Darbenin Anatomisi

Darbenin Anatomisi

Bölüm-1

-DEVLET VE DEMOKRASİ-

Pehlivan tefrikasına dönüştürülen 15 Temmuz/2016 başarısız darbe girişiminin nedenleri tartışılırken, sınıfsal karmaşıklığın çok yönlü toplumsal ilişkileri gözetilmeden konu üzerinde ahkâm kesmek, görünürle yetinmek günceli tarihsel olana tercih etmekle eş anlamlıdır. Konu üzerinde birçok varsayımlar üretilip sorunun üstünün örtülmesi, nedenlerinin örtbas edilmesi sorunu ortadan kaldırmaz, tersine kangrene çevirir, yazılı ve görsel medyada yapılan da budur, sorunu magazinleştirmektir.

Askeri darbeler tarihin bir mirası değildir ve kapitalizmin emperyalist aşamaya ulaşmasıyla birlikte Emperyalizm olgusunun geri bıraktırılmış ülkelerde devleti ekonomik ve siyasi, toplumsal/sınıfsal ilişkilerde kuşatmasıyla birlikte ortaya çıkan bir olgudur. Devlet elbette kapitalizmin sağlıklı geliştiği, siyasal ve ekonomik bağımsızlığı olan kapitalist ülkelerde de üretim araçlarına, sermaye sahip olan egemen sınıfların/egemen sınıflar ittifakının toplumu kapitalizmin işleyişi açısından kontrol eden, düzenleyen ve denetleyen bir baskı aygıtıdır. Ağır basan yön bu ülkelerde devletin karakterinin iç egemen güçlerce düzenlenip denetlendiğidir. Ülke dışı bir başka kapitalist güç egemen bir kapitalist ülkenin iç işleyişine müdahale edemez, onu kendi çıkarlarına göre düzenleyemez. Farklı güçlerin müdahalesine açık alanlar neredeyse yok gibidir. Devlet, sınıflar arası iç ilişkileri meşruiyet kazandırdığı yasal düzenlemelerle yürütür, “zor güçlerini” olağan durumlarda sahaya sürmez, ta ki sınıfsal mücadele kapitalizmi tehdit edene kadar… Klasik kapitalist ülkelerin yönetimlerini, yönetebilme fonksiyonlarını yitirmediği olağan durumlarda yönetim gel-gitleri karşısında güçlü kılan olgu, yönetici egemen sınıfların, bağımlı ülkeler egemen sınıflarına göre daha homojen, sınıfsal ilişkilerin daha net, kapitalizmi tartışma dışı bırakmak koşuluyla burjuva kültür ve yaşam biçimine adapte edilen toplumsal yaşamın daha sorunsuz oluşudur. Burjuva demokrasisinin esas olarak gelişmiş kapitalist ülkelere özgünlüğünün nedeni budur. Kapitalizmin kendisi gelişirken kendisiyle birlikte aynı zamanda geliştirdiği, bu gelişim sürecinde zorlu sınıfsal çatışmaların, toplumsal çalkantıların yaşandığı, nihayetinde sınıf uzlaşmasına ulaşıldığı, toplumsal yaşamın uzlaşı koşullarının birlikte hazırlandığı, karşılıklı hak ve yükümlülüklerin tanındığı, burjuvazinin istediği zaman bunları istediği gibi çiğneyemeyeceği, ortadan kaldıramayacağı güçlü kitlesel ve sınıf örgütlenmelerinin politik, kültürel ve siyasi etkinliğe sahip olduğu bir yönetimdir burjuva demokrasisi. Maddi koşulu budur ve ancak demokrasiden söz edebilmeniz için işçi sınıfının kazanılmış ve dokunulamayacak haklara ve örgütlülüğe sahip olmasıdır, burjuvazinin, yönetici elit sınıfların istedikleri zaman ve istedikleri kadar verecekleri, istedikleri zaman budayacakları ya da tamamen ortadan kaldıracakları, toplumun da bununla yetinmesini isteyecekleri bir ihsan değildir. Kaldı ki tartışma konumuz olmamasına karşın kapitalizmin krizlerinin sürekli arttığı ve burjuvazinin artık meşruiyet sınırları içinde yönetmekten aciz kaldığı kapitalist ülkelerde “olağan yönetme koşullarının” alarm verdiği küresel kapitalizmin günümüz koşullarında burjuva demokrasisinin kitlesel kazanımlarının ortadan kaldırılmaya çalışıldığı istatistiki bilgilerle doğrulanmaktadır. Yani klasik kapitalist ülkelerde de burjuva demokrasileri yerini otokratik yönetimlere bırakmanın eşiğindedir, bu ülkelerde de burjuva demokrasisi miadını doldurmuştur. Gelinen aşamanın zorunlu durağı sosyalizmdir.

