin artmasıyla mevcut meşru yönetim araçlarıyla yönetemeyen burjuvazinin yönetim tercihi gerici, şoven, kanlı bir diktatörlük eliyle icra edebileceği faşizmdir. Yani demokrasiden faşizme… Bu tercih sübjektif olmayıp kapitalizmin içinde bulunduğu bunalım ve krizin derinliği ile ilgilidir. Tarih sahnesine gençlik iksiri içerek çıkan burjuvazi artık iki ayağı üzerine kaygısızca duran burjuvazi değildir, organları eski işlevini yitirmiştir, ömrünü tamamlamak üzeredir.

Nasıl?

Sömürü, kitlesel yoksullaşma, despotik eğilimler kitlesel tepkilerin yoğunlaşmasına neden olurken, kapitalizm de üretici güçlerin gelişimini frenlemekle tarihsel ömrünü doldurduğunun işaretlerini vermekte ve bağrından çıkan işçi sınıfı için iktidara talip olmanın da nesnel koşulları hazır hale gelmiştir. İşçi sınıfının iktidara talip olması için hazır olan nesnel koşulların iradi müdahaleyi gerektiren sınıfın örgütlenmesiyle tamamlanması ilk işçi devriminin gerçekleşme nedenidir ve kapitalizmin “kurşun geçirmez” sanılan burcunda işçi sınıfının top atışlarıyla ilk delik açılmıştır. Ancak kapitalizmin hala kaçacak deliği vardır ve bilimsel, gerek bilimsel ve teknolojik devrimin üretim araçlarına uygulanması, gerekse yer küre pazarlarının hala doyuma ulaşmamışlığı olsun kapitalizme nefes aldıracak, komadan çıkma fırsatlarını verecektir. Hala girebileceği pazarlar vardır ve bu pazarlara ulaşım onu bir süre daha ayakta tutabilecektir. Nitekim ikinci paylaşım savaşının yıkıntıları bu pazarlara ek Pazar olarak eklemlenecek, yeni sömürgecilik yöntemiyle sömürge ülkelerde yukarıdan aşağıya doğru çarpık da olsa kapitalizmin gelişimini sağlayarak atağa kalkacaktır. On yıl içinde savaşın yıkımlarının sarılmasıyla kalmayacak, 1960-1975 arası yaptığı çıkışla altın dönemini yaşayacaktır. BU zaman diliminde öncesi olan antiemperyalist Ulusal Kurtuluş savaşlarının yayılmasına ve başarıya ulaşmasına engel olamamışsa da Avrupa’da kayda değer ciddi sınıf mücadelelerine tanık olunmayacaktır. Hatta gerek Ekim devriminden, gerekse ikinci paylaşım savaşı sonrası Doğu Avrupa’nın sosyalist bloka dahil olmasıyla ciddi Pazar kaybına uğramaktan ders alan burjuvazi, gerek merkez kapitalist ülkelerin gerekse bağımlı ülkelerin ciddi kitlesel desteğe sahip sosyalist/komünist partilerin yapısal DNA larını oluşturan ideolojik yapılarını yozlaştırmak için kolları sıvayacak, bu partileri kapitalizmle sorunları olmayan “Sosyal Demokrat Parti” lere dönüştürerek bir nefes daha alma şansını yakalayacaktır. İkinci paylaşım savaşını takip eden yıllarda Avrupa burjuvazisi bu partileri iktidara taşımış, uzun yıllar iktidar olan sosyal demokrat partiler de burjuvaziye sadakatini göstermişlerdir.

Güçlü örgütlere ve yaygın kitlesel ağlara sahip, işçi sınıfı içinde örgütlü İtalyan, Fransız, Alman sosyalist/Komünist partileri burjuvazinin yozlaştırma operasyonları ile içi boşaltılmış tabela partilerine dönüşecek, kitlesel desteklerini kaybedeceklerdir. Bu konuda farklı tartışma alanları, farklı faktörler ileri sürülebilir. Ancak bu faktörler bu irdelemenin konusu olmadığı için burada yer verilmeyecektir.

1980 lerde başlayan, sonuçları 1990 larda netleşmeye başlayan süreçte, kapitalizmin yeni bir metamorfoz dönemine girdiği gözlemlenecektir. Değişimin 1980 li yıllarda çizilen yol haritasının 1990 larda netleşmesiyle, yeni döneme ilişkin araç ve gereçler çok yönlü ve çok boyutlu saldırıya uygun olarak yürürlüğe konacaktır. Saldırı ideolojik, politik, kültürel olarak çok boyutludur ve savaş psikolojik ve maddi cephede birlikte yürütülecektir. İdeolojik sözcüleri Fukiyama, Marksın, “tarih sınıf mücadelelerinin tarihidir “ saptamasına nazire olarak “sınıf mücadelelerinin bittiğini, kapitalizmin Neo liberalizme dönüşmesiyle özgürlükleri geliştirip besleyeceğini, kapitalizmin bu haliyle tarihin son durağı ve ilelebet olduğunu ve tarihin sonunun geldiğini” müjdelerken, Huntington, Fukiyamadan geri kalmayacak ve toplumsal çatışmaların sınıfsal çatışmalardan çıkarak, etnik ve dinsel odaklı çatışmalar çağına girdiğini ilan edecektir ve bu döneme “medeniyetler çağı” adını verecektir. Kapitalizmin ideologlarının aslında söylemek istedikleri, kapitalizmin küreselleştiğidir ve küreselleşen kapitalizmin işleyişi önündeki engellerin kaldırılması gerektiğidir. Küresel kapitalizmin işleyişinin önündeki en büyük engel ise “ulusal sınırlardır”. Ulusal sınırlar içinde doğan, gelişen, semirilen, gelişme süreci içinde küreselleşen kapitalizm için, bir dönem kutsallık taşıyan ulusal sınırlar gerçekten bir engeldir ve kaldırılması gerekir. Sorun yaratma potansiyeli taşıyan, bütünlüklü, büyük alanlara/pazarlara sahip ulus devletler yerine, küçük, emre amade, sorunsuz yönlendirilebilecek tiranların adacıkları tercih sebebidir. Kapitalizm için kutsallık sömürü ve pazardır. SSCB nin yıkılmasını Avrupa’da Yugoslavya’nın kanlı bir iç savaşla parçalanması takip edecek, parçalama planı Orta Doğu ve Kuzey Afrika ile devam edecektir.

Küresel kapitalizmin şiddeti içseldir. Merkez kapitalist ülkelere yansıyışı yıkıcı savaşlar, yurtsuz bırakılan göçmenler iken, merkez kapitalist ülkelerdeki görünüm işsizliğin artması, sosyal güvencelerin budanması, kamu harcamalarının kısıtlanması, kitlelerin gerici eğilimlerinin körüklenmesiyle despot/faşizan yönetimlerin iktidar olmasıdır. Tekrar belirtelim ki bu küresel burjuvazinin kişisel tercihi olmayıp, küresel kapitalizmin açmazı karşısında şiddete başvurmaktan başkaca çaresinin kalmadığıdır. Küresel burjuvazinin şiddetinin bugünkü görünümünün geçici olduğuna inanmak yanılgıdır. Kapitalizmin açmazları büyümektedir, içine düştüğü krizlerden çıkamamakta ve kitlesel hoşnutsuzluk küresel çapta artmaktadır. Burjuvazinin demokrasisi bitmiştir, demokratlığı mazide kalmıştır. Merkez kapitalist ülkelerdeki despot ve faşizan yönetimler ile bağımlı ülkelerdeki despot/faşizan yönetimlerin birleşme adresi tüm yerküreyi kapsayacak bir faşizmdir. Şiddetin dozu artarak devam edecektir. Burjuva demokrasilerinin yaşama şansı kalmamıştır. Kapitalizm, ulusal kapitalizmden küresel kapitalizme evrilirken bunun yönetimdeki tarihi karşılığı da burjuva demokrasisinden küresel faşizme geçiş olacaktır. Bu süreç ancak kapitalizmin küresel çapta varlığına son vermekle sona erecektir.

Bu irdelemelerin varacağı sonuç, işçi sınıfının örgütünün kapitalizmin işleyişinin geniş yelpazede ortaya çıkardığı toplumsal katmanların tepkilerini açığa çıkarmak, örgütlemek, ülke içi örgütlenmeyi ihmal etmeden, küresel devrimci güçlerle buluşmaktır, dayanışmayı yer küreye yaymaktır.

Bölüm-25

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME

Kemalizm konusuna eğilişimizin nedeni küresel kapitalizm döneminin Türkiye’sinde “Kemalizm’in bir çıkış olacağı” çağrısı değildir. Türkiye solu, ikameci dayatmaları elinin tersiyle iterek tarihinin özgün ve maddi temellere oturan analizini yapmak, uluslararası ilerici, sosyalist, komünist hareketlerin değerlendirmelerini esas alarak sınıf mücadelesindeki yerini saptamak yerine ve üstelik Türkiye devrimci hareketinin de bu konudaki analizlerini görmezlikten gelerek uluslararası emperyalist/kapitalist güçlerin amaçlarına uygun saptırmalarına rağbet edilmesinin açmazlarına dikkat çekmektir. Günümüzde bu konuda etkin iki sapmanın üzerinde durmak yerinde olacaktır. Birincisi, Kemalizm’le tarihi sorunu olan, aydınlanma karşıtı dinci gerici ve diğer sağ güçlerdir. Bugün AKP etrafında kümelenen bu güçlerin Kemalizm’e saldırısı açıktır ve anlaşılırdır. Hilafet/din yerine laisizmin, dogmatizm yerine pozitivizmin toplumsal yaşam biçimi olarak belirlenmesi, iktidarlarına ve çıkarlarına son verilmesidir. Bu kesimin Kemalizm karşıtlığı üzerinde durulmaya değmez, sebepleri açıktır, sonuçları ortadadır.

Asıl bulanıklık CHP de temsil edilen “ ulusallık” sorunudur. Sınıf ayrışmalarını, “ulusallık” tanımı içinde gördükleri egemen burjuvazinin ulusal ve yurtsever vasfının kalmadığını idrak etmeden, 1920 li yılların sınıfsal bileşenlerini küresel kapitalizm dönemine monte etme ısrarlarıdır.

Küresel kapitalizm koşullarında sınıfsal farklılıkları görmezlikten gelerek “yurtseverlik vasfı iddia edilen” ulusallıktan söz edilemez. Burjuvazinin ulusal niteliği kalmamıştır, “Ulusallık kapsamı”küresel kapitalizmin şubeleri ve acenteleridirler. Gerçekten bugünkü koşullarda yurtseverlikten söz edilecekse çalışan kesimlerin ve yoksullaşan küçük burjuvazinin yurtseverliğinden söz edilebilir ancak. Yurtseverliğin ölçütü de emperyalizmin ve kapitalizmin karşısında duruş sergilemekten geçer.

Ulusal Kurtuluş savaşı günlerinde antiemperyalizm içinde yer alan, küçük ve orta burjuva konumunda olan ve gelişim sürecinde sınıf atlayarak tekelci kapitalizmle bütünleşen, bugün için ABD ve AB nin “destek” adı altındaki parasal desteklerle kapitalizme bağımlılıkları perçinlenen, tekelci kapitalizmin bir parçası olan sınıfları hala antiemperyalist ve yurtsever olarak görmek, bu kesimlerin açmazıdır. Bugün ülkenin bağımsızlığının içeriği “küresel kapitalizme karşıtlıktır” ve bu program ancak işçi sınıfının devrimci partisinin programı olabilir.

Peki ama işçi sınıfının partisi bütün toplum kesimlerinin anti kapitalist bilince sahip olmasını mı beklemelidir, toplumun kapitalizmin eritip yok ettiği, yaşam biçimlerinden işsiz kalmalarına, giderek ve artan oranda yoksullaşmalarına kadar bir dizi yaşamsal tehdidine maruz kaldığı kitlelere karşı tavrı ne olacaktır. Devrimci hareketin kitlesel tabanını oluşturacak, işçi sınıfının, yoksul halk kitlerinin ve çalışan kesimlerin dışında kalan, yakın hedef kitle olarak hangi kesim tanımlanacaktır?. Sözün getirileceği yer açıkça CHP nin tabanıdır. Bu taban antiemperyalizmi Mustafa Kemalden almıştır ve antiemperyalist tepki antikapitalist tepkiyle bütünleştirilebilir, bütünleştirilmelidir. Bugün siyasal İslamcı iktidarın toplumun yaşam biçimini dinci esaslara göre düzenleme girişimine karşı bu tabanın-ve bu tabanın dışında kalan kesimler de ihmal edilmeksizin- laisizmi içselleştiren tepkileri önemlidir ve işçi sınıfı partisinin kayıtsız kalamayacağı bir alandır. Siyasal İslamcı iktidarın toplumu bulunduğu noktadan geriye götürme çabalarına karşı bu kesimin tepkileri dikkate değer ve tespitimizin haklılığının kanıtıdır. Gezi/Haziran eylemleri ve siyasal İslamcı iktidarın uygulamalarına karşı genel ya da lokal eylemlerde bu kesim rüştünü ispatlamıştır.

Olay ve olgulara olumlu ya da olumsuz tepki, tepki gösteren kişinin, grubun, siyasi oluşumların sınıfsal karakteriyle ölçülür. Kemalizm, daha Mustafa Kemalin ölümünden yıl bile geçmeden neredeyse onu “ mabut” haline getirenler tarafından tahrip edilmiş, içi boşaltılmıştır. Mustafa Kemalin mirasçıları olduğunu söyleyen gerek tek parti dönemi, gerekse çoğulcu partiye geçiş sonrası dönemde İnönü hükümetlerinin eliyle ilerici atılımların önünün kesildiği unutulmamalıdır. Yazımızın önceki bölümünde değindiğimiz Ezanın yeniden Arapça okunması, köy enstitülerinin kaldırılması İnönü hükümetlerinin icraatıdır. Çok partili döneme geçişte iktidar olan DP hükümetleri de maazallah bir o kadar Kemalisttir ve Cumhuriyet döneminin bütün ilerici atılımları DP hükümeti döneminde alaşağı edilmiş, dinci gericilik, emperyalizme bağımlılık, emperyalist/kapitalist sistemle ikili anlaşmalar, “Komünistlere karşı savaşmak üzere” Kore’ye asker göndermeler, NATO’ya giriş DP partinin “Kemalist görünümlü” iktidarlarının eseridir. Türkiye’nin “Komünizme karşı ileri karakol” olması, emperyalizmin kuklası 12 Mart ve 12 Eylül generallerinin de “Atatürkçü” kesilmeleri hiç de yadırgatıcı değildir. Kemalizm mirası toplumu etkileyen, kabul gören bir mirastır, açıkça karşısında olup kitlelerin hoşnutsuzluğunu körüklemek yerine, karşı devrimin ataklarını Kemalizm şemsiyesi altında gerçekleştirmek daha sinsice ve daha kurnazcadır.

Siyasal İslamcı AKP bile “ Kemalizm’in mirasını komünistlere bırakma(!…) niyetinde değildir ve AKP de “iki ayyaş” söyleminden vazgeçip Kemalist oluvermiştir!…

Kemalizm konusunda ön yargıları bir yana bırakıp, Lenin’den Fidel Castro’ya, Komünist enternasyonalden, dünyanın ilerici güçlerinin değerlendirmeleriyle, Küresel kapitalizmin sözcülerinden, AB sözcülerinin, CİA istasyon şeflerinin, siyasal İslamcılığın türevlerinden gericiliğin bütün yelpazelerinin diplomat kurnazlığı ya da açık nefret biçimleri kıstas alınarak tavır belirlemek, pratiğe de ışık tutabilecek yaklaşımlar olacaktır.

Bölüm-26

Bu başlıkta irdelenmeye çalışılan “Ulusal Kapitalizmden Küresel Kapitalizme” yazı dizisi 25. bölümde bitirilmeye çalışılmıştı. Ancak, özellikle bağımlı ülkelerin otokratik iktidarlarının yüksek sesle efelenmelerinin küresel kapitalizmin iktidarları tarafından “ti” ye bile alınmaması son günlerin yoğun tartışmaları neredeyse bir 3. Paylaşım savaşının kaçınılmazlığına ilişkin beklentileri yoğunlaştırdı. Beklentinin gerekçelerini oluşturanlar tezlerini özellikle “Ulusal devlet” kategorisinde gördükleri Çin ile yine aynı kategoriye yerleştirdikleri ABD arasındaki hegemonya çekişmesine bağlamakta, Çin’in artıları olarak Rusya, Hindistan gibi ülkeler birlikte tasnif edilirken ABD nin müttefiklerinin kim olduğuna ilişkin bir açıklık getirilmemektedir. Soruna bu şekliyle bakışın maddi temeli yoktur. İki hegemonik güçten birisi olan Çin, deyim yerindeyse Asya’nın ABsidir, yani küresel sermaye Avrupa ayağını AB ile oluştururken Asya ayağını Çin ile oluşturmaktadır. Çinin atağı “Çin ulusal sermayesinin atağı” değildir. Küresel sermaye Avrupa’yı ve etkisindeki bağımlı ülkeleri Batıdan Doğu Avrupa’ya doğru AB ile kuşatırken, Çin, Asya Pasifiklerden hareket ederek Afrika’yı kuşatmaktadır. Yer küre Doğudan Batıya Çin’de temsil edilen küresel sermaye ile kuşatılırken, batıdan doğuya doğru da ifadesini AB de bulan küresel sermaye ile kuşatılmaktadır.

  1. ve 2. Paylaşım savaşlarının ulusal kökenli tekelci kapitalistler arasındaki çelişki, küresel kapitalizm koşullarında aranmakta, adeta tarih tekerrür ettirilmektedir. Çekişme ve çelişki ulusal kökenli farklı emperyalist/kapitalist gruplar arasında aranmaktadır. Hatta kapitalizmin mevcut durumunun tahlilinde doğruya en fazla yaklaşan konusunun uzmanı namuslu Marksistler bile –Taner Timur, Ergin Yıldızoğlu v.b- sorunun kaynağını doğru tespit etmelerine karşın bizce yanlış sonuçlara varmaktadırlar. Taner Timur hoca, sermayenin kendi ülkesinden emeğin daha ucuz olduğu yerlere kaçmasını irdelerken “ Batılı hükümetler kamuoylarının da desteği ile bu hareketlere karşı çıkıyorlar ve bu konuda şirketlere siyasal baskılar uyguluyorlar… Kısaca liberal ekonomiye inanmanın mutlaka “ulusal” duyarlıkları bir yana bırakmak anlamına gelmeyeceğini batılı hükümetler her gün birçok davranışlarıyla tekrarlıyorlar” demektedir. ( Türkiye Nasıl küreselleşti? s.98)

Tespitin görünüşü doğrudur ve Taner Timur aynı incelemesinde Alman, Fransız başbakanlarının/devlet başkanlarının bu şirketleri ikaz ettiğini belirtmektedir. Sevgili Taner Timur hocam, ikaz ettiler de takan mı oldu Yalova kaymakamını… Tersine o günden bu güne sermaye daha çok yoğunlaştı, küreselleşti ve ülke dışına verimli alanlara( siz bunu sömürünün yoğun olduğu alanlara diye okuyun) çıktı. Dahası, küresel sermayeye eklemlenen bağımlı ülke sermayeleri bile artık kendi ülkelerinde kalmıyor, ucuz emek ve yoğun sömürü alanlarına kaçıyor. Yine aynı adlı incelemesinde Taner Hocadan alıntılayalım. “Yoksulluk ve sefaletin batıyla kıyaslanmayacak boyutlarda olduğu ve milyonlarca insanın işsizlik orduları oluşturduğu Türkiye’de yabancı ülkelere yapılan milyarlarca dolarlık yatırımlar alkışlarla karşılanıyor. Bu konuda Türk basınında “Brezilyaya Türk bayrağı diken” iş adamlarımızı selamlayan manşetlerden “Çin seddini aştık” çığlıkları atan yazılara kadar her türlü övgü yapılmıştır”. ( Taner Timur, a.g.e, s.99).

Öyledir hocam, küresel sermaye artık silahlı orduları ile ülkeler fethetmiyorlar. İşgalci orduların gücünden daha etkin bir güç keşfettiler… Emperyalist Sermaye…Küresel sermaye zapt ettiği ülkelere yetiştirilmiş beyinleriyle yerleşir. Küresel kapitalizmin basını da küresel kapitalizmin etkin ve etkili bir beyin yıkama silahıdır.

