Göl

Çocukluğunda rüyalarını süsleyen büyük şehir yaşamı, artık bir doygunluk, çekilmez bir bıkkınlık halini almıştı. O fırtınalı günlerde bir avuç arkadaşıyla, hayatın devamı için bir zorunluluk, bir olmazsa olmazlık kazanan devrim mücadelesinin karmaşık dehlizlerinde gezinirler, sabahlara kadar içtikleri birinci sigarasının kül tablasında yatan izmaritlerinin alaylı bakışları arasında herkesin ittifak olduğu devrim meselesinin öncelikli konuları karşısında hep muhalif kalırdı. Fırtınanın gemilerini karaya oturtmasıyla her biri bir yerlere savrulmuş, darmadağınık olmuşlardı. Olsundu be, hayalleri bile cihan değerdi, sonra hayali olmayanın gerçeği de olmazdı ki… O dönemden kalma tek tük arkadaşıyla köşe bucak karşılaştığında sanki aradan yıllar geçmemiş, köprülerin altından çok sular akmamış gibi aynı ateşli tartışmalara tutuşurlardı. Tartışmalarda arkadaşlarının hemfikir olduğu konular elbette önemliydi, ancak devrimin çözmek zorunda olduğu birinci sorun bu değildi ki… O, doğuştan muhalifti, ne ikna edebiliyordu, ne ikna oluyordu…
Okul da bitmişti, artık onu bu cehennem alevleri gibi çepeçevre saran bu şehri terk edecek, ilk gördüğü andan itibaren platonik bir âşık gibi hep rüyalarını süsleyen kıyı kasabasına kapağı atacaktı. Yağmurları taze çimen kokusu kokan, sokakları sessiz, insanları sevecen, kırları yasemin kokan, kuşlarının Mozart’ın “ay ışığı senfonisini” ezbere cıvıldadıkları hayaller diyarına merhaba diyecekti. “Merhaba ey gönlümün sultanı, sultanların sultanı, ben geldim”…
Bir yaz günüydü. O gün şehrin en kalabalık meydanında yürürken bütün yaşamının en ince ayrıntılarıyla yüzleşti, ruhunun en karmaşık ve en sade çıkınlarını boşaltıp önüne koydu… Bu şehir şimdiye dek kendisiyle mi yaşadı da bundan sonra kendisi olmasa yaşamayacak mıydı? Hoşça kalın meydanlar, yırtık ayakkabılarımın vefalı dostları… Siz de hoşça kalın gençliğimin hırsızları Metris, Sağmalcılar, Hasdal hapishaneleri… Gidiyorum…
Yaşamını sürdürebileceği bir iş edinene kadar birikmişiyle idare edecekti… Şöyle iki oda bir ara gecekondu, neyine yetmiyordu ki… Kafasında taşıdığı yük valizinde taşıdığından daha ağırdı… O fırtınalı günlerin hayı huyu içinde olsun, yıllarını geçirdiği cezaevlerinde olsun arkadaşlarına anlatamadığı rüyasını önce kendine anlatacaktı, yazıp çizecek, belki hedefe tam atış yapamayacaktı ama er geç her ırmak bir denize dökülürdü, düşünceleri denizlerde okyanuslarda hayat bulacaktı…
Kasabaya günün erken saatlerinde inmişti… Sokaklarında dolaştı, kahvelerinde çay içti, rıhtımda gezindi… Ufuk sonsuzdu da sokaklar beklediği gibi tenha değildi… Yeniden, bir kez daha alıcı gözle izledi insanları, sokakları… Beyaz badanalı evlerin bahçelerinde boy veren çiçeklerde içine çekeceği bir koku bulamadı… Evlerin duvarlarını aşıp sokaklara taşan sarmaşıkların çiçeklerini şapraklarını okşadı… Birhafta, on gün…
Gide gele samimi olduğu yaşlı kahvecinin kasabanın dışında bir yanı göle, bir yanı denize nazır bir bahçesi vardı… Burayı pek kullanmazlardı, baraka ev de bakımsızlıktan harabeye dönmüştü… İsterse burayı kullanabilirdi, elektriği direkten idareten kaçak çeker, sonra bağlatabilirdi, su ihtiyacını da kuyu vardı, kuyudan karşılayabilirdi…
“Kirası” dedi.