Emperyalist hegemonyanın hâkim olduğu kapitalist ülkelerde kapitalizmin düzeneği farklı egemen sınıfsal parçaların birbirlerine eklemlenmesiyle, dış faktörlerin belirlediği sınırlar ve alan içinde kurulmuştur. Ne egemen sınıflarda sağlıklı bir gelişimin sonucu homojenlik, ne de yönetilen sınıflarda sınıfsal netlikler görülür. Bu ülkeler egemen sınıfları burjuva sınıfsal kültür ve refleksten ne kadar uzak ise, aynı şekilde bu ülkeler işçi sınıfı da sınıfsal kültür ve refleksten o kadar uzaktır. Sınıfsal davranış ve sınıfsal kültür toplumsal yaşamı belirleyicilikten uzaktır. Toplumsal ilişkilerin, egemenlik ağının kontrol mekanizması devlet, egemen güçlerin farklı grupları arasında durmadan gelgitler yaşar, el değiştirir. Egemen ve yönetici sınıfların sınıfsal netliğe ulaşmasının gerekli ve yeterli koşulu olan kapitalizmin içsel bir olgu olmayışı, yukarıdan ve dayatılan bir sömürü mekanizmasına dayalı olmasının sonucu, sömürüyü lehine disipline etmek isteyen farklı egemen sınıf gruplarının devlete sahip olma iştahını kabartır. Bunun yolu “zor güçlerinin” tekelini elinde bulunduran devlet aygıtını, yönetimde bulunan diğer grubun üzerine sürerek, bu grubun devletteki egemenliğine son verip, kendi egemenliğini kurmak, ilan etmektir. İşte burada “Devletin egemen sınıflarının farklı grupları arasında el değiştirmesi” de içsel bir olgu olmayıp, egemen güçlerin bağlı bulundukları farklı emperyalist/kapitalist ülkelerin dışsal müdahalesidir. İster tek bir Emperyalist/Kapitalist ülke olsun, isterse ittifak halindeki emperyalist/Kapitalist ülkeler olsun, geri bıraktırılmış, bağımlı bir ülkenin yer altı, yer üstü kaynaklarını sömürmesi, ülkeyi açık pazar haline getirmesi için o ülke içinde kendine yerli işbirlikçiler arar, onlar aracılığı ile toplumu denetleyen, düzenleyen, sömürüyü disipline eden devleti ele geçirmek ister. Bazen de aynı emperyalist/kapitalist ülke veya blok kendi güdümündeki yerli işbirlikçilerinin kapitalizm adına yönetme becerisini yetersiz görmeleri, tıkanan kapitalizmin önünün açılması ya da sömürünün daha bir acımasız düzenlenmesi, sınıf mücadelesinin ve devrimci yükselişin bastırılması için askeri darbeleri davet ederler. Türkiye’de 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerini bu kategori içinde değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Kapitalizmin tarihinde özellikle Güney Asya, Latin Amerika, Kıta Afrika’sında görülen askeri darbelerin gelişim süreçleri böyledir. Darbe yönetimleri ülkelerini buyruklarında oldukları emperyalistler adına işgal ederler. Klasik sömürgecilik döneminden yeni sömürgecilik dönemine geçişte bir ABD yetkilisinin “ biz artık ordular besleyip ülkeler fethetmiyoruz, her ülkenin ordusu, ülkesini bizim adımıza işgal etmeye hazır hale getirilmiştir” tespiti bu olsa gerek.

Öyleyse bir olgunun altının çizilmesi gerekir. Demokrasi, klasik kapitalist ülkelerde, kapitalizmin ve eş zamanlı olarak işçi sınıfının birlikte ve sağlıklı geliştiği, bu gelişim sürecinde çetin sınıf mücadeleleri sonucu burjuvazinin kabul etmek zorunda kaldığı haklarının, kazanımlarının toplumsal yaşamın temel değerlerini oluşturduğu koşulların maddi, siyasi, kültürel varlığını zorunlu kılar. Yönetici elit sınıfların şu veya bu nedenle bahşettikleri, istedikleri zaman verip, istedikleri zaman aldıkları, yönetici sınıfların toplum nezdinde yönetebilme meşruiyetininin demokratik, yasal zeminini oluşturamadıkları ve oluşturmasına da dış faktör emperyalist/kapitalizmin izin vermediği ülkelerde demokrasiden söz edilemez. Bu ülkeler yönetiminin yönetim aygıtı havuç/sopa /zor üzerine kuruludur. Havucun ucunun gösterilmesinin adı demokrasi değildir. Demokrasi bir sınıflar uzlaşmasıdır ve bu uzlaşmanın toplum tarafından kabulüdür. Küresel kapitalizmin örümcek ağı gibi sardığı, iktidarları belirlediği, yönetici sınıfların kendisi için değil kendiliğinden sınıf olduğu, işçi sınıfının henüz kendisi için sınıf olma bilincine ulaşmadığı, sınıfsal refleks göstermediği geri bıraktırılmış/çevre ülkelerde demokrasiden söz edilemez. Ancak kazanılması gereken bir demokrasiden söz edilebilir.

15 Temmuz askeri darbe girişimi yukarıda irdelemeye çalıştığımız tarihsel/toplumsal olgular ışığında değerlendirildiğinde sağlıklı sonuçlara varılabilir. Söz konusu darbe girişimini organize eden Gülen Cemaatinin kanat önderinin yıllardır CİA denetiminde olması, Küresel kapitalizmin Orta Doğuya ilişkin projeleri kapsamında bu yapıyı kullanmasının yadırganacak yanı yoktur. Emperyalizmin ekmeğini yiyen onun kılıcını kuşanacaktır. Fetullah Gülen cemaati emperyalizm için bulunmaz kaftandır ancak bunun bir sır olduğuna, bilinmez olduğuna inanmamızı istemeye, bizi aptal yerine koymaya da kimsenin hakkı yoktur, haddi de değildir. Gerçekten kazanılmaya çalışılan bir demokrasiden samimiyetle söz edilecekse bu geleceğin mimarı toplumun emekçi kesimleri olacaktır….