Belki Alman, Fransız başbakanlarının/ devlet başkanlarının sermayenin ülkeden kaçışlarına serzenişleri eskidir, biz daha yenisini söyleyelim. Bu yazının kaleme alınışından yalnızca bir hafta önce R.T.Erdoğan bir gün önce sermayenin yurt dışına kaçışına izin verilmemesini isterken, yalnızca bir gün sonra “ biz serbest piyasayız, isteyen sermayesini istediği yere götürür” demiştir. Bir gün önceki serzenişle bir gün sonraki geri adım kesinlikle bir dil sürçmesi değildir. AKP’nin “liberalizm” olarak adlandırdığı küresel kapitalizme “özelleştirme” adı altında ülkeyi nasıl peşkeş çektiğinin külleri henüz sıcaktır. AKP nin iktidar olduğu 2002 yılında Türkiye’de faaliyet gösteren bankaların sermayesinin %95 i ulusal kökenli sermaye iken 2017 yılında bu bankaların sermayesinin %90 küresel sermayenin eline geçmiştir. Benzer şekilde Türkiye’nin, yeraltı yer üstü zenginliklerinin “özelleştirme” adı altında küresel sermayeye peşkeş çekilmesi AKP iktidarınca övünç kaynağı, AKP iktidarının başarısı olarak sunulmuştur. Sermayenin karlı alanlara kaçmasına serzenişte bulunan Alman ve Fransız yetkililerin, “Ulusal” olarak adlandırdıkları Fransız ve Alman ulusal kökenli tekelci kapitalizminin sermayesini Küresel kapitalizme nasıl eklemlediği ve küresel kapitalizmin en kristalize örgütü AB nin kucağına nasıl attığı bilinmeyen hikâye değildir. Hal böyleyken serzenişin amacı nedir?. Henüz köprü geçilmemiştir, ulusal kökenli tekelci burjuvazinin iktidar üzerindeki etkisi tamamen kırılmamıştır, yani bir süre daha ayıya dayı denecektir, mecburiyettendir…

Ulusal kökenli tekelci kapitalizm ile küresel kapitalizmin iktidar bağlamında ayırıcı özelliği şudur: Kapitalizmin, Emperyalizm aşamasında her bir emperyalist kapitalist ülke iktidarları pazarların ele geçirilmesi, genişletilmesi, denetlenmesinin iktidar bazında egemenidirler. Bir emperyalist ülkenin pazarı bir başka emperyalist ülkenin tehdidi altındadır. Bu nedenle tek tek emperyalist/kapitalist ülke iktidarları o ülkenin ulusal kökenli tekelci burjuvazisinin iktidarıdır. Bu iktidarların merkez kapitalist ülke içindeki dokunulmazlığı-moda deyimle kırmızıçizgisi- ülke sınırlarının dokunulmazlığıdır. Bunu sağlayan aygıt da tekilci burjuvazinin iktidarıdır. Askeri, mali güç, bürokrasi, hukuk sistemi, eğitim gibi devlet aygıtının donanımı bu amacın yerine getirilmesine göre düzenlenmiştir. Her bir emperyalist kapitalist ülke hegemonya yarışında diğer emperyalist kapitalist ülkeye karşı teyakkuzdadır. Bunlar arasındaki pazarlara hâkim olma, ele geçirme çelişkisi 1. ve 2. Paylaşım savaşlarının nedenidir. Çelişkinin karakteri sermayenin yoğunluk derecesine bağlıdır, yoğunluğun derecesine göre yön değiştirmektedir.

Küresel kapitalizmin ayırıcı yanı ise, küresel sermaye gücünü ulus devlet iktidarlarından almaz. Sermayenin ulusal karakteri bitmiştir. Ulusal sınırlar içinde gelişip semirilen sermayenin yoğunluk derecesi ulusal sınırlara sığmamaktadır. Bu nedenle rahminde hayat bulduğu ulusal sınırlar küresel sermaye için artık çekilmez bir yüktür ve bundan kurtulmak, ulusal sınırları yıkarak tüm yer küreyi Pazar haline getirmek ve sermayeye rahat hareket edebileceği alan sağlamak küresel kapitalizmin ayırıcı, karakteristik özelliğidir.

Bu olgu tekelci kapitalizm döneminde tanık olunmayan yeni bir çelişkiyi ortaya çıkarmaktadır. Küresel kapitalizm, yalnızca bağımlı ülkeleri tehdit etmekle yetinmez, aynı zamanda ulusal kökenli tekelci kapitalizmi de tehdit etmekte, bu kapsamdaki tekellerin pazarlarını ele geçirmekte, hakimiyet sağlamakta ve tekelci kapitalizmin egemenlik alanlarını ele geçirmektedir. Bu bağlamda, gücü henüz dibe vurmayan, ancak panik halindeki tekelci kapitalizm küresel kapitalizme karşı varlığını koruma çabasındadır. Ulusal kökenli tekelci burjuvazi adeta kendini küresel kapitalizme karşı korumaya almış, küresel kapitalizmin güçlü vuruşları karşısında savunmaya geçmiştir. Bu gün ulusal devletlerarasındaki çelişki olarak algılanan olay,  küresel kapitalizmin tehdit ettiği bu ülkeler tekelci kapitalizminin küresel kapitalizme karşı tepkisidir ve bu şekilde okunması gerekmektedir.

“Ulusalcı, milliyetçi” tepkiler lanse ederek  İngiltere’nin AB den çıkması, Trump’un ABD başkanı seçilmesi,Avrupa’da etnik ve milliyetçi dalganın yükselmesi, bağımlı ülkelerde otokratik/faşizan eğilimlerin iktidara taşınması İngiltere ve ABD ulusal kökenli tekelci kapitalizmininoperasyonudur. Tekelci kapitalizm bu iktidar yapılarıyla kendi varlığını korumayı amaçlarken, küresel kapitalizm de bu iktidarların otokratik/faşizan karakterinden memnundur ve antikapitalist tepkilerin zor yoluyla bastırılmasını amaçlamaktadır. Tahterevallinin iki ucuna benzeyen, bir inen bir çıkan bu iktidarlar bir yandan tekelci kapitalizmin kendiniküresel kapitalizme karşı koruma aracı görevi görürken, diğer yandan küresel kapitalizm için antikapitalist tepkileri faşizan yöntemle bastırmanın aracıdır. Tekelci kapitalizm ile küresel kapitalizm bağımlı ülkelerin geniş pazarlara açılmasında birlikte hareket etmekte, antikapitalist dalganın bastırılmasında ortak amaçta birleşmekte, ancak tekelci kapitalizmin kendine ait sandığı, kendine hizmet edeceğini varsaydığı, popülist halk kitlelerinin etnik/ milliyetçi desteği ile iktidar atağına geçtiği iktidarların bu kesimler adına gürültü koparması, sömürü ve baskıdan bunalan kitlelerin avutulmasından başka bir anlam taşımamaktadır. Bu olgu, altı küresel kapitalizm tarafından oyulan ulusal kökenli tekelci kapitalizmin gürültücü karakteriyle, küresel kapitalizmin sessiz ve derinden giden karakterini de açığa vurmaktadır. Tekelci kapitalistlerin kendilerine ait olduklarını sandıkları iktidarlar,zaman zaman örneğin gümrük duvarlarının yükseltilmesi, ithal ikameci yöntemlere başvurma gibi kendilerini korumaya almaatağına geçseler de, karşılarına çıkan küresel kapitalizmin egemen gücü karşısında geri adım atmaktadırlar. Sontahlilde bu iktidarların küresel kapitalizm karşıtı tavır almaları beklenemez.  Sermayenin ulaşmış olduğu yoğunlaşma bu iktidarları hizaya sokma yetkinliğindedir ve görüntü ne olursa olsun, gürültü ne kadar kulakları tırmalarsa tırmalasın, eninde sonunda küresel kapitalizmin iktidarı olmak zorundadırlar. Bu iktidarların birkaç öfkeli çıkışla ulusal kökenli tekelci burjuvaziye göz kırpmasının inandırıcılığı yoktur. Tekelci kapitalizmin iktidardaki gücü nispidir ve gürültü koparan güç de bu nispi güçtür. Gürültücü bu güçle küresel kapitalizmin egemen gücü arasındaki bu düellodan savaş çıkmaz…

Bölüm-27

Peki ama küresel kapitalizmin irili ufaklı  merkez ve bağımlı ülkeler burjuvazilerinin kopardığı bu gürültü neyin nesidir, bu hırçınlaşmanın anlamı nedir?.  Kestirmeden şu söylenebilir: Çelişkinin çifte karakteri…

Birincisi; sistemin yapısal bunalım ve krizlerinin süreklilik kazanmasıdır. Gerçekten, sermaye birikim süreci ulaşmış olduğu aşama itibariyle, kapitalist sermaye kimliğinden uzaklaşmıştır, daha doğrusu kapitalist sermayeye sanayi sermayesidir ve sermaye birikimi reel alanlara yapılan üretken sermayenin sömürüsü sonucu oluşmuştur. Küresel dönemde sanayi sermayesi, reel yatırım alanlarından uzak, istihdam yaratmayan, banka, bono, borsa gibi alanlarda şişen finans sermayesidir. Yerinde olarak bazı bilim adamlarının ironik tanımlamasıyla “kumarhane” sermayesidir.   Oldukça şişkindir, bunalım ve krizleri de şişkinliği ile doğru orantılıdır.  Sermaye kendini var eden Pazar ve yatırım alanlarından yoksunluğu oranında zaten bunalım ve kriz taşır, ancak finans sermayesinin bunalım ve krizlerinin derinliği sanayi sermayesine oranla daha şiddetlidir ve günlük yaşam alanlarında hissedilecek kadar yaygın ve şiddetlidir… Küresel kapitalizm döneminin başat sermaye karakteri finans sermayesi, mali sermayedir. Emperyalist aşamada bile sanayi sermayesi, içine düştüğü bunalım ve krizlerden yeni piyasalara girerek, yeni Pazar alanlarına yönelerek dönemsel bunalım ve krizlerinden çıkabilmekte iken, finans sermayesinin böyle bir şansı da yoktur. Bunun açık anlamı şudur: 20.yüzyılın son çeyreğinde,  bunalımları süreklilik kazanan kapitalizm, küresel dönemle birlikte sürekli krizler dönemine girmiştir. Bir yandan onlarca ülkenin GSMH dan daha büyük parasal değere sahip bir iki küresel şirket, diğer yandan yer küre nüfusunun yarıdan fazlasının açlık sınırının altında ya da açlık sınırında yaşayan yer küre nüfusunun yarısı… Üstelik klasik kapitalist sermayenin karakteristik özelliği olan yatırımı ve istihdamı dışlayan, üretim ve bölüşüm sürecine katılmayan bir parasal şişkinlik… Küresel kapitalizm dönemi sermayesinin en belirgin özelliği ise, sanayi sermayesinin, mali sermaye tarafından esir alınması, sistem içinde etkisizleştirilmesidir. Küresel sermayenin belirleyici özelliği budur denilirse yanılmış olmayız. Sermayenin kalp ağrısı yeniden üretecek, yatırıma dönüşecek pazarbulamamasıdır… 21. Yüzyılda ulusal sınırların ortadan kaldırılarak yerkürenin tümünü Pazar alanı olarak açmak için saldıran küresel sermayenin bunalımlardan çıkamamasının, krizlerden bir türlü kurtulamayışının nedeni, istihdam yaratacak yatırıma yönelmek yerine banka, borsa oyunlarıyla paranın sayıca çok küçük grupların elinde birikmesidir. Bunun zorunlu, kaçınılmaz sonucu olarak gelir uçurumu derinleşmektedir. Bunalımın ve krizlerin çapı, teknolojik gelişmelerin üretime uyarlanarak bundan kurtulmanın çok ötesinde ve üstündedir. Üstelik teknolojik gelişmelerin üretime uygulanması yeni istihdam alanı yaratmak, geniş kitleleri bölüşüm sürecine katmak yerine istihdam alanlarını daraltmaktadır. Kapitalist firmaların “azami karlılık” olarak göklere çıkardıkları küresel sermayenin bu politikası üretici güçlerin gelişimini olağan işleyişin ötesinde frenlemekte, üretimin toplumsal niteliği ile üretim araçlarının bir avuç azınlık elinde toplanması,sadece işçi sınıfı bazında uzlaşmaz sınıfsal çelişkilerin ortaya çıkmasının nedeni olmakla kalmayıp, aynı şiddette yer altı ve yer üstü zenginlikleri talan edilen bağımlı ülke halklarının, sömürünün yoğunlaşmasıyla gelirleri azalan, kamu harcamaları kısılan, sosyal güvenlik garantileri budanan merkez kapitalist ülkeler halklarının da tepkilerinin ortaya çıkması, sistemi hedef almasının nedeni budur.   Şayet istatistikler yalan söylemiyorsa yerküre gelirinin %85 i yalnızca sekiz firma/kişinin elindedir…

Şimdi güncele dönelim ve ülkeler yöneticilerinin politik bir malzeme olarak mı, yoksa gerçekten inanarak mı dillerine pelesenk ettikleri söylemlerine kulak verelim: “Yabancı sermaye gelsin ve ülkemizde yatırım yapsın”… Yani istihdam sağlasın, işsizlik ve yoksulluk azalsın, piyasa canlansın… Şayet bu niyetler sahih ve içten gelme ise bu çağrıyı yapanlar yabancı sermaye her derde deva, her deliği açan “Cingöz Recai’nin maymuncuğu” olmadığını hiç olmazsa yaşadıkları deney ve tecrübe ile öğrenmiş olmalılar… Medet umulan yabancı sermayenin ülke kaynaklarını kuruttuğu, yatırım yapıp istihdam yaratmak yerine olanları da alıp götürdüğünü bilmezlikten gelemezler. Ülkenin yabancı sermayeye açılmasının koşulu gümrük duvarlarının ve ithalat duvarlarının sıfırlanmasıyla ülkenin açık Pazar haleni getirilmesidir. Karsın, Erzurum’un, Ağrının hayvancılığı bitirilir, dışarıdan et ithal edilir, hayvan yetiştiricileri işsiz güçsüz büyük kentlere akın ederler ve işsizler ordusuna katılırlar, Şeker Pancarı üreticilerine kota konulur, ABD nin mısır özü kanserojen maddesi ülkeye sokulur, halkın sağlığı hiçe sayılır, tütün üretimi baltalanır, ABD nin Virginia tütününe Pazar alanı açılır. Dünyanın hiçbir yerinde yabancı sermaye ülkenin ihtiyaç duyduğu alanlara yatırım yapıp, istihdam sağlamaz, işsizliği azaltmaz. Sermayenin amentüsü kardır ve ihtiyaca değil kara yatırım yapar,  vurduğu vurgunu da alır gider…

Dahası, artık aptallık derecesinde bön olanların bile inanmadığı sözüm ona “ despotik yönetimlerin yıkılarak demokrasi getirilmesi” vaadiyle işgal edilen, savaşın yıkıcılığına terk edilen ülke halklarının oluşturduğu sayıları milyarı bulan işsiz, yurtsuz, aç sefil göçmen topluluğunun ortaya çıkması bu çelişkiyi derinleştiren faktörlerdir. Küresel kapitalizm her geçen gün büyüyen ve artan oranda yarattığı mağdurları tarafından kuşatılmakta, yer küre ölçeğinde baş gösteren protestolarla “kaçış yolları” kesilmektedir ve protestoların potansiyel kitle tabanı her geçen gün toplumun farklı kesimlerini kucaklayarak genişlemektedir. Bu olgu, kapitalizmin, yönetimin/iktidarın tabanının gündelik yaşamlarına girdiler sağlayarak “rızaya dayalı” yönetme enerjisinin ve kitlesel inandırıcılığının bittiği anlamını taşır. Merkez kapitalist ülkelerde olsun bağımlı ülkelerde olsun yönetimlerin otokratik/despotik faşizan eğilimlere yönelmesinin nedeni kitlesel rızaya dayalı yönetebilme evresini tükettiğinin açık göstergesidir ve egemen sınıflarla halk kitlelerinin arasındaki derin çelişkilere rağmen kapitalizmin yönetebilmesini olanaklı kılan “suni dengenin”devrimci durum lehine bozulmasıdır. “Sürünün hizaya sokulduğu” havuç da bitmiştir, havuç dönemi de bitmiştir. Siyasal ve fiziki zor yönetebilmenin temel araçlarıdır. Karşı devrimci zorun kitleselleşmesi, iktidarların sınıf bilinçsiz yoksul kesim siyasal destekçilerinin  bile gözünü açmakta, siyasal tecrit süreci hız kazanmaktadır. Kitlesel desteğini yitiren iktidarlar, Ordu, polis, yargı, bürokrasi gibi klasik devlet örgütlenmelerinin ötesinde ve üstünde, özel, kitleler üzerinde korku ve yılgınlık terörü estirmekle görevli  militarist örgütlenme biçimleri oluşturarak ömürlerini uzatmaya çalışırlar. Faşizmin iktidar oluşunun özel karakteri bir durumdur bu. Hitlerin SA ları, Musolininin kara gömleklileri, Franconun kahverengi gömleklilerinin yerine getirdiği fonksiyon kitlesel pasifikasyondur. Yani toplumda korku ve yılgınlığın egemen olmasını sağlamaktır. Özellikle Latin Amerikada ABD yanlısı iktidarların ayakta kalması için CİA ve Pentogon eliyle örgütlenen paramiliter milislerin yılgınlık ve korku salma terör eylemleri sonucu milyonlarca insanın öldürülmesi, kaybedilmesi ülke farkları, ülkelerin birbirlerine uzaklık mesafeleri ne olursa olsun, rızaya dayalı yönetebilme kabiliyetini yitirmiş kapitalizmin “ yönetme” modelini oluşturmuştur. Kapitalizmin yönetebilmek için faşizmden başka seçeneği kalmamıştır. Olgu küreseldir ve küresel karşı koyuş için küresel örgütlenmenin kaçınılmazlığının ifadesidir. Kapitalizm küresel dönem öncesi de faşizme başvurmamış mıdır, küresel dönem faşizminin tekelci  kapitalist dönem faşizminden farkı nedir?. Küresel kapitalizm dönemi faşizmine karşı, tekelci dönem antifaşist örgüt yapılarıyla karşı konula bilinir mi, direnile bilinir mi?

Faşizm devleti dönüştürür. Burjuvazinin meşruiyet sınırları içinde hareket ettiği, toplumun sınıf ve tabakalarının ekonomik, politik, kültürel örgütlenmeleriyle az çok söz ve karar sahibi olduğu dönemlerdeki devletin, faşizm döneminde değişmesinin, dönüşmesinin toplumsal, sınıfsal görünümü nedir?. Konuyu tartışmaya devam edeceğiz.

Bölüm-28

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

Kapitalist sistem işleyiş biçimi genel olarak homojen bir bütünlük oluşturur ve sistemin parçaları bu bütünlüğe eklemlenen uyumluluk gösterir, onun özelliklerini taşır. Bir önceki bölümde devletin dönüşümünün irdeleneceği belirtilmişti. Devlet kendiliğinden dönüşmez, onu dönüştüren faktör, üzerine oturduğu üretim ilişkilerinin niteliğidir, üretim ilişkilerinin değişmesi, üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran sınıfların ve bu sınıfların egemenlik aracı olan devletin de üretim ilişkilerinin niteliğine bağımlı ve uyumlu olarak değişip dönüşmesidir. Bir başka ifadeyle mevcut üretim ilişkileri üretici güçleri geliştirdiği sürece, “yönetim aygıtı olarak devlet” yönetilenlerce sorunsuz, kitlesel rızaya dayalı olarak yönetilir ve yönetenler  “yönetme meşruluğunu”  da buradan alır.

Devletin, üretim ilişkilerinin tarihsel süreç içinde değişimine paralel olarak değişmesini irdelemek kuşkusuz yerinde olacaktır, ancak elimizde bu konuda yeteri kadar inceleme araştırma yapılmıştır ve amacımız bilinenlerin tekrarı değildir ve irdelemeye duyulan ihtiyaç küresel kapitalizmin döneminde devletin sınıfsal/kitlesel bazda dönüşmesi, bu dönüşümün sınıf mücadelesinin örgütlenme ve mücadele biçimlerine yansımasının tartışılmasıdır. Konunun anlaşılması açısından bu değişim kapitalizmin tarihi açısından özetlenerek geçilecektir. Kapitalizmin bu aşamaların üzerine oturan küresel kapitalizm döneminin devletinin anlaşılması açısından bu özeti bir zorunluluk olarak gördük.

1-KAPİTALİZMİN SERBEST REKABETÇİ DÖNEMİNDE DEVLET:

“Yaşasın ulus Devlet”… Gelişip serpilen sermayenin müthiş sloganı…. Kapitalizmin sistem olarak inşası için burjuvazinin ihtiyaç duyduğu yegane aygıt… Bu aygıt sayesinde pazarlar oluşturacaktır, bu toprak sınırları içinde Pazar alanı bulacaktır. Ve bu ülke işçilerinin artı değer sömürüsüyle var olacaktır… Olmazsa olmaz… Burjuvazi bunun için bu dönemle sınırlı olmak üzere müthiş “Ulusseverdir”… Sermaye için ulus, gelişip serpilebileceği sömürü alanıdır.

Gelelim konumuza….