Güldü kahveci, “hoca dedi sokağa atacak paran var galiba. Dedim ya zaten kullanılmıyor”…
“Olsun, yine de…”
Hele bir bak dedi, işine yararsa…
Kasabaya oldukça mesafeli, asfalt boyunca tırmanılan dik yokuşun bitiminde başlayan patika yoldan bahçe arasına saptılar… Baraka ev görünmüştü, işte burası dedi kahveci… Duvarlarını sarmaşıkların süslediği, arkasını bir kaya kütlesine yaslamış bir kulübe…
Bahçe kapısı telle bağlanmıştı, kapıyı açıp içeri girdiler… Tipik bir bahçe evi… Birkaç kap kacak, karşılıklı konulmuş iki kanepe, bir kilim, battaniyeler…
Ev, tepe üstünde, önünde deniz, arkasında göl… Havayı içine çekti, deniz maviydi, göl maviydi. Başını kaldırıp yukarı baktı, gökyüzü masmaviydi… İçinden “işte dedi, devrimin çözeceği birinci sorun bu… Dünyanın her tarafı deniz, her yanı göl… Herkese yeter… Kolları sıvar barakalarımızı da kendimiz yaparız…
Kulübesinin yaslandığı kaya dibinde boy verip gökyüzüne uzamış sarmaşık dallarının bir kolu ipek bir halı gibi durgun gölün mavisine dokunuyor, bir kolu kâh bulutlu, kâh güneşli gökyüzünün mavisine uzanıyordu. Sarmaşığın salkım saçaklarının koyu gölgesinin dinginliği savaştan yorgun çıkan ruhunu çağırıyordu, “çok yorgunsun, dinlen”…“Herkesin insan olmaktan doğan, dokunulmaz hakkı” dedi… Arkadaşlarıyla bir türlü anlaşamadığı tartışmaları geldi aklına… “Demek ki böyle bir hayat mümkün”…Tartışmalardaki haklılığı kanıtlanmıştı işte…
Akşamları bir an önce derme çatma sırça köşküne gelmeyi iple çekerdi… Geceleri ay aydınlığında denize yakamozlar düşerdi, gölde ay ışığı dalgalarla yarışır, merkezden kıyıya doğru kulaçlar atardı. Yöre çepeçevre üzüm bağlarıydı… Kulübesinin bahçesine iki ağaç arasına kurduğu, sarmaşıkların perdelediği çardağında üzüm bağlarından tepelere tırmanan çekirge sesleri gölden gelen kurbağa seslerine karışır, uzaktan kesik kesik gelen köpek havlamaları ruhun huzurunu okşardı.