Bölüm-2

-DEVLET VE DEMOKRASİ-

Dinci cemaat grubunun 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden bu yana yazılı ve görsel medyada günü birlik yapılan tartışmalar birçok açıdan düşündürücüdür. Düşündürücü özelliği tartışmaların düzeyinin düşüklüğü bir yana, tartışmaların konusunun tamamının küresel kapitalizmin programı olan siyasal İslam’ın toplumsal iktidar bileşenlerinin nasıl yapılandırılacağına, aşamalarına ve aşamalarda bileşenlerin rol ve fonksiyonlarına ilişkin olmasıdır. Dikkat çeken birinci husus tartışma programına katılan katılımcıların bir grubunu dinci geleneğin mensup ve temsilcileri oluştururken diğer grubunu sözde laik aydınlar ya da kendilerine “liberal” yaftası yapıştıran “laikimsiler” oluşturmaktadır.

Tartışmaların, başarısız darbe girişimi üzerinden ve girişimin bireyleri, darbede aldıkları rol öne çıkarılarak devletin yeniden yapılandırılmasına ilişkin algı oluşturma, kamuoyunu hazırlama mahiyeti açıkça sırıtmaktadır. Programın yapımcısı ve sunucusu konuyu sunarken, kendisine görev olarak verilen sistematik bir proje üzerinden hareket etmektedir. Projenin mimarları, oldukça mesafe kat eden siyasal İslamcı iktidarın tam egemenliği için “mek parmak” eksikliklerin nasıl tamamlanacağı, tarikatların nasıl da geçmişin laik uygulamaları nedeniyle mağdur edildiklerini, bu mağduriyetin yarıklarından “kötü niyetli” Fetullah Gülen cemaatinin nasıl ete kemiğe bürünerek devleti ele geçirip darbe yapacak güce ulaştıklarını kendilerine özgü “mağdur edilmiş yetim çocuklar edasıyla ” yana yıkıla anlatmaktadırlar. Dinci kesimin karşısındaki sözüm olan laik tartışmacılar projeye uygun olarak bir yığın laf etmelerine karşın, ettikleri bunca lafın hiçbir kıymeti harbiyesi olmadığının, fındıkkabuğunu doldurmadığının ezikliği içinde tartışmaları sonlandırmaktadırlar. Dinci kesimin niyeti açıktır ve açıkça tarikatların devlet ve toplum etkinleşmesi, laik ve çağdaş kesimin “uysal çocuklar” olarak bunu kabullenmeleri gerektiğini açıkça söylemektedirler. Laik tartışmacılar, adlarındaki gazeteci, doçent, prof. gibi kocaman kocaman unvanlara bakmaksızın entelektüel bir namus taşımaları gerektiğini bile umursamadan çağdaş devlet ve topluma ilişkin sorunların ancak sınıfsal temelde, sınıf ilişki ve çelişkileri üzerinden tartışılması gerektiğine, Devlet ve topluma ilişkin dinsel veriler üzerinden yapılan tartışmaların, iktidarların “din” üzerine oturduğu Ortaçağ imparatorluklarında anlam ifade edeceğine ilişkin hiçbir itirazları olmadan siyasal İslamcı projenin içinde ve fakat öbür ucunda yer alarak ve dinci tartışmacılarla aralarındaki mesafeyi ana amaçta kapatarak tartışmaları sürdürmektedirler. Üstelik “OHAL” uygulamalarını etkili bir silah olarak kullanan, laisizm sözcüğünü duymaya, laik yaşamı kabullenmeye bile tahammül edemeyen, “devletteki Fetöcüleri temizliyoruz” gerekçesiyle toplumun dinci iktidar karşıtı diri kesimlerine nefes aldırmadığı, eğitimin dincileştirilmesini ana hedef haline getiren, bir elin parmaklarının geçmeyen laik eğitim kurumlarını imam/hatiplere çeviren iktidarın günlük uygulamalarının hız kesmediği bir dönemde siyasal iktidarın itirazsız payandası olmaktan rahatsızlık duymamakta, tartışmalara çeşni olmaktan öteye bir anlam taşımamaktadırlar. AKP iktidarının günlük uygulamalarının görülen, duyulan, hissedilen yazılı ve görsel medyadaki akışına bakarak insan ister istemez “acaba başarısız darbe girişimi de bu projenin bir unsuru muydu”, diye düşünmeden edemiyor.

AKP nin üç seçim geçirerek ulaştığı ve her seçimde oylarını artırarak ulaştığı on dört yıllık iktidar aşamaları olup bitenleri anlamak için, değil entelektüel birikimi olanlara, orta zeka düzeyindekilere bile oldukça açık veriler sunmaktadır. Zaten AKP iktidarı da uygulamalarını saklayıp gizlememekte, açıklıkla ifade etmektedir.