Feodal üretim ilişkileri içinde doğup gelişen burjuvazi, iktidar sahipleri aristokrasiyi iktidardan uzaklaştırarak “yöneten sınıf” olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Bir sınıfın siyasal iktidarı ele geçirmesinin temel ve olmazsa olmaz koşulu iktidardaki sınıfın kitle bağlarının kesilmesidir, yani iktidardaki sınıfın siyasal tecridinin sağlanması, kitlelerle bağının koparılmasıdır. Feodal iktidarların kitlelerden siyasal olarak tecridini geniş ölçüde feodal üretim ilişkilerinin tıkanmasıyla, yönetenlerin despotluğa/siyasal zora başvurmalarıyla sağlanmış durumdadır. İktidara aday yeni bir sınıf olarak burjuvazi aşağı yukarı bu zemini hazır bulmuş, iktidarlara karşı işçi sınıfının, yoksul köylülüğün, kent küçük burjuvazisinin desteğini almıştır. İngiltere gibi nispeten evrimci bir gelişmeyle ya da Fransa gibi zor yoluyla/burjuva devrimiyle feodalleriktidardan uzaklaştırılırken burjuvazi kitlelerin desteğine sahiptir ve egemen sınıf feodaller artık yönetemez durumdadır. Burjuvazi, iktidarı ele geçirmekle ekonomik planda üretici güçlerin gelişiminin önünü açmış, geniş kapsamlı üretim birimleri inşa etmiş, işsiz geniş kitlelere iş sağlamıştır. Siyasal/Politik planda feodallerin boyunduruğu ve açık zulmü altındaki geniş yığınlar, dokunulmaz ve devredilmez vatandaşlık statüsü kazanmış, yasal güvencelerle donatılmıştır. Geniş kitlesel desteğe sahipburjuvazi bu dönemde demokrattır ve burjuva demokrasisinin temellerinin atıldığı dönemdir. Kapitalizmde devletin niteliği sermayenin yoğunluk derecesiyle ilgilidir. Rekabetçi kapitalizm dönemi sermaye birikim sürecinin başlangıcıdır ve yoğunlaşan, yoğunlaşmanın bunalım ve krizlerini içinde taşıyan bir evrede değildir henüz. Bu anlamda bu dönemin burjuva devleti, kapitalizmin sermaye birikiminin henüz başlangıcında olması nedeniyle objektif olarak burjuva demokrasisinin koşulları vardır ve bu koşullar bu döneme özgüdür. Sermaye birikim sürecinin tamamlanmasıyla aşama aşama bu dönemle birlikte burjuvazinin demokratlığı da demokrasisi de tökezleyecek giderek “demokrat burjuvazinin tercihi ” faşizmi olacaktır. Bir noktanın altı çizilmelidir. Faşizm, tekelci burjuvazinin öznel, sübjektif tercihi değildir, sermayeyi kullanan burjuvazi olmayıp, tersine burjuvaziyi kullanan kapitalizmdir. Faşizm, kapitalizm için kriz dönemlerinin aşılmasının anahtarıdır.

Dönenim egemenideolojisi liberalizmdir, çünkü egemen sınıf burjuvazi gerçekten liberaldir. Henüz kapitalizm tekelleşmemiştir, pazarda herkese yer vardır, kapitalist üretim içinde mülkiyet sahibi sınıflar bir kısıtlamaya uğramazlar, büyük tekeller karşısında yok edilme, yutulma tehdidiyle karşılaşmazlar. Yani “ bırakınız yapsınlar” yaklaşımı tam da bu döneme aittir. Bir yanlış anlaşılmasın önüne geçmek için hemen belirtelim ki rekabetçi kapitalizm dönemi burjuvazisinin demokratlığı tüm toplumsal kesimlere bol keseden dağıtılan bir demokratlık değildir, kendine demokrattır.  Oysa iş günü oldukça uzundur, ücretler düşük ve çalışma koşulları ağırdır. İşçi sınıfının sendikal ve siyasal örgütlenme talepleri karşısında pek de demokrat değildir. İşçi sınıfının bu talepleri çoğunlukla tehdit, sindirme ve zor yoluyla engellenmeye çalışılmıştır. Burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki çatışma bu dönemle birlikte başlamaktaysa da, çatışmanın topluma yansıyan görünümü “bir azınlığın”  talepleridir ve toplumun diğer kesimlerinin bu taleplerle görünürde bir ilişkisi, çıkarı yoktur.Toplumun, işçi sınıfı dışındaki kesimleri henüz bu çelişki ve çatışmadan uzaktır. Çelişki ve çatışıma yeni dönemin bu iki modern sınıfları arasında cereyan etmektedir. Kapitalist sömürü, işçi sınıfı üzerinden artık değer sömürüsü olarak sağlanmakta, toplumun bütünü henüz sömürü kıskacına alınmamıştır. Burjuvazi geniş kitlelerin desteğine sahiptir ve henüz toplumsal çıkarları burjuvazi ile çatışmadığından işçi sınıfıyla birlikte davranma refleksinden uzaktır. Paris Komün hareketi tam da bu dönemde cereyan etmiştir ve Marks-Engels bu koşullarda hareketin başarıya ulaşamayacağı konusunda ısrarla uyarıcı olmuşlar, anarşizmin etkisindeki Komün hareketi bu uyarılara rağmen başlamış, Marks ve Engels uyarılarına rağmen başlayan Paris komün hareketine militan olarak katılmışlar ve hareketi selamlamışlardır. Burjuvazinin engellemelerine karşın, serbest rekabetçi kapitalizm dönemi işçi sınıfının “kendiliğinden sınıf” olma aşamasından “ kendisi için sınıf” olma aşamasına geçtiği dönemdir. Pek gönüllü olmasa da, burjuvazinin engellemelerine karşın sendikal örgütlenme devlet nezdinde kabul edilmiş, uzun ve ağır çalışma koşullarına karşı verilen mücadeleler meyvelerini vermeye başlamış, yasal güvenceye alınmaya başlanmıştır.

Toplumun geniş kesimlerinin ilgisiz tavrına rağmen “toplumun azınlığı” olan bu sınıf, kendisine yöneltilen devlet terörüne karşın, uç vermeye başlayan sendikal ve siyasal örgütlenmelerinin gücüyle burjuva devlete “işçi sınıfının gücünü” kabul ettirmiş, devlet yönetiminde söz ve karar sahibi olmaya başlamıştır. İşte tam da bu dönemde başlayan işçi sınıfının elde ettiği kazanımlar burjuva devletin demokratlaşmaya, burjuva demokrasisinin uç vermeye başladığı dönemdir. Burjuva demokrasisi, işçi sınıfının ekonomik ve politik örgütlenmeleri aracılığı ile devlet yönetiminde karar mekanizmalarına katılmasıdır. Burjuva demokrasisini tanımlayan esaslı öge, egemen sınıf burjuvazinin yönetim aygıtı devlette ve diğer yönetim kademelerinde işçi sınıfının sınıf olarak varlığını kabul etmesidir. Toplumun ana damarı olan iki sınıfın, burjuvazi ile işçi sınıfının toplumsal uzlaşmasıdır, toplumu ilgilendiren konularda söz ve karar sahibi olmasıdır.  Bu uzlaşmanın yasal güvenceye alınmasıdır. İşçi sınıfının mücadelelerle kazanılmış burjuva devletin karar mekanizmalarına etkili katılım haklarının ve bu hakların maddeleşmiş ifadesi olan ekonomik ve siyasi örgütlenmelerinin dokunulmazlık kazanmadığı burjuva siyasal yönetimleri burjuva demokrasisi olarak adlandırılamaz. Toplumsal sorunlara ilişkin söz hakkına sahip olması yetmez, kararlara katılma, alınan kararları değiştirme, etkileme yeteneğine sahip örgütleri eliyle kullandığı bu haktır ki ve ancak bu hakların eksiksiz kullanımının güvenceye alındığı burjuva siyasal yönetimleri demokrasi olarak adlandırılır. İşçi sınıfının toplumdaki bu etkinliği ve etki gücü her an frenlerinden boşalmaya hazır, despotik eğilimleri bağrında taşıyan burjuva devletin dengede tutulması aracıdır. Özellikle belirtmek gerekir ki, işçi sınıfının etkin denetleme mekanizmalarının devreden çıkarıldığı, sendikal ve siyasal örgütlenmelerinin çeşitli yollarla engellendiği, zorla gasp edildiği yönetimler demokrasi değildir. Kapitalizmin sözcülerinin Otokratik/ despot burjuva yönetimlerini “demokrasi” olarak yutturmaya yönelik ısrarları yalnızca burjuvazinin gençlik günlerinin bir nostaljisinden ibarettir ve bu dönem de çeşitli aşamalardan geçerek bitmiştir.

Bölüm-29

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

2-TEKELCİ KAPİTALİZM DÖNEMİNDE DEVLET

Kapitalizmin ruhu bunalımdır. Hastalığın, toplumun tüm kesimlerinde hissedilebilmesi, kokuşmuşluğun ortaya çıkmaması için tekelci kapitalizm döneminin beklenmesi gerekirdi.

Kapitalizm sermaye birikimini tamamlamıştır. Şişen sermaye birikimin yoğunluğu ile orantılı pazarlara ihtiyaç duyar. Oysa tekelci aşamaya geçilmesiyle birlikte egemen kapitalist ülkeler tarafından dünya pazarları paylaşılmıştır. Sermaye birikim sürecini geç tamamlayan Almanya ve İtalya’nın Pazar paylaşımının yeniden bölüşümünü gündeme taşımalarıyla birlikte 1. Paylaşım savaşı patlak verecektir. Bir başka ifadeyle emperyalistler arasındaki çelişkinin şiddeti, çelişkinin ancak savaşla çözülebileceği keskinliktedir. 1. Paylaşım savaşı çelişkilerin çözümü yerine sermayenin bunalımını ağırlaştıracaktır. Savaşın çatlaklarından Sovyet devrimi doğacak, dünyanın altıda biri kapitalist pazarın dışına çıktığı gibi, merkez kapitalist ülkelerde işçi sınıfının ve sömürge ülke halklarında “kapitalizmin yenilebileceği” olgusunu ve moral gücünü yaratmıştır.  Bu moral gücün de ivmesiyle yükselen örgütlü işçi sınıfı mücadeleleri kapitalizm açısından ciddi bir tehdit ve tedirginlik kaynağı olmuştur. Bu süreçle birlikte devlet giderek kamu hizmetlerinden uzaklaşmış, toplumsal/kamusal hizmetlere ayrılan paylar tekellerin kasalarına gitmeye başlamıştır. Bunun açık anlamı şudur: Rekabetçi kapitalizm döneminde sömürü işçi sınıfı üzerinden ve artı değer ile sınırlıyken bu dönemde bir yandan merkez kapitalist ülkelerde tüm halk kesimlerinden-küçük ve orta burjuvazi, köylülük, esnaf ve zanaatkârlar vs.-, diğer taraftan sömürge ülkeler halklarından tekelci kapitalizme yoğun değer transferleri gerçekleşecektir. Yani bu dönemle birlikte burjuvazinin sömürüsü işçi sınıfı üzerinden sağlanan artı değer sömürüsünü aşmış, tüm halkı sömürü çemberine almıştır. Bu durum geniş kitlelerin kapitalizme karşı tavır almasının ve işçi sınıfının doğal müttefikleri durumuna gelmesinin doğal sonucudur. Burjuva devlet bu duruma uygun olarak yeniden yapılandırılacak, kazanılan temel haklara saldırılar başlayacaktır. Devlet, “kamusal hizmet” işlevi yerine getiren “herkesin devleti” konumundan, kapitalizmin geleceğini güvenceye alan ve  sermayenin bekasına programlanan, yönetimde “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” yerine “ ben ne diyorsam onu yapacaksın” despotluğuna ulaşan bir yıldırma ve sindirme aracına dönüşmüştür. Bu dönemle birlikte liberalizm de sona ermiştir. Sınıf mücadelelerinin çatışmalı ortamlarında taraflar birbirlerine karşı gardlarını almış durumdadır. İşin doğası gereği de artık devletten “Demokrasiye saygı” ya “ Demokratlık”  beklenemez. Ne Kapitalizm rekabetçi dönemin serbestisi içinde hareket edebiliyor, ne de burjuvazi artık demokrasiye bağlı, demokratik değerlere saygılı eski burjuvazidir. O dönem yaşandı, bitti. Kapitalizmin tekelleşmesiylegericileşmesi yalnızca üretici güçlerin gelişiminin frenlenmesi olarak açıklanamaz. Tekelcilik olgusuyla birlikte politik/siyasal, kültürel ve felsefi anlamda da gericileşmesi, yönetimde havucun yerini sopanın almasıdır. İlerici kimliğe sahip olduğu dönemde feodalizmin din, ahlak gibi üst yapı kurumlarına saldıran burjuvazi tekelci dönemle birlikte geniş kitlelerin muhalefetine karşı feodal kalıntılarla ittifaka girmiş, gerici anlayışların da koruyucusu, yaygınlaştırıcısı olmuştur. Zor, yönetimin meşru biçimi olarak dayatılmıştır. Bunalımlarının ağırlaştığı, kriz dönemlerinde kitle mücadelelerinin bastırılması devletin resmi zor güçlerinin yanında oluşturulan, donatılan, eğitilen ve lojistik destek verilen “mafyatik” karanlık örgütlerin “devletin yardımcı güçleri olarak” piyasaya sürülmesi bu dönemle başlayacaktır ve devamı gelecektir. Özellikle İtalyan Faşizminin kara gömleklileri, Alman faşizminin kitlesel saldırı ve pasifikasyon türü örgütlenmeleri, savaş sonrası kapitalizmin uğradığı sektenin tamiri için tüm kapitalist devletlerin onayıyla ve yasallık kılıfıyla donatılarak tüm kapitalist sistemi kapsayan ve tüm sistemin sistem dışı güçlere karşı korunmasını amaçlayan uluslararası karşı devrimci kontra türü örgütler oluşturulmuştur. İlk akla gelen NATO’ dur. Latin Amerika’da oldukça yaygın olan ve bizzat devlet tarafından örgütlenip silahlandırılarak halkın üzerine salınan cinayet örgütleri sivil faşist militarist örgütlenmeleri de bu kapsamda değerlendirmek yerinde olacaktır. Sırası gelmişken değinelim. Türkiye’nin “SSCB ye karşı ileri karakol” olarak NATO’ya girdiği 1950 yıllardan birkaç yıl sonra Türkçü/İslamcı faşistlerin Komünizme karşı mücadele derneklerinin, ülkü ocakları gibi klasik faşist milis örgütlenmelerinin NATO’ya giriş tarihinden hemen sonraya gelmesi asla tesadüf değildir. Her iki karşı devrimci gerici yapılanmaların kimliği ilericilerin, devrimcilerin katledilmesiyle oluşmuştur. Her iki karşı devrimci örgüt devlet desteklidir. NATO’nun kendisi görev alanını  “kapitalist batıyı Sovyet tehdidine karşı korumak olarak” tanımlamaktadır. NATO üyesi her ülkede bu “ komünizme karşı” oluşturulan her türlü kirli ve karanlık oluşumların, bu oluşumlarda yer alan birkaç kıçı kırık soytarının marifeti olarak düşünmek saflıktır. O yıllardan başlamak üzere gerek İslamcıların, gerekse klasik faşistlerin “devletin ayrıcalıklı yardımcıları” olarak, devlet desteği ve devletin bilgisi dahilinde silahlanmaları, ordu ve polis için koruyucu hamiler edinmeleri bu kapsamda değerlendirilmelidir ve bu süreç, yani sivil militarist güçler oluşturma süreci farklı görünümler altında devam edecektir, karşı devrimin buna ihtiyacı vardır. Bu gün gündem oluşturan siyasal İslamcı tarikatların devlet desteğinde gelişip güçlendikleri sır filan da değildir. İktidar çatışması başlayınca düşman kampta yer alanlar birbirlerini yıllardır biliyorlardı ve birbirlerinin “sol” a karşı dayanışma dostları, ilericilerin, solun ve sosyalistlerin ise yeminli düşmanlarıydılar. Yine, faşist saldırılara karşı devrimcilerin meşru müdafaasını meşhur “külyutmaz” kanaat önderlerinin toplumda oluşturdukları algı “ her iki kesim de kullanıldı” bayağılığının yaratılması güler yüzlü ve sinsi bir karşı devrimci propagandadır. Her iki tarafın da doğası gereği, devrimciler kurulu düzene karşı mücadele ederler ve onun zor güçleriyle karşı karşıya gelirler. Bu açıdan kurulu düzene karşı cepheden tavır alırlar. Oysa siyasal İslamcılar olsun, klasik faşist örgütlenmeler olsun bizzat kurulu düzen tarafından ilerici kitlesel mücadelelerin bastırılması için özel olarak örgütlendirilir, eğitilir ve silahlandırılır.

Kapitalizmin bu saldırılarının gerek Ulusal Kurtuluş mücadelesi verilen ülkelerde, gerekse merkez kapitalist ülkelerde kitlesel hareketlerin ve devrimci mücadelelerin bastırılmasında profesyonel olarak eğitilmiş fiziki ve psikolojik işkencecilerin NATO bünyesinde oluşturulan “Kontr gerilla” tarafından eğitilip yetiştirildiği kapitalizmin bir sırrı olmaktan çıkmış, alenileşmiştir. Bir sonraki bölümde üzerinde durulacak olan küresel kapitalizm döneminde devletin dönüşümünü ifade eden “ ordu ile polisin” görevlerine ilişkin rütbe farklarının dışında başkaca farklarının kalmadığı ve sınıf mücadelelerinin bastırılmasının zor gücü olarak kullanılmasına”bu dönemde başlanacaktır.  Rekabetçi kapitalizm döneminde sermayenin birikim sürecini gerçekleştirdiği ulus devletin sınırlarını diğer kapitalist ülkelere karşı korumakla yani dış görevle görevli olan Ordu iken, iktidarın ülke içi devrimci güçlere karşı koruma/ güvenlik örgütü ise polistir. Farklılık sadece kullandıkları silahlarda ve rütbelerinin farklılığında değil, görevleri de farklıdır.  Bu “görev” farklılığı tekelci kapitalizm döneminde aşınarak birbirine yaklaşacak ve ağırlıklı olarak ordu da ülke içinde burjuva iktidarları tehdit eden devrimci güçlere karşı “zor” gücü olarak kullanılmaya başlanacaktır. Küresel kapitalizm döneminde ise bu göreceli farklılık da ortadan kalkacak, her iki güç te sınıf mücadelesinin ve ilerici kitlesel hareketlerin bastırılmasının zor gücü olacaktır.

Bölüm-30

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

  1. C) KÜRESEL KAPİTALİZM DÖNEMİNDE DEVLET:

Yazının yazıldığı gün, dünya egemenlerinin Davos’ta “Dünya ekonomik formunu” toplamaları bir tesadüf olsa gerek. Ancak dünya egemenlerinin kapitalizmin içinde bulunduğu duruma ilişkin kendi ağızlarından çıkan tespitleri ise tesadüf olmayıp, küresel kapitalizmin cepheden çekilen fotoğrafıdır.

Davos’un egemenlerinin 2018 yılı için küresel kapitalizm açısından öngörüleri şöyle: %93 ü ekonomik ve siyasi çatışmaların , %79 u askeri çatışmaların artacağını, %78 i yerel çatışmaların artacağını öngörmüşler….

İngiliz araştırma kurumu Foxamın 2017 yılı dünyanın toplam gelirlerinin %82 sinin %1 azınlığın elinde olduğuna ve yine istatistiki bilgilere göre dünyanın toplam gelirinin %50 sinin yalnızca 40 kişinin elinde olduğu ve dünya nüfusunun 3 milyar 700 bin kişisinin (yarısının) ya açlık sınırında ya da yoksulluk sınırında yaşadıkları ve %1 in gelirinden hiçbir pay alamadığına ilişkin bilgilerin doğruluğu itiraz görmediğine göre Dünya Ekonomik Formu (DEF) patronlarının öngörüleri yerinde ve doğru tespitlerdir demektir. Şayet bu tespitler bir Marksist’in tespitleri olsaydı “komünistlerin servet düşmanı” olduğuna ilişkin naraların ufku delip geçeceği kuşkusuzdu. Bu tespitler üzerinde kısaca durulmalıdır.

a)2018 yılında ekonomik ve siyasi çatışmaların artacağına ilişkin tespitin açıkça söylemek istediği şu: Kapitalist sömürünün boğazını sıktığı kitleler ayağa kalkacaktır, sınıf mücadelelerinin ivmesi yükselecektir.

  1. b) Askeri çatışmaların artacağına ilişkin tespit ise, küresel kapitalizmin bütün yeryüzünü sistemin ihtiyaçlarına uygun pazarlar/sömürü alanlarına çevirme politikası bağımlı ve çevre ülkeleri halklarının direnişiyle karşılaşacaktır ve bu direnişler askeri zorla bastırılacaktır. Askeri çatışmalardan kastedilen bize göre emperyalist merkezli devletlerin birbirleriyle savaşacağı anlamını taşımaz. Küresel kapitalist güçlerin kendi aralarındaki çelişkinin savaşa yol açtığı koşullar değişmiştir. Ancak farklı küresel güçler bağımlı ülkelerde savaşlar çıkarırlar ve bu ülkeler halklarını kendi adlarına savaştırırlar. %78 in öngörüsü olan yerel çatışmaların artacağı öngörüsünü bu kategori içinde değerlendirmek mümkündür.

Sözünü ettiğimiz devlet, yer küredede örgütlenen, ulusal sınırları aşan bu güçlerin,  küresel kapitalizmin açıktan ve doğrudan egemenlik aracı olan aygıttır.

Peki ama Davos patronlarının “öngörmedikleri” ( öngöremedikleri değil)  nedir? Kapitalizmin kontrolsüz, denetimsiz üretiminin saldığı sera gazları salınımının iklimi tehdit ettiği,  atmosferin burnundan soluyarak doğanın dengesini alt üst etmesiyle kuraklığın hızla arttığı, gıda ve su sorunun baş gösterdiği, kıtlığın kapıda olduğu ve bu olumsuzluğun öncelikle dünya yoksullarını vuracağı, kirlenen havanın dünyanın birçok ülkesinde nefes almayı bile neredeyse imkânsızlaştırdığı, yaşam alanlarını yok ettiği, toplumsal çürümenin tarihin hiçbir döneminde tanık olunmayacak yoğunlukta  ( uyuşturucu, klinik depresyon vakaları gibi ruhsal psişik hastalıklar v.b ) tavan yaptığına ilişkin toplumun daha gözü önünde olan yakıcı sorunları,  çok iyi bilmelerine karşın farkında olmamayı yeğlemişlerdir.

Bu koşullarda, dünyanın ayağa kalkması beklenen nabzının böylesine yavaş atmasının, çoktan tarihin çöplüğünü boylaması gereken kapitalizmin hala ayakta duruyor olmasının sebebi, gücünü aldığı dayanağı nedir?.  Kısaca yanıtlayalım: Soyut olmayan, devasa, çok yönlü ve girift örgütlenmesiyle ve kapitalizmi ayakta tutmayı görev edinen, kitleler nezdinde yarattığı kutsiyeti yine kendisi yıkan Devlet…

Tarihin bütün dönemlerinde egemen sınıfların hükümranlıklarının koruyucusu olan devletin kitlelere yansıyan yüzü daha bir kapalıdır ve egemen sınıfların devlete atfettikleri “kutsiyet” kitlelerin gözünde daha bir inandırıcıdır. Küresel kapitalizm dönemine kadar da devletin“ koruyucu, hami” olduğu kitle psikolojisi “vatanseverlik” olarak inandırıcılığını devam ettirecektir. Kastedilen, devletin hükümran olan kapitalizmin üzerinde yükselen emperyalist/kapitalist devlet olduğunu belirtmeliyiz. Geri bıraktırılmış ülkelerin işbirlikçi despotik diktatörlüklerini bu kategoriye dahil etmek yanlış olmayacaktır, ancak emperyalist/kapitalizmin sömürü ve işgaline karşı ulusal/sınıfsal direnişle vücut bulmuş devletlerin bu kapsamda ele alınamayacağı açıktır ve amacımız da bir bütün olarak devletin anatomisini çıkarmak değildir.

Küresel kapitalizm dönemine kadar “kutsiyet” atfedilen kapitalist devlet bizzat kendi eliyle kutsiyet maskesini kendisi yırtıp atmıştır. Burjuvazinin kutsiyet kazandırdığı ve adeta dokunulmaz tabu olarak sunulan devlet “ulusal sınırları içinde tek ve hükümran olan devletin hükümranlığı o ülke halkına aittir.  Bu ulusal sınırlar içinde  yaşayan herkes için devletin ulusal sınırlarını korumak kutsal bir görevdir, bu kutsal görev için ölünür ve öldürülür”…

Küresel kapitalizm artık ulusal sınırlara ihtiyaç duymuyor ve kitlelerin devlete ilişkin kutsallığı da kapitalizmi ilgilendirmiyor. Küresel kapitalizm, var olduğu ulusal sınırlara sığmıyor ve bütün yer küreyi istiyor ve isteğine ilişkin örgütlenmeler oluşturuyor. Kapitalizm ve Avrupa… (Gelişim sürecinde bu kategoriye ABD. Rusya, Çin ve Japonyayı da dahil etmek yanlış olmayacaktır.)   Neredeyse eşdeş anlamlı olmuştur. Batı kapitalizmi küreselleşmeyle, yeryüzünün tamamında sömürünün ikamesine yönelmesiyle önce aşama aşama kendi içindeki “dokunulmaz” lara dokunacaklar ve Avrupa ülkeleri arsındaki ulusal sınırlar bu gün simgesel anlamın ötesinde bir anlam taşımayacaktır. AB, bu bütünleşmenin adıdır. Her bir Avrupa ülkesinin, klasik “devredilmez ve dokunulmaz” egemenlik hakları AB bünyesinde oluşturulan organlara devredilmiştir. Küresel kapitalizm daha devasa, daha etkin ve etkili ekonomik, politik, askeri örgütlenmeler oluşturmuştur. Bu örgütlenmelerin “kitlelerin yaşamıyla, sorunlarının çözümüyle bir ilgisi kalmamıştır. Tersine, küresel iktidarlarının potansiyel tehdidi olan  kitlelere karşı  ve kitlerele rağmendir.

Ufak tefek ve gidişatı engelleyecek ciddiyette olmayan sorunlar yaşansa bile kapitalizmin hedefi tüm yerküreye hükmedebilecek ekonomik, politik, askeri ve bürokratik örgütlenmeler oluşturmakta geri adım atmayacaktır. Kutsiyet bozuldu ve sınırlar kalktı. Kapitalizmin göreceli refah dönemlerinde kitlesel tabana yansıyan gelir artışındaki pay, sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, ulaşım, gibi kamu harcamaları kısıtlanmakla kalmayıp, ücretlerin alım gücü her yıl bir önceki yıllara göre düşüş göstermekle kitlelerin devletin “ hami, koruyucu” gücüne olan güveni sarsılmış, küresel kapitalizm ete kemiğe bürünüşünün daha ilk yıllarında yerkürede ciddi kitlesel eylemlerin, protestoların hedefi olmuştur.

Artık ulusal sınırlara sığmayan, şişen, hantallaşan ve ancak bütün yeryüzünü pazar ve sömürü alanı haline getirirse “ derdine derman bulacağını uman” küresel kapitalizm bu amacına kısmen ulaşmış olmasına karşın değil hastalıklarından kurtulmak, genişledikçe hastalıkları da genişlemesiyle orantılı olarak artıyor, krizlerden çıkamıyor. Yerel savaşlar çıkararak bağımlı ülkeleri ihtiyacına uygun biçimde düzenlemeye çalışırken girdiği bataklıktan çıkamıyor, hoşnutsuzlukları her gün daha da artan kitlesel tepkileri bastırmada dolaysız zordan başka elindeki araçların hiç birisi işe yaramıyor… Yönetmek için gerek uydusu haline getirdiği bağımlı ülkelerde, gerekse merkez kapitalist ülkelerde yükselen tepkileri bastırmak için dolaysız zorun yönetim aracı olarak kullanabileceği faşizmden başka yolu kalmamıştır. Kitlelerin Irkçı ve dinsel/mezhepsel ilkel duygularını harekete geçirerek kitlesel destek sağlamaya çalışması da faşizmin kitle tabanını oluşturmak olarak değerlendirilebilir ancak. Faşizm, İlkel gericilikten beslenir. Bu nedenle yaşamın önündeki acil ve ertelenmez görev kitleleri etnik ve dinsel/mezhepsel inanışlarına göre bölmeye çalışan kapitalizmin oyunlarını bozmak, sınıfsal içgüdü ve refleksleri öne çıkarmaktır. Ülke içinde sınıf örgütlenmesinin gerçekleştirilmesi, sadece işçi sınıfının değil kapitalizmin tehdidi altında olan bütün kitlelerin sınıfsal taleplerine cevap bulabileceği toplum karşısına çıkabilecek ciddiyette adımların atılması, dünya ilerici ve devrimci hareketleriyle dayanışmanın koşullarının aranması, dünyayı ateşe atmaktan tereddüt etmeyen ateş hattındaki küresel kapitalizme karşı verilebilecek en ciddi cevap olacaktır.

Sonuç olarak, küresel kapitalizmin devleti yüzündeki inandırıcılık maskesini yırtıp atmış, sömürüye ve savaşa karşı seslerini yükselten dünya halklarının açık düşmanı ve tehdit aracı haline gelmiştir, bugün asıl işlevi de budur.

Bölüm-31

 -DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

Kapitalizmin çapsız akıl hocaları iş başında… Yazılı ve görsel medyada, politik arenalarda “krizden kurtulmanın” reçetelerini yazıyorlar… Krizi tanımlamaları da pek bir âlem… Kahrolası Amerikan papazı yüzünden dolar fırladı, Euro yerinde duramıyor, musibet te geldi şaşmış gibi bizi vurdu… Anlı şanlı ekonomistler, siyasal bilimciler “harıl harıl “ kurtuluş reçetesi” yazmakla meşguller… Kapitalizmin bugünkü sözcüleri de öncülleri gibi yalancı ve sahtekâr. Kendilerine verilen görev kapitalizmin akut/ağırlaşmış ölümcül gerçeğini gizlemektir ve başarıyla değil, ellerine yüzlerine bulaştırarak arsızlıklarını sergiliyorlar… Sanıyorlar ki-hayır sanmıyorlar, bal gibi biliyorlar ki- Türkiye’yi vuran kriz Türkiye ile sınırlıdır, iktidarda şu parti değil de bu parti olsaydı, şu partinin lideri değil de bu partinin lideri olsaydı kriz yaşanmayacaktı… Kapitalizmin havarilerine duymak istemedikleri bir şey söyleyelim: Çok beklemeyeceksiniz, kriz sistemin içinde yer alan bütün yer küreyi çöl çekirgeleri gibi kasıp kavuracaktır. Belki, farklı kapitalist ülkeler bünyelerinin sağlamlığı/zayıflığına göre krizden nispeten farklı etkilenecektir, ancak hiçbir kapitalist ülkenin yakasını kaptırmama şansı yoktur. Leş çürümüş, mide bulandırıcı kokusu –doğadan insana, havadan suya kadar- bütün yer küreyi sarmıştır. Bu noktada tartışılması gereken şey bu leşin mezarının kazılmasıdır ve kapitalizmin mezar kazıcılarının sahneye çıkması, bunun yolu ve yöntemidir.  Kapitalizm, gelmiş olduğu aşama itibariyle yeniden gelişme, ayağa kalkma olanaklarını tüketmiştir,  ömrünün kalan kısmını yatalak olarak geçirmekten başka olanağı kalmamıştır. Yatalak hali saldırıya, dünyayı ateşe vermeye en yakın halidir, bilinen saldırganlık dönemlerinden daha azgın, daha yok edici bir hırsla, can havliyle saldıracaktır. Yaşanan kriz küreseldir ve yıkıcı etkisi yalnızca emekçi sınıfların daha da yoksullaşması, işsizliğin artması, sosyal güvencelerinin ellerinden alınması ile sınırlı kalmayacaktır. Aynı zamanda egemen güçler de artık kendilerini güvende duymayacaklardır. Güvenlik önlemleri adı altında kitlesel hareketlerin bastırılması temel siyasa olarak belirlenecek, otokratik/faşizan yönetimler yer kürenin başının belası olacaktır. İçinde bulunulan durum küresel kapitalizmin kaçınılmazlığıdır, hastalığın tanısı tıp biliminin olanaklarını aşmıştır. Hastalık ölümcüldür, üstelik çoklu organ yetmezliği nedeniyle… Yırtığa yama yetiştirmeye çalışırken yırtık daha da büyümekte, yama yırtığın ortaya çıkardığı ayıpları örtmeye yetmemektedir. Yama bir metre, yırtık her gün yüz metre genişlemektedir. Sadece yaşamın bir alanında değil, bütün alanlarında maymunun kıçı daha da açığa çıkmaktadır… Evet, kapitalizm çoklu organ yetmezliği nedeniyle yatalaktır, yatağa bağlı yaşamaktadır ve ömrünü tamamlanmasını beklemektedir…

Toplumların yaşamında ekonomik politik dönüşümlerin sonuçları uzun yıllar sonra ortaya çıkar, toplumu yeniden yapılandırır ve eski döneme ilişkin ilişkiler yerini yeni dönemin belirlediği ilişkilere bırakır. Toplumların değişim gelişim- süreci olağan koşullarda evrimsel bir süreç izler. Değişimin, evrimin gidişatına uygun yavaş ve ılımlı olması uzun tarihsel süreçleri gerekli kılar. Özellikle sınıflı toplumların dönüşümünde tarihin izlediği rota budur. Ancak bu çizgi her zaman normal seyrini izlemeyebilir. Değişim, kimi zaman eski toplumun bağrında doğum sancıları oluşturur, genellikle iktidar sahipleri eskimiş toplumsal yapının çürümüşlüğü ile özdeşlik oluşturan iktidarın çürümüşlüğünü meşru normlarla ayakta tutamaz, iktidarını sürdüremez hale gelir. Bu durumda ya iktidar sahipleri kendilerini meşru kılan normları terk ederek otokratik yönetimden faşizme kadar uzanan bir dizi “gerici zor”un örgütlü gücüyle, değişimin toplumsal dinamiklerini etkisizleştirerek, baskılayarak, fiziki olarak yok ederek iktidarlarının devam ettirirler. Bu süreç devrimci güçlerin yenilgi sürecidir. İktidar sahipleri  “zor” üzerine kurdukları yönetme biçimlerinin “yeni normallerini” de yaratmış olurlar.

Kimi zaman ise eski toplumun bağrında filizlenen yeni güçler, normal yönetim dönemlerinde alışık olunan uzun dönemin sancısız değişimi yerini beklenmedik kısa, keskin, on, belki de yüz yılların değişimini çok kısa süreye sığdırırlar. Evrimsel gelişimle olgunlaşan süreç devrimci kalkışmayla alaşağı edilir. İktidar sahipleri iktidardan uzaklaştır ve devrimci sınıf kendisini tanımlayan ekonomisiyle, politikasıyla, felsefe, sanat ve kültürüyle toplumu yeniden kurar. Devrimci sınıf da, siyasal desteğini sağladığı kitlesel destekle, yönetim ve iktidar tarzıyla eskiden farklı kendi normalini/meşruluğunu yaratır ve toplumu yeniden kurar. Eski sınıfın iktidarını “siyasal zor” u yönetebilme aracı olarak kullanması bir tercihin ötesinde bir zorunluluktur. Toplum artık eskisi gibi yönetilmek istememektedir ve iktidar sahiplerinin yönetmek için de siyasal zora dayanmaktan başka çaresi yoktur. Bu yönüyle egemen sınıfların siyasal zora başvurmasında iktidarın kimin, hangi partinin eliyle yürütüldüğünün bir önemi yoktur. iktidarın yürütme gücüne aday siyasi partilerin kitleleri etkilemeye yönelik politik araç olarak kullandıkları söylemlerinin “birbirinden farklıymış gibi” görünmeleri, gerçek bir farklılığa işaret etmez. Yalnızca efendilerinin önünde diz çöken köleler gibi iktidarın devamı için hangi maharetlere sahip olduklarının yaygarasıdır. Sistemi hedeflemeyen hiçbir siyasal oluşum “eskiyi değiştirmeye” aday olamaz, değiştiremez. Belki bir süre daha, sistemin geleceği açısından kitlelerin yatıştırılmasına hizmet edebilir. Sistem, yedek kulübesinde oturan ve sahaya inme sırası bekleyen yedek oyuncuları sahaya sürebilir, ancak oyunun kuralı bellidir ve kendilerinin dışında belirlenen oyunu oynamak zorunda kalan oyuncular kuralı değiştiremezler. Kural, farklıymış gibi görünen, belki de nüans farklılıkları taşıyan, bunun ötesinde değiştirme gücü ve niyeti olmayan yeni takımın ve oyuncuların,  yıpranmış söylem ve kadroların yerine nöbet değişimidir. Amaç değişmez, sistemin devamı esastır. İktidarın yürütme gücünün amacı egemen sınıfın geleceğinin devamını sağlamaktır. Her toplum, sistemin kuşattığı ve dayattığı ilişkilerin kendisine yansıyan özelliklerini taşıyan iktidarlarca yönetilir. Ya da iktidarlar, sistemin topluma yansıyış toplumu etkileyiş, toplumsal ilişki ve çelişkilerin özelliklerine göre şekillenir. Kapitalist demokrasilerin serpilip geliştiği, kapitalizmin kendini yeniden üretme olanaklarının tükenmediğive bu koşullarda serbest seçimlerle burjuva iktidarların yürütme güçlerinin/hükümetlerin belirlendiği, nispeten de olsa emekçi güçlerin burjuva iktidarları sendikalar ve siyasi örgütleriyle/partileriyle denetlediği, söz sahibi olduğu “çoğulcu burjuva iktidarlar” dönemi geride kalmıştır. Ve tarih o döneme tekrar dönmeyecektir.  Sorunu ortaya koyuş biçimi, devrimci sınıf hareketinin “ ne yapmalı” sorununa da yaklaşımın ipuçlarını verecektir. Mesela yaşanan mevcut duruma ilişkin “soldan gelen” kapitalist dünyanın yeni bir paylaşım savaşı beklentisinden dünya emekçi güçleri açısından bir fırsat yakalayacağı beklentisini doğurur mu?.. Yani kapitalizmin krizi emeğin zaferine yol açar mı?… Kapitalist dünyanın krizi aşmak için aldığı önlemler, ABD nin gümrük duvarlarını yükseltmesi, Trumpun  içe dönük politikalara yönelmesi, ABD nin kapitalist dünyadaki hegemonyasını kaybetmesi Çinin yükselmesi ve farklı kapitalist gruplar arasındaki rekabet bir üçüncü paylaşım savaşının gerçekten kapıda olduğunun ip uçlarını mı vermektedir, kapitalist gruplar arasında yeniden bir paylaşım savaşı beklentisinin gerçekçi gerekçeleri yerine oturuyor mu?. Elbette müneccim değiliz, ancak artık kapitalist grupların rekabeti devletler eliyle ve devletler boyutuyla belirleyicilik bazında yürüttüğü dönem ( 1. Ve 2. Paylaşım savaşları) kapitalizm açısından kapanmıştır. Kapitalist gruplar arasındaki çelişki ulusal kökenli ve devlette (bürokraside ve silahlı güçlerde) hala etkinliğini devam ettiren ulusal kökenli tekelci kapitalizmin etkinliğini küresel kapitalizme kaptırmama arasındaki boğuşmanın yansımasıdır. Trumpun diğer kapitalist ülkeleri de karşısına alacak kadar “Her şey Amerika için” kabadayılığına küresel sermayenin örgütü AB nin ( Almanya’nınMerkel’i ya da Fransa’nın Macronunun) tavrı bu tespiti doğrular mahiyettedir. Kapitalist gruplar arasında bir savaş beklentisi bu koşullarda gerçekçi görünmemekte, emekçi sınıfların gerek ulusal kökenli tekelci kapitalizme karşı gerekse küresel kapitalizme karşı ortak ve birleşik devrimci güçlerini yaşama geçirmeleri kapitalizmin dünyayı yok etme saldırganlığına verilecek tek ve gerçekçi cevaptır.

Bölüm-32

 -DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

Kapitalizmin 2008 krizini neden aşamayacağına ilişkin veriler nedir, kapitalizm cephesinde neler oluyor, tekelci ve küresel kapitalizme karşı dünya işçi sınıfının mevcutolanakları nelerdir?.

Son on yıldır kırık fay hattı üzerinde sendeleyen kapitalizmin eli kulağındaki yıkıcı depremin etkisini nasıl atlatacaklarının telaşıyla akıl hocalarının, ekonomi ve siyaset bilimcilerin tartışma ve kurtarma önerileri dünya siyasal gündemini de işgal etmiş durumdadır. Akıl hocaları krizin yapısallığı ve boyutu hakkında akıllarının kendilerine de yetmediğini fark etmiş olmalılar ki krize ilişkin açıklamaları kusursuz bir cehalet örneği, kapitalizmin krizden kurtulması için önerdikleri yolun ise çoktan izbeye çevrildiğini, kapitalizmi ipten kurtaran yol ve yöntemlerin kullanılmakla tüketildiğini bilmezlikten gelmeyi yeğlemektedirler.

Bu Üniversitelerde kürsü işgal eden, profesör ünvanlı sözcüler gerçekten kapitalizmin işleyiş yasalarını bilmiyorlar, ya da dev şirketlerin danışmanlıklarından yemlendikleri bol sıfırlı çıkarlarına halel gelmemesi için gerçeğin üstünü örtmeyi maharet sayıyorlar. Kapitalizmin işleyiş yasalarının açıklanması da yine Marksistlere kalıyor.

Kısa bir tarihçe: Kapitalizmin, elbette son on yıldır içinde debelendiği, bir türlü çıkış yolu bulamadığı/bulamayacağı kriz içine düştüğü il kriz değildir. Tekelci dönemle birlikte ve gittikçe sıklaşan periyotlarla krizler yaşamıştır. Öyle ki krizler zaman zaman emperyalist paylaşım savaşlarının gerekçesi olmuş ve savaş ekonomisiyle çıkış yolu bulunmuş, zaman zaman sistem kendi içinde aldığı ve işleyişe dâhil ettiği yöntemlerle krizi aşmayı başarmıştır.  1929 krizi, kapitalizmin o güne değin işleyiş modeli içinde olmayan yöntemleri işleyişe dâhil etmiş, New Deal para politikası ve benzeri yöntemlerle kısa süreliğine aştığı düşünülen kriz 2. Paylaşım savaşını körüklemiş, kapitalizm savaş ekonomisiyle yeniden canlanmış, hatta 1960-1975 yıllarında tarihinin “ altın çağını” yaşamıştır. Kapitalizmin kriz ve bunalımlarının ekonomik göstergesi iflasların artması, ekonominin çökmesi, işsizlik ve yoksulluğun artması şeklinde gözlemlenirken politik/siyasal sonucu kitlesel hoşnutsuzlukların artması, devletin zor güçlerini sahaya sürmesi, otokratik/faşizan yönetimlerin işbaşına getirilmesi,  örgütlülük olanaklarına göre işçi sınıfının devrim arayışlarının yoğunlaşması olarak ortaya çıkar. Geniş Pazar olanaklar sömürünün yasal biçimlerde idame ettirilmesine olanak tanır.