Büyük Orta Doğu eş başkanı olarak görevlendirilen R:T.E nin ve projeyi gerçekleştirecek siyasal yapı AKP nin iktidara hazırlık dönemi, projenin gerçekleştirilmesi için uygun bulunmayan devletin mevcut statükosunun yerine liberal, özgürlükçü, inançlara saygılı, Kürt kimliğini tanıyan yapısal bir dönüşümü gerçekleştireceği demagojisine dayalıdır. Küresel kapitalizmin Büyük Ortadoğu projesi ile amaçladığı hedefin farkında bile olmayan tatlı su aydınları, tatlı sularda kıçın kıçın yüzen ördekler gibi AKP iktidarına destek yarışına girmişler, kamuoyu oluşturmuşlardır. Kamunun büyük olanaklarıyla mal mülk sahibi olmuşlar, kamuoyu oluşturma alanlarında köşe başlarını tutmuşlardır. Bu dönem dönek solcuların, liberal tayfanın ve bir cümle dinci kesimlerin ortak hareket ettikleri dönemdir. Toplumun eğitimsiz alt kesimlerinin makarna/kömür ianesiyle cezp edilmeye başlandığı, bu kesimlerin biat etmeye hazırlandığı dönem de bu dönemdir. Dinci cemaatlerin yasal ve yasal olmayan yollarla büyük servetler edindiği, Koç, Sabancı, Eczacıbaşı gibi klasik kapitalist gruplarla rekabet eder hale geldiği, Yargıda, emniyette, Orduda ciddi politik güç kazandıkları dönemin de bu dönem olduğunu ekleyelim. Dış destek ise bilindiği gibi AB ve ABD dir. İçerdeki gerici/dinci ve etnik kesimler, kimisi Kemalizm’den kurtulmanın, kimisi laisizmden kurtulmanın içinde kendilerine ait bir şeyler arayanlar koro halinde Kemalizm’den ve laisizmden kurtulmamız gerektiğini alenen toplumun kulağına üfürmekte, bu doğrultuda toplumun İslamlaştırılmasında kamusal adımlar atılmakta ve bu kesimlerden geniş destek bulmaktadır. Küresel kapitalizmin yazılı ve görsel medyasında yağlama yıkama, övgü son kertede olup büyükelçilerin, diplomatların, CİA istasyon şeflerinin “akıl hocalığında” gidişatın yönü “siyasal İslamcı iktidar” olarak çizilmekte, küresel kapitalistlerin amaçladığı bu gidişatın sonunun nereye varacağı iktidarın dinci kesimler dışındaki destekçilerince düşünülmemektedir bile. Bugün AKP iktidarının “günah çocuğu” olarak gördüğü HDP nin temsil ettiği etnik kesimin AKP iktidarını nasıl da demokrat ilan edip yere göğe sığdırmadığı akıllardadır. Kemalizm’den kurtulmayı amaç edinen liberallerin ise “yanıldık” acizliklerini gülünç olarak mı, yoksa acınası mı bulalım bilemiyoruz. Türkiye solu bu dönemde –belki de bu kesimlerin hiçbir zaman kavrayamadığı- bütün toplumsal açmazların kaynağı olan sınıfsal çelişkileri sorun etmemiş olan etnik kesimi dostça uyarmanın dışında destekleyerek açmazın içine itmesi sonucu, “Evet, mevcut statüko emperyalizmin işbirlikçisi iktidardır, toplumsal çelişkinin çözüm yolu sosyalizmdir” diyen Marksist sol etkisizleşmiş ve toplumsal etkinliğini önemli ölçüde yitirmiş, gerici güçlerin toplumsal alanları ellerine geçirmeleri ile açmaz da büyümüştür. Aşağıda açıklamaya çalışacağımız bölümlerde görüleceği gibi bugün AKP iktidarına verdikleri destek ile dinci, gerici güçler amaçlarına ulaşmış, etnik güçler ile sözüm ona “sol” görünen ya da kendilerine “liberal” diyen destekçi kesimlerin paylarına da “yanılmak” düşmüştür.

İkinci dönem, Bir bütün olarak, aralarında herhangi bir ayrım söz konusu olmaksızın siyasal İslamcı iktidarın inşacı, yürütücü kadroları kamu kurum ve kuruluşlarını ele geçirmişlerdir. Siyasal İslamcı iktidarın Türkçü/İslamcı/Sünni kadroları “dönüşümü gerçekleştirme” hazırlığını tamamlamış, ilk adımlar mevcut statükonun temel ayağı ordunun tasfiyesine Ergenekon, Balyoz gibi senaryolarla başlanmıştır. Bu tasfiyelerin asıl unsurları dinci kesimler ittifakıdır ve destekleyicileri yine etnik ve dinsel bloktur. 2010 yılı anayasa referandumuyla devletin kilit noktaları Orduyu, Polisi, Yargıyı ele geçiren 15 Temmuz darbe girişiminin mimarı Fetullah Gülen cemaatinin mensupları iktidar desteği ve AKP iktidarı ile bu tasfiyeyi gerçekleştirerek boşalan kadroları doldurmuşlar ve dönüşümün sağlanmasında esaslı bir adım daha atılmıştır. Cemaatin iktidara yönelik 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmasıyla birlikte bu kez pişmanlık ve yanılma sırası cemaatin hedef aldığı AKP iktidarına gelmiş, “ne istediler de vermedik” mahcubiyeti ile iki dinci grup arsında halen yürütülmekte olan savaşın işaretleri görülmeye başlamıştır. Bu dönem AKP iktidarının Kürtleri ve liberalleri dışladığı, iktidara ortak istemediğinin açıkça dile getirildiği dönemdir.