Klasik kapitalizm öncelikle Pazar demektir.  Gelişip serpilmesini de bunalım ve krizlerini de pazarla orantılı olarak yaşamıştır. Gelişip yayılabileceği pazarlara sahip olduğu sürece burjuvazi kendi normlarına uygun ve yasal meşruiyet içinde yönetir. Kapitalizmin Altın çağı olarak adlandırılan 1960-1975 yıllarında Merkez kapitalist ülkelerde işçi sınıfının yığınsal örgütlülüğe sahip olduğu, yerel örgütlerde inisiyatif aldığı, merkezi devlet içinde denetleme olanakları elde ettiği, örgütlenme ve ifade özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırıldığı, kısaca burjuva demokrasisinin işlerliğe sahip olduğu dönemdir. Dikkat çekmek istediğimiz önemli bir noktada şudur: Bu yıllar Kapitalizmin gelişip serpildiği, kitlesel refah sağladığı burjuva demokrasisinin işlerlik kazandığı yıllardır. Ancak aynı yıllar Asya’da, Afrika’da ulusal Kurtuluş Savaşlarının kanla bastırıldığı, kitlesel katliamlara girişildiği, Latin Amerika’da ABD patentli askeri darbelerle faşist yönetimlerin işbaşına getirildiği yıllardır. Burjuva tarih literatüründe adeta Dünya Avrupa’dan ibarettir ve dünyanın geri kalanının tarihte yeri yoktur. Niçin?. Niçin’i  oldukça açık. Kapitalizm için dünyanın geri kalanı açık pazardır, varlıkları sömürülmek içindir, bu ülkelerden elde edilen yer altı-yer üstü zenginliklerin merkez kapitalist ülkelere transferiyle merkez kapitalist ülkeler halkının önüne bir parça atılıp bunların burjuva iktidarlara siyasal desteğin sağlanmasıdır. Yani kapitalizm için yaşanılan dünya Merkez Avrupa ve ABD den ibarettir.

  1. Yüzyılın sonlarına kadar Kapitalizmin içine düştüğü krizlerden kurtulmasının nedeni kendisini yeniden üretebileceği, sermaye birikimi sağlayabileceği pazarlara sahip olmasıdır. Pazar, kapitalist üretimin tüketime karşılık bulduğu alandır. Üretecek ve satacaktır. Mevcut pazarlar krizden çıkışın sigortasıdır. Teknolojik yeniliklerin üretime uyarlanmasıyla üretim olanakları artmakta, üretime paralel olarak yeni pazarlar da devreye sokulmaktadır. Anlaşılacağı üzerine adı edilen kapitalizm sanayi kapitalizmidir, reel sektör az çok yeni yatırım alanlarıyla istihdam sağlamakta, işsizliği belli bir noktada tutmakta, kamu harcamalarını artırarak kitlesel hoşnutsuzlukların tavan yapmasının önüne geçebilmektedir. Sınıf mücadelesi ancak var olan örgütlülüğünü koruyabilmekte, toplum dinginlik içindedir. Kapitalizmin normal işleyiş dönemlerindeki görüntü budur.  Bu durum uzun aralıklı, uzun süreli olmayacaktır, kapitalizmin tarihi tekelleşme tarihidir, tekelleşme yoğunlaştıkça bunalımların ve krizlerle birlikte sınıf hareketinin ivmesinin yükseldiği, toplumsal hoşnutsuzluğun arttığı dönemler başlar.
  2. yüzyılın başlarında kapitalizm açısından iki yeni olgu klasik tekelci kapitalizm çağını kapatmıştır.

Birincisi, 20.yüzyıl başlarına kadar rakip sermaye grupları parçalıdır ve her sermaye grubu egemenliğindeki devlet eliyle varlığını sürdürür, savaş dâhil kullanabileceği bütün araç ve gereçlerle mevcut pazarlarını korur ve geliştirir. Pazar paylaşımları egemenliği altındaki devletin temel politikasıdır. Bu süreç aynı zamanda tekelleşmenin rakip sermaye gruplarının birleşmesiyle de sürdürüldüğü bir dönemdir. Özellikle 2. Paylaşım savaşından sonra rakip sermaye grupları birleşerek birleşik dev tekellerle belli bir Pazar alanının ötesinde tüm dünyayı birlikte sömürmek amaçlı oluşumlara giderken, yakın geçmişin rakip/düşman devletleri de ekonomik/politik birliktelikler oluşturmuşlardır. Avrupa, Avrupa ekonomik topluluğu adıyla başlangıçta her ne kadar ekonomik amaçlı bir araya gelmişlerse de bu bir araya geliş burada kalmamış, giderek ortak devlet, ortak para, ortak siyasa belirlemede bu günkü noktaya gelmişlerdir. Ortak Avrupa ordusu oluşturma tartışmaları da yenidir, günceldir. AB yi oluşturan Avrupa devletleri, klasik siyasal bağımsızlığa sahip burjuva devletlerin olmazsa olmaz koşulu olan egemenlik haklarını AB ye devretmişlerdir. Bir başka deyişle,  ulusal kökenli tekelci kapitalizm bir üst aşamaya sıçramış, küreselleşmiş, ulusal kökeninden bağımsızlaşmıştır. Egemen sermaye ulusal sınırları aşarak küreselleşmiştir. Küresel kapitalizm, yer kürenin bütün alanlarında hâkimiyetini kurmuştur. Bu hâkimiyet ulaşabileceği bütün sınırlara, pazarlara ulaşmış, Pazar ekonomisine açmadığı toprak parçası kalmamıştır, kendini yeniden üretebileceği pazar alanları kalmamıştır. Kapitalizmin ölümcül hastalığı budur, on yıldır içine düştüğü krizden çıkamayışının ve çıkamayacağının sebebi budur, yoğunlaşan sermayeye cevap verecek pazarların tükenmiş olmasıdır. Küresel sermayenin siyasal organları da tek tek bağımsız devletler konumundan çıkmış, birleşik siyasal yapılar oluşturulmuştur. AB,  bu oluşumun görünen ifadesidir. Bu gelişme kendi içinde bir başka çelişkiyi de gündeme getirmiştir. Küresel sermayenin yoğun sermaye birikim süreci ile egemenlik alanları daralan ulusal kökenli tekelci kapitalizm, küresel kapitalizme karşı varlığını koruma telaşına düşmüştür.

İkincisi, üretime bağlı sanayi sermayesi ile karakterize edilen klasik kapitalizm eksen kaymasına uğramış, finans sermayesi başatlık kazanmış, üretmeyen, istihdam sağlamayan, kapitalizmin öngördüğü reel büyüme ile ilişkisi olmayan bir “ faiz ve rantiye kapitalizmi” baskınlık kazanmıştır. Küresel sermayeyi karakterize edilen kapitalizm bu kapitalizmdir. Gelecek sayıda ulusal kökenli tekelci sermaye ile küresel sermaye arasındaki çatışma/ilişki bağlamına yeniden döneceğiz.

Bölüm-33

 -DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

  1. yüzyıl başlarında Avrupa’nın imrenilecek demokrasileri çok değil yirmi beş-otuz yıl öncesinin nostaljisi ile avunuyorlar. Balayının bittiğini, cicim aylarının geride kaldığını Avrupa halklarından sır sıklar gibi saklıyorlar. Onlara, refah, kalkınma ve özgürlük vaat ediyorlar. Başkaca hiçbir veriye gerek kalmaksızın Avrupa’nın kent ve kasaba halkları “bir şeylerin hiç de iyiye gitmediğini”, ancak neyi nasıl yapacaklarınıda bilmeden günlük pratik içinde yaşayarak öğreniyorlar. Genç ve eğitimli kesim içindeki işsizlik oranı artıyor, işçi ve memurların sosyal hakları birer birer geri alınıyor, emeklilerin alım güçleri sürekli düşüş gösteriyor. Kapitalist dünyanın, Asya’da ve orta Doğuda ilerici güçlere ve Sovyet etkinliğine karşı adeta vahşet laboratuvarında imal ettiği, eğitip donattığı, kullanılmaya müsait İŞİD, El Kaide v.b Radikal İslamcılar canlı bomba eylemleriyle Avrupa halkının can güvenliğini tehdit ediyor. Kapitalizm kendi yarattığı canavarın saldırganlığını bahane ederek güvenlik önlemleri adı altında polisiye tedbirlerle alışılagelen özgürlük ortamını buduyor.

Kapitalizmin/kapitalistlerin eni bildiği şeylerden birisi de, sebebi olduğu olumsuzluğun sonuçlarından kendi mağduriyetini yaratması ve kitleleri buna inandırmasıdır. Küresel kapitalizmin vaat ettiği 21, yüzyılın “ekonomik gelişme ve özgürlük” çağı olacağına ilişkin kehaneti, nasıl oldu da yer küre kapitalizmin gelişmiş merkezlerinden dünyanın en yoksul, gelişmemiş ülkelerine kadar otokoratik ve despot görünümlü faşizmin kitlesellik kazandığı bir arenaya dönüşmüştür. “Müesses nizamlara” küfür ederek deşarj olmanın değme muhaliflik sayıldığı tepkiler de sakın küresel kapitalizmin ideologlarının “hoşnutsuz kitlelerin örgütlü mücadelelerinin kaçınılmazlığının” önüne geçilmesi için bir “gaz alma” icadı olmasın?…Ya da gösteriş, afi,  cakayla bir gösteri arenasında “kendini tatmin aracı” olmasın? Kitlesel hareketlerin suskunluk dönemleri, bireysel gösterilerin örgütsüz kitleler nezdinde “gösteriş kahramanlarının sahne aldığı dönemlerdir. Shakespeare/Şekspirin “ Danimarka krallığında kokuşmuş bir şeyler var” tiradı tam da bu dönemler için söylenmiş olmalı…Sebepleri sorgulayarak çözüme ilişkin yollar aramak yerine Kapitalizmin arsızlığını “çapsız, görgüsüz, zalim yönetici bireylerin”   iradesine indirgemek tam da kapitalizmin istediği “muhalif olma” seçeneklerinden “küfür ve hakaret etme” seçeneğinin işaretlenmesidir. Buyurun bay muhalifler, sizin küfür ve hakaretinizle deprem olur,kitleler akın akın sokaklara iner kapitalizm sallanır, denizler yükselir, tsunami küresel şirketleri yutar,  kâbus biter… Tarihin başka bir türünü kaydetmediği dünya devrimci hareketinde tek çözücü/çözüm unsuru işçi sınıfının önderliğinde ayağa kalkmış sınıf bilinçli kitle hareketleridir. Kapitalizmin yozlaştırma unsurunun tek panzehiri de budur. “Nasıl yapmalı” sorusunun cevabını kapitalizmin çok yönlü, girift ilişkilerinin analizinden ulaşılacak veriler bağlamında bu ilişki ve çelişkilerin çözücü unsuru işçi sınıfın örgütlü mücadelesini inşa etmenin yollarını aramaktan geçer…

Herkes muhalif… Ünlü hekim Lokman hekimin eczanesinin önündeki tabelaya yazdığı gibi “ ne ararsan bulunur, derde devadan gayri”… Bu renk cümbüşü muhalefetin içinde neler yok ki… Her türden mevcut muhalifliğimiz için de ne yazık ki “ derde deva öneren bir muhalefet de yok”… Muhalifmiş gibi görünen bütün muhaliflerimizin aşağı yukarı hemfikir olduğu tek söylem “ kitlesellik”… Gel gör ki bu “muhaliflere göre amaçlar aynı da rivayetler muhtelif… Rivayeti muhtelif olanların amaçları da aynı olamaz… Tilki kurnazlığını yerseniz buyurun sofraya… Muhaliflerimizden  “liberaller” “başörtüsü, türban” konulu kitlesel Cuma namazı çıkışı kitlesel gösterileri  “ oh ne ala, kadınlar özgürleşiyor” zevzekliği ile alkışlamışlar, alkışlamanın ötesinde can hıraş destek olmuşlardı… Liberallere göre bu tür gösteriler “kadınların özgürleşmesine ilişkin “bir hak arayışı” gösterileriydi… Hızlarını alamamışlar, siyasal İslam’ın iktidar olmasında yaman “muhaliflikleriyle” kapitalizmin iktidara hazırladığı siyasal İslam’ın “demokrasi vaadiyle”  iktidar olmasında eksiksiz desteklerini “yetmez ama evet” cömertliği ile kusursuz biçimde sunmuşlardır. Siyasal İslamcı iktidar liberallerin doldurduğu boşluğu kendi öz kadrolarıyla doldurduktan sonra bu unsurlara da muhalifliklerini devam ettirme alanı olarak cezaevlerini göstermişlerdir. Şimdi siyasal İslam’ın iktidar olmasında kazanılan kitlesel desteğe “ kitle eylemi” mi denilecektir. Bu muhalif renk cümbüşlerinden kayda değer bir diğeri de tez ve anti tez gibi “ulusalcılar” ile “etnikçilerdir”. Her iki kesiminde kapitalizmle bir sorunları yoktur. Berbat bir yemeği makul göstermek için belki biraz sos… Biraz yoksulluk, biraz taverna müziği… Kapitalizmi hedeflemeden bağımsızlık, ekonomik gelişme, siyasal ve sosyal demokrasi… Üretilen reçeteler kansere aspirin tedavisinde öteye gitmeyecektir. Burjuvazi yaşam miadını çoktan doldurdu, sağlıklı yaşam döneminin yönetme biçimi demokrasi treni çoktan raydan çıktı, bunalımlar krizlere dönüştü… Kalkınma, gelişme, demokrasi kapitalizmin tarihinin belli bir kesitine özgüdür, ilelebet ve sürgit değildir. Artık açıkça yönetemiyor. Kalp atışlarının teklediği, ancak henüz ölümcül evresini yaşamadığı dönemlerde “idare edebilecek kadar kudrete” sahip olduğu dönemlerde bir parmak bal ile kitlelerin rızasını alabildiği dönemler geride kaldı ve tarihin kendini bildi bileli kendini hiç ama hiç tekrarlamadı… İleri, hep ileri… Tarihin şaşmaz pusulası hep bu oldu… Ulusçuluk/ulusalcılık mı?… Buyurun kapitalizmin küreselleşmesine kadar olan evresine… En ulusçu, en ulusalcı kim, burjuvazi… Ulusal sınırlar baki, o ulusu oluşturan etnik kimlik kutsal… Hitlerin “ari ırkı” Hitlerin şizofrenik manyaklığı ile açıklanabilir mi? Bugün, 2018 yılının son mevsiminde yaşanan kriz, iktidardaki partinin hezeyanlarıyla açıklanabilir mi?. Peki ama 2002 yılında  DSP iktidarında patlak veren kriz nasıl açıklanacak?… Bilindiği gibi krizi yaratan emperyalist/Kapitalizm krizden çıkış reçetesini de yazmış, Dünya Bankasının gözde elemanı Kemal Dervişi krizi çözmekle görevlendirmişti.  Krizin faturası halk sınıflarının üzerine yıkılmış, geniş yığınlar işsizlik ve pahalılık sefaletinin içine itilmişti. Bugün yaşanan kriz için de gerekçeli sebep ABD li papazın tutukluğu nedeniyle ABD nin “hasmane”düşmanlığına bağlanmış, sonra da bu sebepten geri dönülmüştü… Bu gün yaşanan krize ilişkin CHP nin hazırladığı “ulusalcı” ekonomik paketin krizin üstesinden geleceğine ilişkin topluma enjekte edilmeye çalışılan umut kök salmıyor, bir türlü tutmuyor. AKP iktidarı ise krizin çözümü için Kapitalizmin meşhur akıl hocası Mc Kisneyi davet ediyor… Ne DSP iktidarından ne AKP den krizin sebebinin kapitalizm olduğuna ilişkin bir işaret yoktur, beklenemez de… Kapitalizmin kriz ve bunalımlarının yükünü omuzlamaya hazır bir tek toplumsal kesim vardır: emeği ile geçinen geniş halk yığınları… Bu kadar da değil… Kapitalizmin tekelleşmesi, kriz dönemlerinde yutulan daha zayıf işletmelerin büyük şirketlerce gasledilmesidir. Her krizde yutulan küçük/orta işletmeler kapitalizmin tekellerinin birer ahtapot kolu haline gelmiştir. Dolayısıyla krizin vurduğu diğer bir kesim şimdiye değin kapitalizmin vurgun sofrasından beslenen, şimdiye değin bir şekilde varlığını sürdüren küçük/orta işletmelerle, esnaf ve zanaatkârlar da kapitalizmin krizinden nasibini alan kesimlerdir. Şimdi sorun şu: Krizin ayrım yapmaksızın hedefinde olan ve bütün siyasal partilerin kendilerine oy veren, asıl  sebep kapitalizmi görmeden kimisinin krize sebep papazı suçlu ilan ederek oy verdiği partiye destek ilan eden, kimisinin CHP nin hazırladığı ekonomik reçetelere bel bağlayan, kimimin sorunu etnik soruna indirgeyen, ancak bütün bu partilerin tabanlarını ayrım gözetmeksizin daha da yoksullaştıracak, işsiz bırakacak krize karşı, krizin asıl sebebi kapitalizmi göremeyen/gösterilmeyen tepkilerini de “ kitlesel eylem” sayacak mıyız?….

Ya da çözücü kitlesel eylemin olmazsa olmaz koşulu sınıf bilincinin işçisınıfının örgütlülüğüyle maddeleşmiş halini mi anlayacağız…

Bölüm-34

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

Kapitalizm, kitlelerin yaşamı üzerindeki negatif yıkıcılığının sonuçlarını sistemin partileri üzerinden manipüle ederek kendini temize çıkarmada tarihsel tecrübeye sahiptir. Egemen ideolojiye göre “yönetememe” beceriksizliği iktidar partilerinindir. Yıpranan iktidar partileri kapitalizmin günah keçileridir ve kitlesel tepkiler sistemin bu partisine yönlendirilerek sistemin yedekte tuttuğu “alternatif” siyasal oluşumlar  “kurtarıcı” olarak sunulur ve bu “ alternatif” siyasal oluşumlar adım adım siyasal iktidara hazırlanır. Bu süreçte kitlelerin yıpranan iktidar partisine karşı tepkileri bilenir, gösteriler ve protestolar bu meşrebe uygun gösterilere, sokak eylemlerine dönüşür. Kitle yönlendirme araçları, yazılı ve görsel basın buna göre dizayn edilir, yönetmeye aday siyasi partiler tanrının gökyüzünden gönderdiği bir mesih, insanlığın kurtarıcısıdır. Kapitalizmin demagoji ve pasifikasyon makineleri işlemeye başlar.  Toplumsal açmazın sorumlusu kapitalizm gizlendiği köşeden “kendi eseri” sözüm ona kitlesel eylemleri izler. Gerçekten kitlesel eylem ne anlayacağız,Kitlelerin, kapitalizmin yıpranan iktidar partisine ya da partilerine karşı yedekte tuttuğu diğer partilere, siyasal oluşumlara yedeklenmesi mi, yoksa çözücü kitlesel eylemin olmazsa olmaz koşulu, tepkisini kapitalizme ve kapitalizmin türevleri bütün gericiliğe, faşizme,  ırkçılığa ve şovenizme,  dinsel ya da mezhepsel gericiliğin her türlü görünümüne karşı yönelten, hedef tahtasına kapitalizmi koyan, sosyalizmi hedefleyen;

“sınıf bilincinin işçi sınıfının örgütlülüğüyle maddeleşmiş halini mi anlayacağız?”… (33. Bölümdeki soru)

Bir başka ifadeyle her “kalabalık” kitle midir, her kalabalığın sınıfsal içerik taşımayan tepkisi kitlesel bir tepki, kitlesel bir eylem  midir?.

Toplumların yaşam biçimini belirleyen ana unsur üretici güçlerin gelişmişlik düzeyidir, Bu olgu toplumların oluşumunun ve değişiminin nesnel koşuldur.  Her nesnel durum kendine uygun toplum modelini de yaratır ve o toplumun siyasal ve sosyal kültürü, felsefesi, sanatı, ahlakı bu nesnel koşul üzerinde şekillenir. Dolayısıyla insanın bilinci, hareket ve davranışı da bu nesnel koşul ile bütünlüklü bir uyum oluşturur. Özel mülkiyet üzerine kurulu bütün toplumlar nesnel olarak sınıflı toplumlardır.Objektif olarak sınıf olmak farklıdır, mensubu olduğu sınıf farkında olmak farklıdır. Sınıf olmanın farkında olmak, öznel bir gerçekliğin, sınıfolma bilincinin farkında olmayı gerektirir. Yönetenler “kendisi için sınıf” olma bilincinde iken yönetilenler “kendiliğinden sınıftır”. Bir başka ifadeyle sınıf olmanın bilincinden uzaktır. Ancak kapitalist toplum aşamasında işçi sınıfı “sınıf “olmanın bilinciyle donatılıp, kapitalizmi hedefleyen örgütlülüğe ulaşmasıyla “ kendisi için sınıf” olma niteliğine yükselir, sosyal, kültürel, siyasal, psikolojik v.b farklılığının bilincine ulaşır.  İşçi sınıfının düşünce ve davranışına yol gösteren etmen sınıf bilincidir ve bu bilincin örgütlülüğe taşınmasıdır.