Üçüncü aşama; Her iki aşamada da mevcut statükonun bertaraf edilmesinde ortak hareket eden AKP/Cemaat arasında kılıçların çekildiği dönemdir. İki dinci kesim arasındaki kavganın 15 Temmuz darbe girişimiyle yaptığı tavanın galibi darbe girişimini bastıran AKP dir. Bu süreçle birlikte AKP kendisinin iktidar olmasına destek veren ve o oranda iktidardan pay isteyen payandalarından kurtulmuştur. AKP iktidarının amaca ulaşmak için yasal düzenlemelerin uzamasını bahane göstererek başvurduğu OHAL uygulaması hedeflenen iktidarı için son rötuşlardır. Bir başka ifade ile faşist yönetimlere has “iktidar daralması” gerçekleştirilmiştir. Konu, “ Küresel kapitalizm koşullarında faşizm üzerine bir deneme” başlıklı yazımızın 16. Ve 17. bölümlerinde detaylarıyla açıklanmıştır ki ilgili yazının yazıldığı tarihte henüz ortada 15 Temmuz darbe girişimi yoktur.

Yazının bu bölümünü bitirmeden önce bir hususun daha altının çizilmesi gerekmektedir. Darbe girişiminin bastırılmasıyla AKP iktidarının yarattığı “demokrasinin korunması” algısı toplumda genel kabul görmüş, ancak “korunması gerekenin hangi demokrasi olduğunun üzeri kapatılmıştır. “Yeni kapı ruhu” denilen AKP iktidarının amaca tam gaz ulaşmasını hedefleyen takiyyesi de CHP nin sorunu ne kadar kavradığının, daha doğrusu sorunu kavramaktan ne kadar uzak olduğunun da göstergesi olmuştur. CHP, AKP iktidarının iktidar aşamalarında desteğini aldığı ve aşamaların gerçekleşmesi ile tasfiye ettiği dinci ve liberal kesimin durumuna düşmüştür. Sürecin yönü CHP nin de tasfiye edileceğinin işaretlerini göstermektedir. Faşizmin farklı seslere ihtiyacı ve tahammülü olmadığına ilişkin tarihin notları henüz tozlanmamıştır, okumasını bilene….