Özel mülkiyet ile henüz tanışmayan İlkel komünal toplum, özel mülkiyetin ürünü olan iktidarla da tanışmamıştır. Özgürdür, özel mülkiyet sistemiyle ortaya çıkan iktidarın baskısından uzaktır. Düşünce ve eylemini belirleyen faktör ortak yaşamdır, manipüleedilerek yönlendirileceği bir siyasal oluşum da yoktur. Efendi de değildir, efendisi de yoktur. Sınıflar yoktur, Sınıf olma bilinci de yoktur.

Köleci toplumla birlikte başlayan mülkiyet ilişkisiyle insanın “köleleştirilmesi” de başlayacaktır. Bu toplumda kölenin, insan olarak bir değeri yoktur, dışa vuracağı, kendine ya da içinde yaşadığı topluma ilişkin bir düşünce, bir eylemi söz konusu olamaz. O. Yalnızca köle sahipleri için alınıp satılan bir metadır. Kölenin can güvenliğinden bile söz edilemez. Köleler objektif olarak bir sınıftır ancak sınıf olma bilincinden yoksundur, kendiliğinden bir sınıftır.

Feodal toplumlarda durum pek farklılık göstermez. Kölelere göre serflerin/reayaların nispeten yaşamlarında göreli iyileştirmeler vardır. Fiili durum pek fark etmese de alenen öldürülemezler, hiç olmazsa ölmeyecek kadar ihtiyaçları efendileri tarafından karşılanır. Feodalizmin iktidar sahibi gökyüzündeki tanrıdır ve feodal krallar, derebeyler tanrının yeryüzündeki temsilcisidirler ve iktidarı tanrının iktidarıdır. İktidara karşı olumsuz düşünmek tanrıya karşı olumsuz düşünmektir. Feodal toplumda yönetilenlerin düşünme ve eylemleri tanrıya ve krala sadakatle sınırlıdır. Serfler/reayalar objektif olarak sınıftır, ancak sınıf olma bilincine sahip değildir, kendiliğinden sınıftır.

Gerek köleci toplumun gerekse feodal tolumun yapısı, istisnalar dışında bu toplumda yaşayan “yönetilenlerin” sınıf bilincine erişmemiş olmaları nedeniyle köle sahiplerine ve feodal derebeylerine karşı bağımsız düşünce ve eylemleri söz konusu olamaz.

Kapitalizm, Köleci toplumun ve feodalizmin iktidardaki göksel tanrılarını, bu kapsamda yaşam biçimini, kültürünü, felsefesini yıkarak yeryüzüne inmiştir. Burjuvazi yeryüzündedir ve iktidarını da yeryüzüne taşımıştır.

Burjuva devrimlerinin manifestosu “insanların eşit ve özgür” olduğudur. ( Gerçekten öyle miydi?). Bu aşamaya kadar tarihin kaydettiği en ilerici atılımdır. Kimse, kimsenin kölesi değildir, alınıp satılamaz.

Burjuvazi, kendisinden önceki iktidarların yönetilenler üzerindeki mutlak hâkimiyetine neden son verdi? Üretici güçlerin gelişimini engellemesiyle tarihsel ömrünü tamamlayan feodalizmi bertaraf etmesiyle ilericilik vasfına sahip olan burjuvazi gerçekten demokrat mıydı, ya da  erken kapitalizmin ( serbest rekabetçi dönem kapitalizminin) yapısal durumu gereği bu koşulları mı yarattı?.

Kapitalizm geniş ölçekli üretim biçimidir ve geniş ölçekli iş gücüne ihtiyaç duyar. Üretim yerleri / fabrikalar işçi yığınlarını bir araya getirir, bu haliyle işçiler,   kendiliğinden bir sınıf oluşturur. Ücretlerin düşüklüğü, çalışma koşullarının ağırlığı, çalışma saatlerinin uzunluğuna karşı işçiler üretimden gelen güçlerini kullanırlar. Sendikalarda örgütlü hak taleplerisonucu burjuvazi geri atarak işçilerin taleplerini kabul etmek zorunda kalır. Ancak,  sendikalarda örgütlenerek hak arama mücadelesine başlaması işçi sınıfını “kendisi için sınıf olma” aşamasına ulaştığı anlamına gelmeyecektir.” Kendiliğinden sınıf olma” niceliğinden “ kendisi için sınıf olma niteliğine ulaşmasının ana unsuru “sınıf bilincine” sahip olmasıdır. Ancak bu bilince ulaşılmasıyla kendisini ekonomik, politik, kültürel, felsefi ve psikolojik olarak egemen sınıflardan ayırır, kendipolitik, kültürel, felsefi ve psikolojik değerlerini yaratır. Sınıf bilincine ulaşma, işçi sınıfının içine doğduğu burjuva ideolojisinden arınmasıdır, kendi ideolojisinin farkına varmasıdır. İşçi sınıfının sınıf bilincine ulaşmasının “olmazsa olmazı” bilincin Sınıf örgüne dönüşmesi, sınıf örgütünde maddi bir güç haline gelmesidir. Sınıf bilinci ve örgüt/parti birbirinin tamamlayan, birbirinin içinde ayrılmaz bir bütündür.

İşçi sınıfının sınıf bilinciyle donanıp, bilinci örgütlüğe taşımasıyla sınıflar cephesinde sular da bulanmaya başlayacaktır. Burjuvazi, elindeki bütün olanaklarını kullanarak bütün saldırılarını sınıf bilincinin iğdiş edilmesi, yozlaştırılması, sulandırılması dolayısıyla sınıf örgütünün etkisizleştirilmesine yöneltecektir. Burjuvazinin açık saldırıları Marks ve Engels zamanında başlamış, ancak ağızlarının paylarını almıştır. İşçi sınıfı örgütleri bu saldırılardan güçlenerek çıkmıştır. Lenin ve sonrası dönemde burjuvazi saldırı araçlarını değiştirmiş, açık araçlarla saldırı yerine “örtülü saldırıları” ikame etmiştir. Örtülü saldırıların en etkili araçları da “soldan devşirme karşı devrimciler”dir. Kendilerini hala Marksist sayanlardan, liberal tayfalara kadar olan yelpazede etkin ve etkili entelijansiyayı seferber etmiştir. Kapitalizm, bu dezenformasyonuyerinde kullanarak sendikaları bertaraf etmeden, işçi sınıfının güçlü ve etkin ( Bu günkü komünist ve sosyalist partilerin durumu) kadim örgütlerini yozlaştırarak tabela partilerine getirerek, işçi sınıfın siyasal desteğini yeniden kazanmıştır. Ülkemizde ve dünyanın diğer ülkelerinde mevcut durum budur.

Tarihin hiçbir döneminde devrim için koşullar hiç bu denli olgunlaşmamış, ancak bu denli olgunlaşmış koşulları devrimci harekete taşımada da devrimciler hiç bu denli çaresiz kalmamışlardır. İşçi sınıfı, ideolojisini adeta tanınmaz hale getirerek teslim alan, bünyesini kemiren yoz burjuva ideolojisinin kalıntılarını temizlemeden, virüsleri bünyesinden atmadan sınıf mücadelesinin sağlıklı ve amaca uygun harekete geçirilmesi olanaksızdır. Nereden başlamalı: Sınıf ideolojisinin yeniden sınıfa mal edilerek, kapitalizmin ezip geçtiği bütün toplumsal kesimleri kendi etrafında toplama becerisine sahip, ezilen, sömürülen bütün toplumsal katmanların taleplerine cevap veren, ancak varılacak hedefin rotasını belirleyen geminin kaptanlığını pazarlıksız elinde tutan ulusal ve evrensel sınıflar mücadelesinin koordinesini sağlama yeteneğine sahip sınıf örgütünün yeniden inşasının “nereden başlamalı” sorusuna verilecek yegâne cevap olduğunu düşünmekteyiz.

Bölüm-35

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME- 

Bu başlıktaki yazılarımızın önceki bölümlerinde ulusal egemenlikçi tekelci kapitalizmin, kapitalizmin gelişim yasaları gereği küreselleştiğini, 20.yüz yılın son çeyreğine kadar az çok parçalı görünümünü koruyan kapitalizmin 21. Yüzyıl başlarında küreselleşerek yer küre ölçeğinde homojenleştiğini vurgulamıştık. Bir başka deyişle küreselleşme tek tek kapitalist ülkeler adıyla anılan ve parçalı bir görünüm oluşturan –Alman tekelci emperyalist kapitalizmi, ABD emperyalist kapitalizmi, İngiliz emperyalist kapitalizmi gibi- ulusal kökenli tekelci kapitalizmi 21. Yüzyıldan itibaren küresel kapitalizm olarak homojenleşmiş, hegemonik kimliğini kabul ettirmiştir. Bugün ulusal kökenli tekelci kapitalizmin dünya pazarlarındaki payını küresel kapitalizme kaptırması karşısında kaybettiklerini yeniden kazanmak için atağa geçmiş görünüyor. Küresel kapitalizmin egemenliği ele geçirmesine rağmen ulusal kökenli tekelci kapitalizmin gerek kapitalist devletteki gerekse dünya pazarlarındaki gücünün tamamen kırıldığı anlamına gelmez. Devlet aygıtında ve bürokraside hala güç ve nüfuz sahibi olan ulusal kökenli tekelci kapitalizm, küresel kapitalizme karşı ataklarını devlet aygıtındaki ve bürokrasideki mutlak egemen olduğu döneme göre zayıflamış da olsa bu gücüne dayanarak sürdürmektedir. Toplumların yaşamına leşçi akbabalar gibi dalan küresel sermayenin kasıp kavurduğu kitlelerin kapitalizme karşı hoşnutsuzluğu yine kapitalizm tarafından manipüle edilerek açmazın sorumluları olarak göçmenler, farklı etnik kökenler, dinsel/mezhepsel inançlar gösterilerek sağ dalga yaratılmakta ve faşizmin kitlesel tabanı oluşturulmaktadır. Sınıfsal kitlesel örgütlenmelerin ülkeler ve yer küre çapında zayıf, etkisiz olması Küresel kapitalizm ile ulusal kökenli tekelci kapitalizm arasındaki boğuşmanın iç yüzünün geniş kitlelere anlatma olanaklarının zayıflığı, kitlelerin örgütlü mücadelesinin önünün açılmamış olması, kapitalizme kendisinin sebep olduğu yıkımdan demagoji yoluyla sıyrılma fırsatını vermektedir.

Ulusal Kökenli tekelci kapitalizm “ulusalcılığın” yeniden keşfine çıkıyor… 25 Eylül 2018 günlü BM toplantısında ABD başkanı Trump “ küreselleşmeyi reddediyoruz, Ulusalcılık doktrinine geri dönüyoruz”diye ifade edecektir ulusal kökenli tekelci kapitalizmin paniğini… Trump, Jinping, Urban, Putin gibi ulusal kökenli tekelci kapitalizmin temsilcilerinin otokrat/faşizan yönetim biçimlerine başvurmalarında da şaşılacak bir durum yoktur. Her ne kadar kapitalist sistemde birçok ülkede ulusal kökenli tekelci kapitalizm temsilcileri atağa kalkmış görünseler de küresel kapitalizm bu atağı püskürtecek örgütlülüğe sahiptir. Bu bağlamda belki simge olarak seçilmesinde bir yanlışlık görmediğimiz ABD ulusal kökenli tekelci burjuvazinin temsilcisi Trump-ve diğerleri- bir seçimle ya da başkaca yöntemlerle bertaraf edilirken, İngiliz ulusal kökenli tekelci burjuvazisinin küresel sermayeye tepki olarak başarmış göründüğü “Brexit” “AB den çıkma” politikası sonuç vermeyecek, geri tepecek göreli başarılardır.

Küresel kapitalizm yer küre sömürü ilişkilerinin düzenlenmesine el koyarken dünyaya nimet dağıtacağının müjdesini vermekte, işsizliğin ortadan kaldırılacağı, yaratılacak refahtan toplumunbütün kesimlerinin ortak yararlanacağı ve yoksulluğun tarihe karışacağını, ulusal sınırların kaldırılacağı ve savaşların biteceği ve her türlü toplumsal adaletin yeniden inşa edileceğini müjdelemişti.  Küresel kapitalizmin bu manifestosunu galiba şöyle okumak gerekecekti: Parçalı görünümlü ulusal kökenli tekelci kapitalizmin en kaymak tabakaları ulusal kökenlerimize bakmaksızın “finans oligarşisi” olarak sermayenin yer küre egemenliği için yönetime el koyuyoruz.” Gerçi bu ifade ediliş biçimi 12 Eylül generallerinin açıkça söylemekten imtina ettikleri “kitlesel eylemlerle, grevlerle,  kapitalizmin geleceğini tehdit eden devrimci kalkışmayı önlemek için”yönetime el koyuyoruz demek yerine abuk sabuk gerekçeler ileri sürerek faşizmi inşa etmeleri ile aynı gerekçedir.

Küresel kapitalizmin birinci gerekçesi kan emmekten kene gibi şişen ve mevcut ulusal sınırlara sığmayan sermayeye bütünleştirilmiş pazarlar aramak, merkez kapitalist ülkelerde “ sıkı ulusalcı burjuvazinin burnundan kıl aldırmadığı ulusal egemenlik haklarının” kullanımını da ortadan kaldıracak şekilde kotardığı kapitalizmin merkezi yapısını yer kürenin diğer ülkelerine taşınma sürecinin tamamlanmasıdır.

İkinci gerekçe ise bu sürecin tamamlanmasıyla yine parçalı görünüm arz eden geri bıraktırılmış ülkelerde hegemonya kuran ulusal kökenli tekelci kapitalizmin gücünü kırmaktır.

Dünyaya “demokrasi” vaat eden küresel sermayenin 21, yüz yılbaşlarındaki icraatları hatırlanmalıdır: Farklı etnik ve dinsel duyarlıklar kaşınarak Balkanlarda başlatılan “ulusal sınırların” ortadan kaldırılması, kolay yönetilebilecek “ beylikler” oluşturulmasıyla başlayan süreç, Orta Doğunun kendine has ve kullanılmaya uygun “Baasçı” ülkelerine “demokrasi getirme” ve bu ülke halklarını “despot yöneticilerden” kurtarma adına Irakın, Suriyenin, hedefteki askeri işgal yoluyla parçalanmasıyla devam etmektedir.

Küresel kapitalizmin enkazı gerek Irakta gerekse Suriye’de nüfuz sahibi olmaya ulusal kökenli tekelci burjuvazi –ABD, Rusya v.b- küresel sermayenin “sofra artıklarıyla” yetinmek durumundadır. Leşlerden önce aslanlar doyar, çakallar leşten geri kalanla yetinir.

Bu bölümde özellikle Suriye ve ırakta boy gösteren farklı kapitalist ülkeler arasındaki çelişkiden bu güçler arasında bir savaş beklentisi içine girilmiştir. Gerekçe olarak, ABD nin kapitalist sistemdeki etkinliğini kaybetmesi ile bu boşluğu Çinin doldurması, Rusyanın, Japonyanın bu pazarlardan pay talep etmesi gösterilmektedir. Kapitalist sistemin müfettişi ABD nin kapitalist sistem içinde gücünü ve etkinliğini kaybetmesinin nedeni, bu etkinlikte belirleyici olan ulusal kökenli ABD tekelci kapitalizminin küresel kapitalizm karşısında ikinci lige düşmesidir. 20. Yüzyılın ortalarında kapitalist sistemin egemeni İngiltere’nin sistem üzerinde egemenliğini kaybetmesiyle bu egemenlik ABD ye geçmişti. Bu kapitalizmin bulunduğu aşama itibariyle mümkündü. Adı edilen dönem tek tek ulusal kökenli tekelci kapitalizmin egemenlik dönemidir. Birinin zayıflaması diğerinin güçlenmesinin sebebidir. Küresel sermaye parçalı kapitalizmin egemenliği değildir. Ulusal kökenleri gelişim sürecinde silinmiş, herhangi bir ülkeye aidiyeti söz konusu olmayan “finans oligarşisinin” ittifaka dayalı egemenliğidir ve bu egemenlik kapitalizmin yakın döneminin egemenleri ulusal kökenli tekelci kapitalizme rağmen ve onu da etkisizleştirerek yutmuş olan küresel kapitalizmindir. Bu anlamda Çin kapitalizmi “ ulusal kökenli kapitalizm” olarak değerlendirilemez. Çin kapitalizmi, Batı kapitalizminin aksine devlet eliyle örgütlenmiş, geliştirilmiş ve aşama olarak Çin’i ve Çin’i simgeleyen Çin Komünist partisini ele geçirmiş küresel Kapitalizmi tanımlayan küresel finans oligarşisinin Asya’daki görünümüdür. Çin, faaliyet gösterdiği özgün koşullarda Merkez kapitalist ülkelerin AB si görevini yerine getirmektedir, yer küreyi Asya’dan kuşatan, Afrika ve Latin Amerika’yı pençesine alan ahtapotun koludur. Ancak, kapitalizmin egemen gücünün halen ulusal kökenli, parçalı tekelci kapitalist ülkeler olduğu ileri sürülürse tek tek kapitalist ülkelerin kendi adlarına Pazar paylaşımını savaşla noktalayacakları yanılgısına düşmek kaçınılmaz olacaktır.

Bölüm-36

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

  1. yüzyıl kapitalizmi/küresel kapitalizm/ gerek kendi çağından önceki 20. Yüz yıl tekelci kapitalizmindin gerekse doğurduğu ilişki ve çelişkiler açısından önceki dönem kapitalizminden farklılıklar gösterir. Bu farklılığın toplumsal yaşamda kavranması öncelikle sınıf mücadelesinin yöneliminin, araç ve gereçlerinin, örgütlenme ve mücadele biçiminin, sınıflar ittifakının farklılaştığının da kavranmasızorunluluğunu beraberinde getirir. Her dönem kendine has koşullar içinde değerlendirilir ve dönemin özelliklerine uygun mücadele biçimlerinin ve örgütlenme tarzının da dönemin koşullarına uygun inşasını zorunlu kılar, devrimci hareketin başarısının temel koşulu da buna bağlıdır. Neden-sonuç ilişkileri bağlamında tek tek ülkelerde gerçekleştirilen Rus ve Küba devriminin genel değerlendirmesi özetle;

1-Devrimci öğreti, devrim için öncelikle nesnel olarak kapitalizmin normal işleyiş dönemlerinin aksine bunalım ve krize girmesini,  yönetici sınıflarının acziyete düşmesini, artık eskisi gibi yönetemez hale gelmesini, yönetilen sınıfların da eskisi gibi yönetilmek istememesini, yönetici burjuva sınıfının siyasal olarak kitlelerden tecrit edilmiş olmasını devrimin objektif koşullarının oluşması olarak tanımlarken, öznel olarak da devrimci sınıfın devrimi gerçekleştirecek bir güç olarak “kendiliğinden sınıf” niceliğinin “ kendisi için sınıf” niteliğine sıçramasını, kitleleri peşinden sürükleyen, doğru devrimci teorinin ışığında doğru hedeflere kitlesel eylemliliği yönlendiren,  iktidara talip örgütlü bir güç olarak toplumun önemli bir kesiminin içinde maddi bir güç haline gelmesini öngörür.  Gerek Marks ve engelse göre bu iki koşul birlikte gerçekleşmeden bir devrimci atılımın başarısından söz edilmeyecektir ve devrimci pratik bu tespiti her adımda doğrulayacaktır. Paris Komünü ayaklanmasına Marks ve engelsin karşı çıkmasının nedeni kapitalizmin gelişme atağını sürdürmesi, henüz devrimci ayaklanmaya ilişkin bunalım ve krizin içinde olmamasıdır,yani objektif koşulların hazır olmamasıdır. ( Buna karşın Komün ayaklanmasının başlamasıyla fiilen Komüncülerle birlikte barikat savaşlarına fiilen katılacaklardır). Ekim devriminde ise kapitalizmin yapısal bunalımının yol açtığı paylaşım savaşı, krizi derinleştirmiş, ortaya çıkan devrimci durumu Rus işçi sınıfı doğru değerlendirmiş ve Ekim devrimi başarıya ulaşmıştır.

Küba devrimi, Kapitalizmin yapısal bunalımının süreklilik kazandığı, Diktatör Batista rejiminin kitlelerden tecrit olduğu, “ eskisi gibi yönetilmek istemeyen” kitlelerin Küba Komünist partisinin etrafında örgütlü olduğu, Batista diktatörlüğünün de yönetemez durumda olduğu bir dönemde gerçekleşmiştir. Küba Komünist Partisi “eyleme geçme” iradesinden yoksundur ve kitleleri harekete geçirebilecek “Bolşevik” enerjiye de sahip değildir. Kısaca devrim için objektif koşullar hazırdır ancak kitleler “öncüden” yoksundur. Castro-Che’nin önderlik ettiği bir avuç gerillanın Küba devrimini başarmasının nedeni budur, yoksa bazılarının ileri sürdüğü gibi Küba devrimi bir gecede gerçekleştirilen bir mucize değildir.