Bölüm-3

-DEVLET VE DEMOKRASİ-

“Darbenin anatomisi” nin incelemesinin iki bölümü Türkiye özeline ilişkindir. Ancak, konunun Emperyalist/kapitalist sistem ölçeğinde yerine oturtulması gerekmektedir. Zira, tarih ilişkin olduğu döneme ait sorunları ortaya koyarken, çözümlerinin şifrelerini de önümüze koyar. Aksi bir yaklaşım tarihi, objektif, kişilerden ve toplumlardan bağımsız olarak ortaya çıkan ve aşamaların şekillenmesinde rol alan kişilerin/bireylerin niyetlerine indirgeyerek açıklamaya çalışmak olur ki, bu yaklaşım sorunların tespitinde ve çözüm yollarında yanılgıların da kaynağını oluşturur. Öyleyse meselenin kendisi AKP iktidarının veya RTE nin kişisel hırslarına, ihtiraslarına indirgenemez. AKP ve RTE bu süreçte küresel kapitalist sistem içinde rol alan/rol verilen uygun aktörlerdir. Her ne kadar farklı başlıklardaki irdelemelerimizde burjuva demokrasisi ve burjuva iktidarın sosyo ekonomik ve politik yapısı, işlerlik koşulları üzerinde durulmuşsa da bu konuya yeniden dönmemiz bir zorunluluktur. Öncelikle altı çizilmesi gereken husus, burjuvazi tarafından yasal sınırları çizilen, sınıfların ekonomik, politik, siyasi, kültürel uzlaşmasına dayalı ve siyasi literatürde burjuva demokrasisi olarak tanımlanan iktidar biçimi, kapitalist gelişimini sağlıklı tamamlayan, işçi sınıfının ve diğer emek katmanlarının kazanılmış haklarının yasal/toplumsal güvenceye bağlandığı, kapitalizmin normal işlerlik koşullarını sürdürdüğü dönemlere özgü olmak üzere merkez kapitalist ülkelerle sınırlı iktidar biçimidir ve tarihin belli bir dönemine, kesitine tekabül eder. Bu dönem kapitalizmin girdiği bunalımları sistemin reorganizasyonu ile aşabildiği, krizlerden yara alarak bile olsa çıkabildiği dönemlerdir. Adı edilen dönemlerde egemen sınıf olarak burjuvazi, yönetilen sınıfların -işçi sınıfı, küçük mülk sahipleri v.b- kazanılmış, güvenceye alınmış, toplum tarafından kabul gören, sahiplenip korunan ekonomik, politik, siyasi kültürel haklarına dokunamaz, toplumun refah seviyesi nispeten yüksektir. Çerçeve sınırı çizilen bu durum kapitalizme bağımlı ülkelerde görülmez. Her ne kadar bu ülke yönetimleri yerli yersiz ve yüksek sesle “ demokrasi, demokrasi” diye yırtınsalar da bu ülkelerdeki iktidar biçimleri burjuva demokrasisi olarak adlandırılamaz. Göstermelik seçimler, ufak tefek, bir verilen bir geri alınan, ya da tamamen ortadan kaldırılan demokratik kırıntılar demokrasisi olarak adlandırılamaz. Nedeni oldukça açıktır. Kapitalizmin bağımlı ülkelere geç ve tepeden girmesi, işçi sınıfının zayıf ve cılız olması, uzun ve çetin mücadeleler sonucu kalıcı haklar ve bu hakları koruyacak örgütlülüğe sahip olmaması gibi nedenler, bu ülkelerde niteliği gereği vahşi olan kapitalist burjuvazinin ve merkez kapitalist ülke halklarına nazaran daha yoğun sömürüye maruz kalan yönetilen halkın yönetici sınıf burjuvazi ile bir sınıfsal uzlaşması/konsensüsü yoktur. Bu ülkelerdeki iktidarların belirleyici karakteristik özelliği despotik/baskıcı yönetimler olmasıdır ve iki açıdan burjuva demokrasisinin varlık ve işlerlik koşullarından söz edilemez. Birincisi, ülkenin iç dinamiğine bağlı olgulardır. Kapitalizm bu ülkelere girerken pazar/sömürü amaçlı girmiştir ve yönetici sınıflar ittifakı pre-kapitalist unsurlar ile gücünü üretimden almayan rantiyer burjuva kesimleridir. Giderek kapitalizmin çarpık da olsa gelişmesiyle pre- kapitalist unsurların kapitalist üretim karşısında dağılması ya da kapitalist burjuvalara dönüşmesiyle pre- kapitalist unsurlar tasfiye olunur. Ülke burjuvazisi bunlardan boşalan iktidar alanını kendi iktidarıyla doldurur, iktidarını pekiştirir. İkincisi, bu ülke iktidarları, ülkenin kapitalist pazara, yani sömürüye açılması için emperyalist/Kapitalist merkezlerce belirlenir, seçilir ve görevlendirilir. Göstermelik seçimlerle, manipülasyonlarla iktidarın gerçek yüzü gizlenir. İktidarın gerçek yüzünü açığa çıkaracak olan işçi sınıfı nitelik olarak sınıf bilincinden ve sınıf bilincinin somut görünümü olan örgütlenme ve mücadele geleneğinden yoksundur. Zaman zaman ortaya çıkan sınıfsal kıpırdanışlar da gerek fiziki olarak burjuvazinin zor güçleriyle bertaraf edilir, gerekse gerici yasal düzenlemelerle cendereye alınır. Halkın dokunulmaz, ortadan kaldırılmaz hakları yoktur. Emperyalist kapitalizme bağımlı ülke iktidarlarının genel özellikleri özetle budur ve bu ilke iktidarlarının iktidar biçimleriyle sınıfların karşılıklı hak ve yükümlülükler üstlendiği burjuva iktidarları arasında bir ilişki kurmak olanağını ortadan kaldırır.

AKP iktidarı bugün içinde bulunulan küresel kapitalizmin işleyiş ve işlerliği çerçevesine oturtularak irdelendiğinde tablo bütün açıklığı ile ortaya çıkmaktadır.

Kapitalizm, tarihinin hiçbir döneminde şu anda içine düştüğü derinlikte bir uçuruma doğru yol almamıştır. Ne bunalımlardan kurtulabiliyor, ne de krizleri atlatabiliyor. Yönetenler yönetemiyor ve yönetilenler eskisi gibi, yönetilmek istemiyor. Kapitalizm krizin birinden çıkayım derken daha derin olan diğer kriz uçurumunun içine yuvarlanıyor. Tarihinin mutlu günleri oldukça gerilerde kaldı. Sistem içindeki bütün ülkelerde sınıfsal itirazlar, kutuplaşmalar önüne geçilemeyecek bir geleceğin habercileridir. Bu durum yalnızca küresel kapitalizmin sömürge ağı içinde olan geri bıraktırılmış ülkeler için değil, merkez kapitalist ülkeler için de etkisini hissettirmektedir. Hırçınlaşıyor ve saldırganlaşıyor. Sistem bir bütün olarak burjuva demokratik yönetim ve değerlerden çark edip, yönetebilmekte faşizmi tek çare olarak görmeye başlamış ve bu konuda yönelimlerini artırmıştır. Burjuva demokratik hak ve özgürlüklerin yaşandığı gerek ABD gerekse İngiltere, Fransa, Almanya, Yunanistan, ispanya, Portekiz, Belçika, Hollanda, Avusturya gibi AB ülkelerinde saflar hızla ayrışmakta ve netleşmektedir. ABD de klasik faşist çizgideki Trumpun sağladığı “sağ” kitle desteği ile ingilterede geleneksel orta yolcu politikalarıyla bilinen işçi partisinin başına getirilen ve sosyalizmi telaffuz etmesiyle potansiyel sol kitle desteği sağlayan Corbyn durumu, her iki ülkenin sistemin merkezinde olması nedeniyle irdelenmeye değer. Her ne kadar, pervasız söylemleriyle ürkütücü olan Trumpa karşı kem küm etseler de Trump küresel sermayenin tercih ettiği faşizmin ABD deki iktidar adayıdır. Her iki örnek de sınıfsal ayrışmanın görünen yüzüdür. Bir başka ifadeyle bu iki ülke sistemin aynasıdır ve sistemin içinde bulunduğu durumu yansıtmaktadır. Aynı şekilde ispanyada Podemos, Yunanistan da Syriza hareketi ifade etmeye çalıştığımız sınıfsal ayrışmanın ilerici görünümleridir. Buna karşın küresel kapitalist sistemin Latin Amerika’daki ilerici yönetimlerin CİA ya da başkaca adlarla anılan karşı devrimci güçlerce ilerici yönetimleri çeşitli yöntemlerle devirmeye, yönetimden uzaklaştırmaya çalışmaları da mücadelenin boyutunu anlamak açısından önemlidir. Buna karşın aynı sistem Macaristan, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Ukrayna gibi Doğu Avrupa ülkelerinde faşist karakterli yönetimleri işbaşına getirmektedir. Türkiye, küresel kapitalizm zincirinin bir halkasıdır ve zincir halkalar birbirine eklenerek oluşur. Sistemin yerküre ölçeğinde yöneldiği faşizan eğilimlerden Türkiye de payına düşeni alacaktır. Seçim, darbe ya da doğrudan işgal… Hangi ülkenin koşulları neye uyuyorsa küresel kapitalizm uygun yöntemi uygulamaktadır. Zincirin baş halkaları amaçlanan hedefe, faşizme doğru maraton koşarken bağlı halkalardaki koşu bayrak yarışı hızını almıştır. Egemen güçlerin amaca ulaşmak ve dünyayı ateşe atmaktan çekinmeyen aşağılık iç yüzlerini gizlemek için kullandıkları başlıca silahları yalan ve demagojidir. Sınıf bilincinden uzak kitlelerin din ve mezhep farklılığı, etkin köken ayrılığı gibi ilkel dürtüleri etkili bir silah olarak kullanılır. Faşizmin değişmeyen özelliği bu iki ilkelliğin bütün dönemlerde kullanılmış olmasıdır. Hitler ve Musolini, Franco, Salazar gibi faşizmin ağababaları sıkı bir dinci Hıristiyan ve saf kan bir etnik kökenden gelmedir. Topluma dayattıkları bu yalan ve demagoji ile sınıf bilinçsiz kitleleri peşlerine takarak kitlesel destek sağlamışlardır. Toplumların ilkel duyguları kolay örgütlenen ve çabuk harekete geçirilen zaaflardır. Bu zaafların üstesinden gelmenin yolu Antikapitalist devrimci sınıf bilincinin tozlarının silkelenmesi ve örgütlenmesidir.

Şimdi, özellikle sağ iktidarların neden bu iki ilkelliğe tutunduğu, politik/siyasi argümanlarında din/mezhep farklılığını, etkin kökene dayalı şoven duygulara hitap edip, gericiliğin toplumsal tabanını güçlendirdikleri anlaşılabilir. AKP iktidarının ve yakın zamana kadar iktidar ortağı cemaatin neden ağırlıklı olarak dinsel yaşamın taşlarını döşediklerinin, kör topal varlığı hissedilen laisizmin aşama aşama etkisizleştirildiğinin de farkına varılmalıdır. Yazılı ve görsel medyadaki sistem sözcülerinin darbe tartışmasını neden sistemden kopararak dini inanç çerçevesine oturtmaya uğraştıklarının da artık yutulur tarafı kalmamıştır. Şimdi 15 Temmuz darbesinin şifrelerini okumanın zamanıdır.

Küresel kapitalizm AKP ye iktidar görevi, dinci cemaate AKP iktidarını destekleme ve denetleme görevi vermiştir. Bu iki güç eliyle kotarılacak siyasal İslamcı iktidara verilen görev, sistemin tıkanan gözeneklerini açmak, statükonun değişmesi için mevcut iktidar yapısının statükosunun değiştirilmesi, ordunun, bürokrasinin yargının, polisin tasfiyesiyle yerine kendi iktidar güçlerini yerleştirmek, eğitimin dincileştirilmesi yoluyla iktidara dinci kitlesel destek sağlamak, yoğunlaşan sömürüye karşı oluşacak halk desteğini demagojiyle pasifize, zor yoluyla tasfiye etmektir. Yani bir taraftan sömürünün istikrarlı devamı için “uygun kitlesel destek” sağlamak, öte yandan siyasal İslam’a karşı itirazcı güçleri bertaraf etmektir. Küresel kapitalizm için istikrar da, demokrasi de sömürünün sorunsuz, itirazsız devamının sağlanmasıdır ki “istikrar” diye dayatılan da budur. AKP ye sömürünün sorunsuz devamı için iktidar görevi veren, gerek iktidara hazırlık döneminde gerekse iki dönemi kapsayan iktidar döneminde her türlü desteği veren sistem, bu iki dönemlik AKP iktidarında sistem adına istikrarı sağlamak şöyle dursun, özellikle radikal İslamcı çevrelere verilen desteğin alenileşmesi, kamuoyuna yansıması sonucu toplumu kutuplaştırmış, germiş, sistemin endişesi artmış, AKP yi ve RTE yi eleştirinin ötesinde adeta topa tutmuştur. AKP nin üçüncü iktidar evresinde Cemaatin AKP iktidarına destek görevi, cemaatin iktidar ortağı AKP yi denetleme görevine dönüşmüş, sistem cemaat eliyle AKP iktidarını “denetlemeye” başlamıştır. 2013 yılı 17/25 Aralık ayında AKP iktidarının yolsuzluklarının ortaya dökülmesi, denetlemenin ilk ciddi işaretleridir. Cemaatin Yargı, bürokrasi ve Polis içindeki örgütlü güçlerinin denetimleri 15 Temmuz 2016 yılına kadar “iktidarı rahatsız edecek biçimde” süregelmiştir.