Aşağıda nedenleri üzerinde duracağımız gerekçeye dayanak olmak üzere 20.yüzyılın son çeyreğinde miadını dolduran ulusal Kurtuluş savaşları içinde aynı gerekçeyi ileri süreceğiz. Bu cümleden olarak kastımız, ulusal kurtuluş savaşlarının antiemperyalist niteliğidir, “ulusal kurtuluşçu” program antikapitalizmi içermez. Küresel kapitalizm döneminde ise antikapitalizmle bütünleşmeyen antiemperyalizminilerici niteliğinden bile bahsedilemez. Öyle de olsa Rusya ve Küba gibi tek tek ülkelerde başarıya ulaşan sosyalist devrimler gibi Çin, Vietnam, Kamboçya. Laos gibi tek tek ülkelerde başarıya ulaşan ulusal kurtuluş savaşlarının tek tek ülkelerde başarıya ulaşmalarının tarihsel koşullarını irdelerken, küresel kapitalizmin neden tek tek ülkelerde sosyalizm mücadelesini ihmal etmeden uluslararası bir sosyalist devrimin koşullarını hazırladığına işaret etmeye çalışacağız.

İşçi sınıfının tarih sahnesine çıktığı ilk dönemlerden itibaren ideolog ve eylemcileri işçi sınıfının Enternasyonalist/uluslararası/ dayanışmasına sürekli vurgu yapmakla kalmamışlar, bu dayanışmanın hayata geçirilmesi için enternasyonal örgütlenmeler kurulmuş, emek ve çaba harcanmıştır. Elbette işçi sınıfının uluslararası dayanışması sosyalizmin en esaslı ve başlıca unsurudur.

Kitlelerin yaşamında dünün tekelci kapitalizmi ile bugünün küresel kapitalizmini ayıran en esaslı faktörlerden birisi sömürünün yoksullaşmayı ulaşabileceği yoksullaşmanın tavan yapması ise diğeri yoksullaşmanın yer kürenin en ücra köşelerine kadar yayılmasıdır. Bu gün at sırtında yaşamını idame ettiren Kızılderili kabileler ile Afrika’nın ya da Pasifiklerin ilkel kabilelerinin yaşamları bir nostaljiden ibarettir ve kapitalist uygarlık yer kürenin tümünü vahşi bir sömürü ağının içine almıştır. Yazıyı ekonomik rakamlara boğmak istemiyoruz ancak sömürünün boyutlarının göz önüne serilmesi için henüz on yıl öncesinin sömürü düzeyi ile bugünün sömürü düzeyini kıyaslamak açısından çarpıcı olacağını düşündüğümüz bir kıyaslamayı da kısaca özetleyelim. İstatistiki verilere göre on yıl önce Dünya gayri safi milli gelirinin (Bütün dünya toplam gelirinin) %85 i en zengin nüfusun %12 sinin elinde iken, bu gün, on yıl sonra dünya gayrisafi milli hasılasının %99 u en zengin % 1 in elindedir. Geriye kalan %1 in dağılımında ise en yoksul kesimin payına düşen %3 tür. Ortaya çıkan sonuç bugünün dünyasının dünden daha adil olmadığıdır. Toplumsal yaşamın birçok alanını ilgilendiren veriler ise ( basın ve ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri hakkı, grev ve toplu sözleşmeler,  yargı bağımsızlığı,  demokratik hak ve özgürlükler, göçmenler sorunu, savaşlar, kadın ve çocuk cinayetleri, tecavüz ve saldırılar v.b) son on yılda katlanarak artmıştır. Bu verilerden rahatlıkla varılması gereken sonuç şu olmalıdır: “Kapitalizmin kendisi kendi sonunu yine bizzat kendisi getirdi, kendi kendini tüketti”… Elbette insanın içini rahatlatan bir tespit… Ancak işin iç yüzüne ve yaşananlara bakınca durumun hiç de öyle olmadığı anlaşılıyor. Nasıl oluyor da dünyayı açlığa, işsizliğe, ölüme mahkûm eden kapitalizm bizzat yarattığı felaketin geniş yığınlarınca rağbet görüyor, alkışlanıyor, kapitalizmin temsilcilerini kendileri seçiyorlar ve kapitalizm bu kitleleri peşinden sürükleyebiliyor. Sadece geri bıraktırılmış ülkelerde değil, ortalama bir kültür birikimine sahip Avrupa’da, ABD de otokratik, faşist gruplar, partiler gün geçtikçe artan oranda kitle tabanın sahip olabiliyor, faşist eğilimli partiler, liderler seçimle işbaşına getirilebiliyor?… Devrimcileri asıl ilgilendiren sorun da budur. Almanyanın PfD si, İtalyanın Kuzey ligi, İtalyan kardeşler, Avusturya, Danimarka, İsveç, Yunanistan gibi Avrupa ülkelerinde boy gösteren ve kitlesellik kazanan faşist partiler, kısaca faşizm kitleselleşme enerjisini nereden alıyor? Soruyu kestirmeden kendimiz yanıtlayalım: Kapitalizmin yoksullaştırdığı, örgütsüz, sınıf bilinçsiz kitlelerden… Kapitalizm kendi yarattığı yıkımdan faşizme malzeme derler, yarattığı kâbusun arkasına gizlenerek ve toplumda güçlü bir sınıf örgütünün yokluğunun yarattığı boşluğu kullanarak kâbusun nedenini manipüle ederek hedef saptırır, göçmenleri, farklı etnik kökenleri krizin nedeni olarak gösterir ve kitlelerin tepkilerini devrimcilere, azınlıklara, göçmenlere, farklı inançtan olanlara yönlendirerek maddi bir güç haline gelir. Bu güç ırkçılığı ve kitlelerin ilkel duygularını harekete geçirir. Elbette toplumun ilerici güçleri de, toplumun anlayan, düşünen kesimlerinin  tepkisel potansyelini harekete geçirir. ABD de Sander Barnisi, İspanyanın Podemosu, Yunanistan’ın  Syrazı bu anlamda küçümsenemez bir birikimi etrafında toplamışlardır. Peki faşizmin kitleselleşmesinin karşısında ilerici ve demokrat güçler de bir potansiyel güç oluşturuyorsa o halde sorun nedir?. Sorun şu: Birincisi bu ilerici potansiyele devrimci işçi sınıfının önderlik edecek güç ve örgütlülükten yoksun olması, ikincisi kapitalizmin küreselleşmesinin karşısında küresel bir devrimci örgütlenmeden yoksun oluşudur. Gerekçelerimizi sürdürmeye devam edeceğiz.

Bölüm-37

 -DEMOKRASİDEN FAŞİZME- 

Küresel kapitalizmin bütün yerkürede egemenliğini tesis ettiği 21. Yüzyılda devrim ve örgütlenme stratejisi ulusal kökenli tekelci burjuvazinin parçalı hegemonyaya sahip olduğu 20. Yüz yıl örgütlenme ve mücadele stratejisiyle bire bir örtüşmez. Kapitalizmin işleyişindeki değişiklikler ve ortaya çıkardığı ilişki ve çelişkiler devrim ve örgütlenme anlayışına olduğu gibi yansır. Dünün göze görünmeyen, ortaya çıkmayan olguları bu gün gerçeklik olarak toplumsal ilişkilerin ortasına gelir oturur ya devrimci hareket saflarında ya da karşı devrim saflarında değişikliklere neden olur, paradigmalar değişir. Yönetici burjuvazi cephesinde meydana gelen artmalar ya da eksilmeler, çelişki ve ilişkilerde meydana gelen değişim, aynılıklar ve farklılıklar devrimci hareketi ilgilendirir, ittifaklar sorununda dost ya da düşman güçlerin tasnifini yeniden değerlendirmeyi gerekli kılar. Dünün kapitalizm saflarında yer alan toplumsal güçler, örneğin küçük esnaf ve zanaatkârlar, küçük burjuvazinin çok önemli bir bölümü, kapitalizmin var olma hakkı tanımadığı küçük üreticiler, emeği ile geçinen köylülük, yaşam tarzına müdahale edilen toplumsal katmanlargibi kendilerini eritip tüketen küresel kapitalizm karşıtı tavır ve tepki içine girerler. Dünün kapitalizm yandaşları, geleceğini kapitalizmde görenler, bugünün devrimci harekete katılmaya hazır güçleri olarak yerlerini alırlar. Aynı gözlem kapitalizm cephesi için de geçerlidir. Ulusal kökenli tekelci kapitalizm ile küresel kapitalizmin çelişki ve ittifakları, devrimci hareketin yararlanacağı çatlakların da irdelenip değerlendirilmesi, kapitalizmin bulunduğu aşama itibariyle sınıflar kombinezonunda meydana gelen değişim devrimin başarısı açısından işçi sınıfı partisinin ihmal edilemez görevidir.

İkinci paylaşım savaşında tekelci sermaye gericiliğinin uç noktası Alman ve İtalyan faşizmine karşı SSCB ile Batılı emperyalist güçlerin aynı cephede yer almalarının nedeni farklı güçlerin hesabının da farklı olmasıdır. SSCB, Alman faşizminin esas amacının Sovyetleri yutmak olduğunun bilincindedir. Sovyet devriminin korunması ve dünyanın faşizmin egemenliğine girmemesi için faşizme karşı savaşmak komünistlerin ertelenmez görevidir. Batılı emperyalistler için ise Hitler faşizmine karşı savaşmanın amacı,  şayet Hitler galip gelirse dünya üzerinde emperyalist kapitalist ülkelerin pazarları Alman emperyalizminin eline geçecektir. Dünya üzerinde hegemonyasını, pazarlarını kaybetmek istemeyen batılı emperyalistler için de Hitler yenilmelidir. Her Emperyalist ülke tekelci kapitalizminin kendi hegemonyasını vemevcut pazarlarını korumak,  daha çok pay almak, gerektiğinde bunun için paylaşım savaşına başvurmak ulusal kökenli tekelci Kapitalizmin bu parçalı yapısının kaçınılmaz sonucudur. Hitler faşizmine karşı savaşmak SSCB için tekelci kapitalizmin bu eli kanlı diktatörlüğünü yok etmek iken batılı kapitalist ülkelerin derdi esas olarak faşizmin yenilgisi olmayıp, Alman emperyalizmine karşı pazarlarını korumaktır. Yine dünün tekelci kapitalizminde bir emperyalist ülkenin bir sömürgeyi işgal etmesi, başka bir emperyalist ülke için sorun yaratırken, bu gün küresel kapitalizm Irak, Suriye, Libya örneklerinde görüldüğü gibi kapitalizmin çıkarlarında tek güç olarak hareket etmektedirler. Suriye üzerinde Rusya ile ABD nin göreli çekişmesi, hatta bunun bir savaşa yol açacağı beklentisinin maddi temeli yoktur. Irak, Suriye ve Libya’nın işgalinde Ulusal kökenli tekelci kapitalizm ile küresel kapitalizm ittifak içindedir. İşgalden pay almaya gelince yer kürede küresel kapitalizme karşı irtifa kaybeden ulusal kökenli tekelci kapitalizm homurtularını yükseltmektedir. Aynı durum Suriye için de geçerlidir. Suriye’nin işgalinde ulusal kökenli tekelci kapitalizm ile küresel kapitalizm ortak hareket etmekte, ancak işgalin ganimetleri paylaşılırken bu güçler arasında bilek güreşi yapılmaktadır. Oysa belirleyici olan küresel sermayedir ve küresel sermayenin amacı Orta Doğunun ulusal sınırlarını ortadan kaldırarak küresel pazara açmaktır.

İkinci paylaşım savaşından yola çıkarak emperyalist/kapitalistlerin Hitler faşizmine karşı ortak hareket etmelerine işaret etmemizin nedeni şudur:O günün koşullarında yer kürenin farklı bölgelerinde hegemonya kuran çoklu/parçalı emperyalist kapitalist grupların bütün pazarlarının yeniden paylaşımını dayatan Alman emperyalizmine karşı mevcut hegemonya/pazar alanlarını ittifak halinde korumaktır.

Küresel kapitalizm, farklı emperyalist/kapitalist grupların parçalı hegemonya alanını sermaye birikim yapısını ağırlıkla finans oligarşisinin oluşturduğu birkaç tekelci grubun ortak Pazar alanları haline getirmesinin adıdır. Klasik kapitalizmin üretim ekonomisine dayalı sermaye birikimi de borç ekonomisine dayanan rantiyer kapitalizmine dönüşmüştür. Bu olgu yoğun sömürünün ve işsizliğin de kaynağıdır. Yoğunlaşan sömürü küresel kapitalizme karşı güçlü bir potansiyel  “ dip dalga” yaratmıştır. 2000 li yılların başından bu yana örgütsüz potansiyel güçlerin dünyanın dört bir yanında Roma’da, Prag’da, Paris’te, ABD de Seattlda, Newyorkta Wall Street/occupy İstanbul’dagezi eylemiküresel kapitalizmin kurumlarına, temsilcilerine karşı (Dünya Bankası, İMF,Dünya Ticaret örgütü, dayatılan gericiliğe karşı v.s) dünyanın dört bir yanında zaman zaman yükselen, zaman zaman düşük düzeyde seyreden kitlesel hareketleri motive etmiş, Kapitalist  ülkelerde ABD de Bernie Sanders, İngilterede Corbyn, Yunanistanda Syrzia, Latin Amerika’da/Meksika’da Obrador  Ekvator’da Lenin Moreno, Brezilyada  Lula, Venezüella’da Mudaro , İspanyada Podemos hareketi,  Asya’da birleşik solun içinde yer alan Nepal Komünist Partisinin iktidar adayı olması  gibi demokratik ve sol güçleri ( kendi içlerindeki zaafların tartışılması bu yazının kapsamı dışındadır) bir araya getirmiştir. Yer kürede küresel kapitalizme tepki olarak ortaya çıkan demokrat ve ilerici güçlere karşı küresel kapitalizmde kendi faşizan sağ güçlerini yaratmıştır. Manzaranın cepheden görünümü şudur: Sadece tek tek kapitalist veya geri bıraktırılmış ülkelerde değil, yer küre ölçeğinde sınıf mücadelesinin ivmesi yükselmektedir. Demokrat ve ilerici güçlerin zaafı, Ulusal ve küresel çapta ilerici güçlere önderlik edecek sınıf partisinden yoksun oluşudur.  Yukarıda sayılan, yer kürenin farklı bölge ve ülkelerinde boy veren gösteri ve hareketler kendiliğinden hareketler olmaktan öteye gidememiş, bu hareketlere öncülük etmesi, bu güçleri koordine etmesi gereken “sol”  öncü değil, artçı olmuştur.

Küresel kapitalizmin yönetmek için faşizmden başka seçeneği yoktur, yer kürede yönelim budur.  Küresel kapitalizm yalnızca sermayeyi birleştirmekle kalmamış, alternatifini de yaratmıştır. Bu alternatif güçler dağınık ve örgütsüzdür. Kapitalizmin küreselleşmesi sınıf hareketinin de küreselleşmesini beraberinde getirmiştir, İşçi sınıf ulusal sınırlar etnik, sömürüye maruz kalan geniş yığınların ekonomiketnik ve dinsel/mezhepsel ya da kültürel inanç farklılıklarından doğan geniş kitlelerin tepkilerini kapitalizme karşı tepki olarak yönlendirme ve kitlelere öncülük etme becerisine sahip kendi öz gücünü örgütlemeyi ihmal etmeden, uluslararası işçi sınıfı ve diğer ilerici güçlerle de fiili ortak örgütlenme ve mücadelenin koşullarını oluşturmak yaratmak zorundadır. Bu görev dünün sosyalist enternasyonalizminin işçi sınıfı mücadelesinin bir rehber örgütü olarak komünistlerin ihmal edemeyeceği bir görevdi. Bu gün Küresel işçi sınıfı hareketinin ortak örgütlenme ve mücadelesinin yaratılmasının yakıcılığı yalnızca bir sınıf olarak proletaryanın sosyalizm başarısı için değil, aynı zamanda küresel kapitalizmin bir taraftan yıkıcı ekonomik sömürüyle, diğer taraftan dayattığı faşizm ile yaşam koşulları elinden alınan bütün sınıf ve katmanların yaşamsal sorunudur. Ya faşizm ve ölüm, ya da özgürlük ve hayat… Küresel kapitalizm. Sömürüsünün devamı için yeryüzünün yaşam alanlarını ortadan kaldıracak kadar vahşidir, gözü dönmüştür. Ancak bütün kitlelerin katılımını sağlayacak, muhalif katmanların ekonomik, politik, kültürel,  sosyal ve sınıfsal tercihlerini dikkate alarak bu kesimleri de antikapitalist mücadele içine katacak uzun vadeli, içeriği itibariyle antikapitalist olan bir programla yaşam yeniden kazanılabilir. Sonucu işçi sınıfının ulusal ve küresel çapta örgütlü mücadelesi belirleyecektir. O halde “Ne yapmalı”?. Konuya ilişkin görüşlerimizi sürdüreceğiz.

Bölüm-38

-DEMOKRASİDEN FAŞİZME- 

Küresel kapitalizmin belirleyici olmaya başladığı 20.yüzyılı son çeyreğinden bu güne kadar olan en kaba ve gözle görülür olanı burjuva demokratik hak ve özgürlükler için işçi sınıfının ve toplumun diğer yönetilen kesimlerinin sahip olduğu ekonomik ve demokratik hakların adım adım geri alınarak, bu hakların korunmasına yönelik tepkilerin “ güvenlik önlemi” adı altında bastırılması, yasaklanması, cezalandırılmasıyla burjuva demokratik hakların ortadan kaldırılmasıdır. Bundan en çok zarar gören toplumsal kesimin ise emeği ile geçinen halk kesimleri olduğu tartışmasızdır.

Yönetici sınıfın/burjuvazinin “siyasal zor” a başvurmasının nedeni,   kendini yeniden üretebilir, yeniden burjuva meşruiyeti içinde yönetebilir olanaklarının ortadan kalkmasıdır. Bir başka deyişle yoğunlaşan sömürünün devamı için kitlelerin sahip olduğu sosyal, ekonomik, demokratik hakların “zor” yoluyla ellerinden alınmasıdır.

20, yüzyılın son çeyreğinde sistem gerek merkez kapitalist ülkelerde gerekse bağımlı ülkelerde görülen gözlenen şudur: Birincisi klasik kapitalizmin işleyişine uygun olarak Merkez kapitalist ülkelerde faaliyet gösteren tekelci kapitalizm, merkez kapitalist ülkeler işçi sınıflarının güçlü sendikalarda örgütlü olmalarının sonucu daha iyi yaşam koşullarında ve daha iyi ücretlerle çalışması, üretimde emek maliyetlerini artırmaktadır. Oysa çevre ve bağımlı geri bıraktırılmış ülkelerde işgücü ve emek maliyeti daha ucuzdur. Üretim birimleri ucuz işgücü ülkelerine kaydırılırken merkez kapitalist ülkelerde işsizlik artmakta, ücretler düşürülmekte ve sosyal haklar budanmaktadır. Artan işsizliğin ortaya çıkardığı tepkiyi egemen güçler manipüle ederek hedef saptırmakta ve sınıf bilinçsiz işçilere tekellerin yatırım yaptığı ülke halkları ve işçileri bunun sebebi olarak gösterilmektedir. Bir başka olgu ise, yoksul, geri bıraktırılmış ülkelerden merkez kapitalist ülkelere göç eden işgücünün daha ucuz olması nedeniyle, merkez kapitalist ülke işçilerinin yapmaktan kaçındığı en ağır işler çok düşük ücretlerle sendikasız ve güvencesiz bu işçilere yaptırılmaktadır. Sınıf bilinçsiz merkez kapitalist ülke işçileri işsiz kalmalarının nedeni olarak göçmen işçileri görmektedirler ve bu ülke işçilerine karşı bütün dışlayıcı ve gerici güdülerle tepki duymaktadırlar. Yönetici sınıf burjuvazi bu gerici tepkiyi politik alana taşıyarak bir taşla iki kuş vurmaktadır. Birincisi işçilerin doğrudan hedefi olmaktan kurtulmaktadır. Kapitalizmin “yönetme mekanizmasını” oluşturan iktidar adayı siyasi partilerin tümü ve iktidardaki siyasi parti, burjuvazinin az buçuk yönetebilme koşullarına sahip olduğu dönemlerde, yönetici sınıf burjuvazi ile yönetilen kitleler arasında göreli bir “tarafsızlık” görüntüsü verebilmekte, yönetme biçimini kitlelerin rızasına dayalı olarak sürdürebilme olanaklarına sahiptir. Gerçi bu yönetim biçiminde iktidardaki siyasi partinin, kapitalizmin “bürokratik şubesi” olması gerçeğini ortadan kaldırmaz, ancak sistemin işleyişinin sömürüsünü sorunsuz sürdürdüğü dönemlerde kitlelerin yaşam biçimini iyileştirmesi, ekonomik ve sosyal hakların kullanılabilir olması nedeniyle sistemin iktidara aday siyasi partileri kitlelerin gözünde meşruiyet kazanır. Küresel kapitalizmin yoğun sömürüsünün ortaya çıkardığı tepkiler kapitalizmin “ görünen yüzü” iktidar adayı siyasi partilere yönelmiş, bu partiler kitleler nezdinde kendilerine olan güveni yitirmişler, kitlesel desteklerini kaybetmişlerdir. Küresel kapitalizm tam da bu noktada doğan siyasi boşluğu, kapitalizmin klasik siyasi partilerin göreli bağımsızlığını da ortadan kaldıran, küresel kapitalizmin “ itirazsız” işbirlikçisi milliyetçi/ırkçı/şoven partileri iktidara hazırlamaktadır. Faşist ve dinci gericiliğin tepkileri bu kanallara akıtılmakta, kapitalizmin yapısal krizlerinin hastalıklı tedavisi giderek otokratik ve faşist iktidarlara, ilerici ve demokrat güçlerin tepkilerini karşı devrimci zora başvurarak bertaraf etme olanaklarını vermektedir. Irkçı ve dinci partiler, karşılarında dirençli bir devrimci örgütlenme olmadan CİA patentli darbelere başvurmadan genel seçim ve sandık araçlarını sonuna kadar kullanırlar. Elbette sandıktan çıkmak için de her yolu mubah göreceklerdir. Bu oyunu boşa çıkarmanın başka seçeneği olmayan tek yolu işçi sınıfının örgütlü gücü etrafında kenetlenmiş ilerici güçlerin kitlesel örgütlenmesidir.