15 Temmuz darbe senaryosunu yazan küresel kapitalizm merkezi gerçekte cemaate darbe yoluyla iktidar görevi vermemiştir, AKP iktidarının “balans ayarı” ile kulağının çekilmesi görevi vermiştir. Ancak, cemaat kendisinin darbe yoluyla iktidara geleceğine, AKP iktidarı ise darbe yoluyla iktidardan uzaklaştırılacağına öylesine inanmış, inandırılmıştır ki, darbe girişimi yazılan senaryoya uygun olarak bastırılıp toz duman çekildikten sonra gerek cemaat, gerekse AKP iktidarı senaryonun farkına varabilmiştir ve RTE darbe girişimini “ bu bize tanrının bir lütfu” olarak okumuştur. Yani cemaat de AKP iktidarı da küresel kapitalizm merkezlerince “ aldatılmıştır”. Bu “lütuf” sayesinde sistem adına “istikrarın” sağlanması için OHAL yoluyla “devletten “FETÖCÜ” leri temizliyoruz” gerekçesiyle toplumun bütün itirazcı kesimlerini korkutup sindirip bertaraf ederek siyasal İslam’ın içselleştirmesi için bayrak yarışı hızıyla koşmaya başlamıştır. Ancak hemen belirtelim ki küresel sistem AKP iktidarının bu yolla kendisi için elzem olan, sömürünün sorunsuz devamını sağlamaya yönelik adına “ istikrar” dediği dinginliği, toplumun itirazsız kabulünü sağlayamayacağının farkındadır. AKP nin, kendini sisteme kanıtlamak, iktidarına verilen görevi yerine getirmek adına başvurduğu yöntem giderek daha çok hırçınlaşmasının, şiddete başvurmasının altında yatan budur. Kapitalizm, bütün kendince meşru ve yasal görünümlü yolları tüketmeden açık faşizme başvurmaz. Faşizmi örgütler, ağlarını oluşturur ancak ne zaman ki “yönetme ipinin” elinden kaçtığının farkına varır, açık faşizme bu koşullarda başvurur. İçinde bulunulan dönemde sistem kendi geleceğinin garantisi için faşizmi örgütleyip ağını kurmaktadır ancak henüz açık faşizme başvurma noktasında değildir, açık faşizmin göstergesi olarak saldırılarını, zor güçlerini açıkça seferber etme niyetinde olmayıp, deyim yerindeyse diplomatik demagojisini bir süre daha devam ettirebilir. Ancak AKP iktidarı “darbecilerin ayıklanması, tasfiyesi” gerekçesiyle yasal görünümlü dolaylı zor güçlerini AKP iktidarına muhalif bütün toplumsal muhalif güçlerin tasfiye edilmesi amacıyla erken alana sürmüştür ki, kapitalist merkezlerin açık faşizm için henüz erken saydığı içinde bulunduğumuz bu dönemde AKP açık faşizme başvurabilir ve Türkiye’de açık faşizmin erken doğum yapması, uzak olmayan güçlü bir olasılık olarak değerlendirilmelidir.

Sonuç olarak, anlaşılan odur ki, Burjuva demokrasisi artık küresel kapitalizm için cazibesini ve yönetebilme yetisini kaybetmiştir, kapitalizmin geleceği, devamı için gerici despot yönetimlerin ve faşist iktidarların hızla inşası gerekir. Dünya ilerici güçleri faşizm yakın tehlikesinin farkınadırlar ve küresel kapitalizm ile yerküre ilerici güçleri arasındaki çelişkinin çatlağı büyümekte, çatışmanın evrensel boyutları şekillenmektedir. Kapitalizmin anasına söversiniz karşınızda güler, varlığına dokunursanız dünyayı başınıza dar eder. Kapitalizmin giderek vahşileşmesi, hayatı yok etme noktasına gelmesiyle, bir daha geri dönmemek, tarih sahnesinden ilelebet silinmek üzere kapitalizmin, ekonomisine, politikasına, siyasetine, sömürü ve savaş aygıtına, kültürüne, ahlakına, felsefesine, istisnasız bütün “varlığına dokunmak” zorunlu hale getirmiştir ve zamanı gelmiştir.

Ya küresel kapitalizm kazanacak ve hayat felç olacaktır, ya da emek ve insan onuru kazanacak yeniden yaşadığımızın farkına varacağız. Dünya ve Türkiye devrimci ilerici güçlerinin alacağı önlem, takınacağı tavır bu çatışmanın geleceğini belirleyecektir. Burjuva demokrasisi bütün yer küre için miadını doldurmuştur, hayat başka bir yöne, emeğe, insana, özgürlüklere, sömürüsüz ve savaşsız bir dünyaya doğru evirilmektedir….

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Yorumlar kapatıldı.