İkincisi kitlelerin bu gerici tepkilerini ırkçı /şoven gericilikle besleyerek faşizan/otoriter rejime kitlesel taban sağlamaktadırlar. Bu gerici/şoven tepkilerin gerekçesi olarak kapitalizmin azgın sömürüsü gizlenmekte, şayet göçmen işçiler gelmeseydi işsiz kalmayacakları, güvencelerinin ortadan kalkmayacağı bir yaşam biçiminin hayalini kurmakta, milliyetçi dalgayı yükseltmekte ve kitlelerin ilkel ve gerici güdüleri bilenerek otoriter/faşizan rejimlerin destek gücü sağlanmaktadır. “Müesses nizamın”, kurulu düzenin klasik partilerinden-muhafazakâr ya da sosyal demokrat-umudunu kesen toplumun diğer kesimlerinin de içine sürüklendiği bu tepkiler faşizmin kitlesel tabanını oluşturmaktadır. Yönetici burjuvazi, yönetebilmek için yönetici iktidarlarla yönetilen kitleler arasındaki bu dengeyi ücretleri yükselterek, yaşam koşullarını iyileştirerek, işsizliği azaltarak yapmıyor. Tersine sömürü katlanılmaz halde devam ediyor, ekonomik ve sosyal haklar ortadan kaldırılıyor, işsizlik artıyor… Bu durumda kitlelerden siyasal olarak tecrit olması gereken yönetici sınıf  burjuvazi adına kitlelerin kapitalizme desteğini alabiliyor, Dahası bu destek nasıl oluyor da burjuvazinin en gerici, zorba, militer kesimi faşist güçlerin kitlesel tabanını oluşturabiliyor, bu bir paradoks mu?. Gerek merkez kapitalist ülkeler, gerekse geri bıraktırılmış ülkelerde faşist güçlerin kitlesel desteğini aldıkları kesimler sınıf bilincinden yoksun kesimlerdir. Bu güçlerin en etkin ve etkili silahları demagojidir. Bu kitlelere hitap tarzında elbette işsizliğin, düşük ücretin, sosyal hakların budanmasının sebebi olarak kapitalizm yoktur ve tabi ki de olmayacaktır. Tersine kapitalizmin klasik partilerine en ağır küfürler ve hakaretler vardır, kapitalizmin parlak günlerine özlemin şırıngası vardır, göçmen işçilere karşı nefret üreten ırkçılık vardır, etnik köken farklılığı vardır. Ve hatta “ kahrolsun kapitalizm” bile vardır. Ancak nerede,  hangi üretim biriminde bir grev vardır, hangi alanda demokratik meşruiyet için mücadele vardır, ilerici bir atılım vardır, bunları kanla bastırma görevi de öncelikle faşist güçlerin yüklendikleri misyon gereği asli görevidir. Bir noktayı daha belirtmekte fayda görmekteyiz. Faşist militer örgütler, bazı ülkelere has istisnai örgütlenmeler olmayıp kapitalizmin egemenliğindeki bütün ülkelerde farklı biçim ve isim altında bizzat yönetim mekanizmaları tarafından örgütlenir, eğitilir ve lojistik destek sağlanır. Sınıf mücadelesini bastırmak, ilerici güçleri fiziken yok etmek ve kitlelerin moral güçlerini bozmak için hazır tutulan “Gladyo tipi” örgütlenmelerdir. Klasik kapitalizmin işlerlik gösterdiği dönemlerde bu güçlerin devletle olan bağlantısı gizlenir, , söz gelimi devlet bu güçlerin örneğin ilerici güçlerin katledilmesinde, grevlerin bastırılmasında, ekonomik ve demokratik hak taleplerinde faşist saldırılara karşı güya “efelenir”, hatta birkaç faşist kurban edilerek cezalandırılır v.s ancak, bu güçler “Türkiye faşist hareketinin lideri A. Türkeş’in yerinde belirttiği gibi “ülkücüler/faşistler devletin yardımcı güçleridir”.

Küresel kapitalizm, yapısal krizlerinin ortaya çıkardığı tepkileri, eskiden olduğu gibi “kitlelerin rızasına dayalı olarak” yönetebilme olanaklarına sahip değildir, otakratik/faşist yönetim biçimlerine başvurmaktan başka çaresi kalmamıştır. Bu kapitalizmin bir tercihi değil, bir zorunluluğudur. Bu nedenle, yakın zamana kadar faşist hareketin kendisiyle ilişkisini gizleme gereği duyan kapitalizm, açık kimliği ile ortaya çıkmakta, faşist hareketlerden nispi bağımsızlığını ortadan kaldırmakta, bizzat faşist hareketleri iktidara taşımaktadır. Önümüzdeki dönemde kapitalizmde dolayısıyla yönetim biçimi olarak başvurduğu faşist hareketlerin gelişiminde bir gerileme olacağını düşünmek saflıktır. Tersine küresel kapitalizmin yönetebilmek için gemi azıya almış dinci/ırkçı gericiliği daha da kışkırtarak faşist hareketlerin kitlesel gücünü artıracaktır. 2. Paylaşım savaşında olduğu gibi, bugün faşizme karşı savaşacak SSCB gibi ne geniş olanaklara sahip örgütlü bir güç vardır, ne de kapitalist devletlerden birilerinin diğerlerine karşı savaşacak ( İngiltere, ABD Fransa vs. nin Hitler faşizmine karşı savaşması gibi) koşulları vardır. Yerkürede saflar ayrışmış ve netleşmiştir. Bir tarafta küresel kapitalizm ve yönetim biçimi olarak otokratik ve faşist yönetimler, diğer tarafta işçi sınıfı ve dünya halkları… Bu iki gücün karşı karşıya gelmeleri kaçınılmazdır. Küresel kapitalizme ve faşizme karşı direnişin ve alt etmenin biricik yolu küresel çapta sınıf mücadelesinin örgütlenmesi ve işçi sınıfı dışında kalan diğer ilerici güçlerin işçi sınıfı partisiyle örgütsel ve organik bağlarının kurulmasıdır. Küresel kapitalizmin ve faşizmin tehdidi tek tek ülkelerle sınırlı olmayıp, bütün yer küreyi içine almaktadır. Kapitalizm; rekabetçi kapitalizmden ve burjuva demokrasisinden tekelci kapitalizme evrilirken, tekelci kapitalizm faşizmi doğurmuş ve toplumsal krize dönüşen açmazını faşizmle bertaraf etmeye çalışmıştır. Tekelci kapitalizm döneminde krizlerin aralıklı olması nedeniyle yönetici burjuvazinin faşizme başvurarak az buçuk krizlerin atlatılmasıyla “normal” e dönme koşulları mevcuttur. Küresel kapitalizm, kapitalizmin krizlerinin süreklilik kazandığı bir evresidir ve krizleri “geçici dönem” olarak faşizme başvurarak bertaraf etme olanağı kalmamıştır. Tekelci kapitalizm küresel kapitalizme evrilirken burjuva demokrasisi de faşizme evrilmektedir. Dolayısıyla faşizm şu veya bu ülkenin işçi sınıfının ve ilerici güçlerinin sorunu olmaktan çıkmış, küresel kapitalizmin yer küre egemenliğini sağlamasıyla da bütün dünya halklarının ortak sorunu olarak ortaya çıkmıştır. 21. Yüzyıl tarihi topyekun küresel kapitalizme ve faşizme karşı dünya halklarının mücadele tarihi olacaktır.

Küresel kapitalizmin faşizme yönelişi küçümsenmemeli, ancak küresel kapitalizmin ve faşizmin yenilgisine ilişkin umutsuzluğa düşmenin, moral bozukluğuna saplanıp kalmanın da bir anlamı yoktur. Bu sorun bütün insanlığın, ama öncelikle de işçi sınıfı devrimcilerinin ertelenemez önceliği olan sorunudur. Kapitalizmi yenmenin, faşizmle mücadelenin zor olduğunun bilincindeyiz, ancak tarihin devrimcilere yüklediği misyonun da imkânsızı başarmak olduğunun da bilincindeyiz.

Bölüm-39

– DEMOKRASİDEN FAŞİZME-

Bu yazı dizisi 38. bölümde bitirilmek üzere planlanmıştı. Ancak, yazının bütününde hep bir “ eksiklik duygusu” nun rahatsızlığı bir türlü yakamı bırakmadı. Yazıda eksik olan ulusal kapitalizm döneminde devletin rol ve fonksiyonu ile küresel kapitalizm döneminde devletin rol ve fonksiyon farklılığının da altı çizilmeliydi. Bu bölümde bu konu irdelenecektir ve bunu başardığım oranda bir kendimi bu rahatsızlıktan kurulmuş sayacağım.

Kapitalizmin iç dinamiği ile geliştiği merkez kapitalist ülkelerde devleti oluşturan, organize eden rol ve fonksiyonunu belirleyen burjuvazidir. Bağımlı ülkelerdeki durumun böyle olmadığı gözlenmektedir. Bağımlı ülkelerde devleti oluşturup organize eden, rol ve fonksiyonunu belirleyen burjuvazi değildir, tersine bu ülkelerde burjuvazi devlet eliyle yaratılmış, ülkenin yer altı ve yer üstü kaynakları, emek gücü yerli bir kapitalizmin yaratılmasına seferber edilmiştir. Bir başka ifadeyle bu ülkelerde kapitalizm ülke içi değerlerin yoğun sömürüsüyle vücut bulmuş, giderek uluslararası sermayenin/emperyalist kapitalizmin şubesi haline gelmiştir,  bütünleşmiştir.

Bu ayrım sınıf mücadelesi açısından birden çok ve birbirinden bağımsız kimi zaman birbirinden farklılıklar gösteren, kimi zaman birbirinin içinde ve birbirini etkileyen sonuçlar ortaya çıkarmaktadır.

Klasik kapitalizmde devlete, kapitalistler arasında düzenleyici ve denetleyici bir fonksiyona sahiptir. Ülke içinde rakip Kapitalist gruplar arasında rekabetin korunması, ticaretin örgütlenmesi, gümrüklerin düzenlenmesi, sermaye birikiminin akışında bürokratik mekanizmaların oluşturulması, iç güvenliğin sağlanması gibi bir rol verilirken, bu düzenleme fonksiyonunun içreğinde küçük mülk sahipleri orta ve küçük burjuvazinin varlığının devamının sağlanması, işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesinin zaafa uğratılmasında oldukça önemli bir etken olan sömürüden dağıtılan paylarla yaratılan  “işçi aristokrasisinin güçlendirilmesiyle birlikte  işçi sınıfının mücadelelerle elde ettiği mevzilerin yasal korunmasının sağlanması, kitlelerin yaşam düzeyinin görece yükseltilmesi görevleri de vardır.   Burjuva devletin bu düzenleme fonksiyonu  burjuva demokrasisinin de işlerlik koşuludur.

Ülke dışında farklı kapitalist ülkelere karşı kapitalizmin hayat bulduğu pazarların korunması, yeni pazarlar elde edilmesi konusunda düzenleyici görevler yüklenmesidir. Ülke dışı fonksiyonun en belirgin özelliği ise rakip kapitalist ülkelere karşı “ulusal sınırların korunmasının” aracı olarak düzenli orduların oluşturulmasıdır.

Ülke içinde rakip kapitalist gruplar arasında rekabetin korunması devlete verilen bir görev iken, sömürüye karşı baş gösteren huzursuzlukları kimi zaman kitlelerin ekonomik/demokratik taleplerine sendikalaşma hakkı, gösteri ve ifade özgürlüğü, toplantı, gösteri ve yürüyüş hakkının tanınması gibi haklara meşru zeminde cevap vererek, kimi zaman-özellikle grevler ve siyasal talepli mücadelelerle sistemin zorlandığı dönemlerde- mücadeleleri zor gücüyle bastırmak bu dönem klasik kapitalist ülke devletinin başlıca özelliğidir.  Kapitalist devletin ülke içinde “zor güçlerini” devreye sokması, ya kapitalizme karşı direnen feodal yapıların bertaraf edilmesi-  Erken dönem kapitalizminin Almanya’da köylü savaşları v.b- ya da işçi sınıfı hareketinin kapitalizmi tehdit ettiği dönemlerde ortaya çıkmaktadır. Burjuvazinin karşı devrimci zoru kullanması kitle hareketlerinin bastırılmasından, toplu tutuklamalardan kitlesel katliamlara kadar geniş bir yelpazede farklı uygulamalar olarak görülmektedir. Tekelci kapitalizm döneminde karşı devrimci zor faşizme kadar tırmanmaktadır. 1871 Paris  Komün hareketinin, 1848 Haziran ayaklanmalarının kanla bastırılmasının nedeni devrimci eylemlerin kapitalizmi hedef alan içeriğidir.

Kapitalist devletin kitleler nezdinde “imtiyazsız sınıfsız bir kitleyiz” imajının sahteliği gibi “bütün ulusun devleti, bütün halkın koruyucusu” olarak yarattığı imajın sahteliği de yaşam pratiğinin sayısız sınavıyla denenmiştir. Erken kapitalizm döneminde Fransa-Avusturya arasında süren savaşın ansızın kesilme nedeni burjuvazinin sahte söylemlerinin turnusolüdür: 1848 yılında Fransız ve Avusturya işçi sınıfları kapitalizme karşı eylemdedir. İşçi sınıfının eylemleri her iki ülke burjuvazisini de ürkütür. Sınıf mücadelesine karşı Fransız ve Avusturya burjuvazisinin/devletinin kendi iktidarlarını korumak için bulduğu çözüm, aralarındaki savaşa son verip zor güçlerini işçi sınıfının eylemlerini bastırmak için kullanmaktır. 1848 ayaklanması kanla bastırılır. Kapitalizmin tarihiden itibaren en ciddi düşman Pazar paylaşımları için birbirinin gırtlağına basan farklı kapitalist ülkeler değildir, kapitalizmin iktidarını hedefleyen işçi sınıfıdır. Yine kapitalizm tarihinin altı çizilmesi gereken en önemli derslerinde birisi sınıf mücadelesinin savaşların en çetini olduğudur. Merkez kapitalist ülkelerde gerek işçi sınıfının gerekse toplumun diğer ilerici kesimlerinin  “örgütlü mücadele” geleneği kapitalizmle başlar. Sınıf bilinci, kazanılan mevzilerin korunması direnci, siyasal kültürün gelişmişliğinin harcı uzun sınıf mücadeleleri geleneğidir. Bu yüzdendir ki merkez kapitalist ülkeler burjuvazisinin kazanılmış haklara saldırısı halkın geniş kesimlerinden ciddi tepkiler görür. Burjuvazi, hakların “verilmediğini” bilir, bu hakların uzun mücadeleler dönemi kazanılmış haklar olduğunun ve dokunulması halinde ciddi toplumsal direnişle karışılacağının farkındadır. Bu tepkileri bastırmayı göze almak zorundadır.

Bağımlı ülkelerde kapitalist devlet, fonksiyonu “güçler dengesi”ni gözeterek yerine getirmez. Devlet, kapitalizmin “kırık fay hatları”üzerinde oturur ve hep “sosyal deprem” tehdidi altında sallanır. Askeri darbeleri faşist diktatörlükler izler. Hak taleplerinin devletin zor güçleriyle bastırılması olağanlaşır. Konjonktürün uygun olduğu zamanlarda devletin “şirinlik muskası” takarak demokrasi etiketi altında görücüye çıktığı dönemlerde şaşalı gösterilerle verdiği “haklar” sistemin nezle olduğu dönemlerde gerisin geri alınır ve devlet ciddi bir direnişle karşılaşmaz. Merkez kapitalist ülkelerin işçi sınıfının, devlet yönetimde karar ve denetleme mekanizmalarına sahip olduğu burjuva demokrasisi bu ülkelerde hayat bulmaz. Bağımlı ülkeler coğrafyasında yer alan Afrika, Asya, Latin Amerika ülkelerinin tarihinin askeri diktatörlükler ve faşizm tarihi olmasının nedeni budur.

Küresel kapitalizm, gerek merkez kapitalist ülkelerde, gerekse bağımlı ülkelerde devletin “düzenleme ve denetleme” olarak tanımladığımız rol ve fonksiyonunu ortadan kaldıracaktır. Artık devlet kapitalist ekonomimin işleyişinde olsun, isterse diğer ekonomik, demokratik siyasal ve sosyal düzenlemelerde olsun “bürokratik mekanizma” olmanın ötesinde bir anlam ifade etmemektedir. Dahası küresel kapitalizm, devletinin kapitalizmin işleyişini düzenleyen ekonomik ve siyasal yetkisine son verirken, bu yetki kitlesel eylemlerin bastırılmasında, devrimci kıpırdanışların kanla bastırılmasında genişleyecektir. Küresel kapitalizmin devleti, kitlelerin yaşam düzeylerinin yükseltilmesi, ekonomik, demokratik hakların korunması bir yana, mevcutlarının da ortadan kaldırılması açısından baskıcı rolünü artırmıştır. Burjuva demokrasisinin işlerlik kazandığı dönemlerde bu sınıflar işçi sınıfının mücadelesinde karşı tutum takınırken, küresel kapitalizmin karşısında eriyen ve ekonomik varlıkları sıfırlanan bu sınıflar işçi sınıfının doğal müttefikleri haline gelmiştir. Bugün gelinen noktada, klasik kapitalizm döneminde çeşitlilik gösteren sınıf ve katmanlar homojenleşmiş, ara katmanlar ortadan kalkmış,  toplum kesin çizgilerle iki sınıfa ayrılmıştır. İşçi sınıfı ve müttefikleri ile küresel sermaye sahipleri… Hatta öyle ki kapitalizmin süreklilik gösteren krizleri karşısında birbiri peşi sıra iflas eden şirketler de küresel sermaye karşısında silinmektedirler. Sonuç yerkürenin %90 nını oluşturan yoksullar ve %10 nunu oluşturan küresel sermaye sahipleri…

Küresel kapitalist devlet bu veriler altında yeniden oluşturulurken, ağır sömürüye karşı tepkileri yükselen kitlelerin tepkilerinin bastırılmasında küresel kapitalizmin devletinin kitlelere dönük yüzü karşı devrimci zor, diktatörlükler, faşist yönetimlerdir. Mevcut sistemin temsilcileri partilerden umudunu kesen sınıf bilinçsiz kesimin sisteme karşı tepkileri yine sistem tarafından absorbe edilmekte ve tepkiler faşist harekete kitlesel destek sağlamanın aracı olarak kullanılmaktadır. Küresel sermaye ideologlarının “devlet ekonomiden elini çeksin, küçülsün, kamu malları özelleştirilsin” cin fikirliliği de küresel kapitalizme derman olmaktan uzaktır. Özelleştirme adı altında toplumsal varlıkların sermayeye peşkeş çekilmesi karşısında, küresel sermaye devleti elbette asıl fonksiyonu olarak karşı devrimci zorun kullanım aracı olarak yeniden örgütleyecektir. Her şeyi yutup yok eden küresel sermaye krizlerin bedelini de halka ödetecektir.  Ağır vergilerle, sürekli zamlarla, kamu mallarının özelleştirilmesiyle, sosyal güvenlik kurumlarının fonlarına el konularak halkın cebinden alınan değerler yırtığı bir türlü yama tutmayan sermaye gruplarının “kurtarılması” na transfer edilecektir. Devletin, küresel kapitalizmin bu işleyişini devam ettirecek ve bu işleyişin ortaya çıkardığı toplumsal direnişleri kanla bastıracak şekilde yeniden örgütlenmesi sistemin doğası gereğidir ve kapitalizmin bugüne nazaran daha az sorunlu olduğu burjuva demokrasileri ile yönetme dönemine geri dönüşü de mümkün değildir. Süreç, kitlesel karşı koyuşların yoğunlaştığı ve buna karşılık da karşı devrimci zorun alenileştiği,devletin de düzenleyici ve denetleyici fonksiyonunun yönetilenlerin baskı altına alınmasında “zor güçlerinin” kullanılmasının süreklilik kazanmasına aracılık etmesine yöneliktir.

Sürece müdahale, kapitalizmin küresel saldırılarına karşı küresel çapta kitlesel eylemlerdir. İhtiyacımız olan tek şey yol gösterici, düzenleyici, kapitalizme karşı yönelen bütün tepkileri güçlü e etkin eylemlere dönüştürmede birleştirici işçi sınıfının ulusal ve küresel çapta devrimci aygıtının yaratılmasıdır.

 

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Yorumlar kapatıldı.