Yaşamını yoluna koymaya başladı. Önce geceleri aydınlanma aracı olarak bir lüks lambası edindi… Çay, şeker, tuz biber derken, köşeye yerleştirdiği masada el yazmaları bir iki derken üst üste yığılmaya başladı… Daha pratik yazmak gerekiyordu… Elektrik, bir diz üstü bilgisayar… Hasat zamanıydı, bir yazıcıyla işi tamamladı… Yemek yapmak, bulaşık, çamaşır yıkamak laf mıydı yani… İşyerinde sportif giyimine karışan yoktu… Ütüye pek ihtiyaç hissetmese de kuru temizleyici bu ihtiyacı karşılıyordu zaten…
Yazılarını aylık dergilere gönderiyordu, beğeni alan yazılardı…Yörede söylentiler yayılmaya, giderek kasabada herkesin dilinde dolaşmaya başlamıştı… Şirket, yöredeki arazilere iyi para veriyormuş, hem de parası sağlammış. Kasabanın plazası denilen bina irisi işyerinin tamamını şirket kiralamış, faaliyetlerine başlamıştı bile… Şirket belediye ile anlaşmış, belediye parkında çay kahve ücretlerini de üstlenmişti… Birkaç kişinin oğluna kızına getir götür işi vermiş, iyi de ücret ödüyordu. Şirket, bildiriler broşürler dağıtıyor, kasabada herkese gelecek ve zenginlik vaat ediyordu. Bir iki yıl sonra burası Cennetten bir köşe olacaktı…
Yazıları kasabanın ilerici kesiminde dikkat çeker olmuştu, giderek etrafındaki ilişkiler genişliyor, iş çıkışlarındaki eş dost sohbetlerine kasabanın çeşitli çevrelerinden katılımlar her geçen gün artıyordu. Sohbetler giderek şirketin faaliyetlerinin tartışılmasına dönmüştü… Şirketin kasabaya yerleşip faaliyetlerine başlamasıyla şirket merkezinden kasaba meydanına doğru iğrenç, leş gibi kokular gelmeye, halk ikirciklenmeye başlamış, iki ara bir dere arasında kalmıştı. Şirkete umut bağlayıp övgüler düzenlerin giderek kafaları karışmış, araya mesafe koymaya başlamışlardı… Tartışmalar yerini somut adımların atılmasına bırakmıştı… Kasabanın pazarı olan gün tüm kasaba köylüsüyle kentlisiyle pazara inerdi. Pazar yerine bir kürsü konulup mikrofon kurulacaktı, şirketin yalanları, ikiyüzlülüğü teşhir edilecek “ defol” denilecekti… İçlerinde konuşması düzgün olan kendisiydi, seviliyordu da… Onu dinlerlerdi… Ev ev, kişi kişi dolaşıldı, halkın desteği arandı… Nihayet beklenen gül gelmişti, ayda yılda bir kasabaya inenler de gelmişti, köylüler, kasabalılar, gençler… Özellikle kadınlar… Kasaba meydanı o güne kadar böyle bir kalabalık görmemişti… Mikrofonun sesi kasabanın bir ucundan diğerine adeta uçarak gidiyor, evlerin duvarlarından, çatılarından, pencerelerinden sızıp oturma odalarına, mutfaklarına yayılıyordu. Ansızın mikrofonun sesi kesildi, kendisiyle birlikte iki kişi daha yaka paça gözaltına alındı… Şirket yetkilisinin “ bunların… mına koyacağız” tehdidine, arkadaşları“görüşeceğiz” restiyle karşılık verdi.
Serbest bırakıldıklarının ertesi günü nazikçe şirkete davet edildi… Şirket yetkililerinin nazik iknaları yerini gözdağına bıraktı… “Bu yıkıcı faaliyetlerinin hesabı sorulurdu”…
Tehditler ardı ardına gelmeye başlamıştı, aldırış etmedi… Ertesi gün üzüm bağlarına doğru yola çıkan şirketin iş makinelerinin önünde etten duvar oluşturuldu, kundak bebekleri, henüz yürümeye başlamış çocuklar, kadınlar yürüyüşün öncü koluydular… İş makinelerinin önüne yatıldı, makineler geçmek için önce kendilerini çiğnemeliydi…
O gece arkadaşlarıyla durum değerlendirmesi yapmak için kulübesine gitmedi, kasabada arkadaşlarıyla kaldı… Sabaha kadar durumu ve bundan sonra ne yapacaklarını tartıştılar… Sabah işe gitmeyecekti, bir arkadaşının arabasıyla kulübeye geldiklerinde kulübe yerinde yoktu, içindeki eşyalarla birlikte toz haline gelmişti… Arkadaşına “ bekliyordum” dedi… Kasabaya dönüşte yeniden gözaltına alındı… Bir süre tutuklu kaldı, serbest bırakıldığında yıkık kulübesinden üzüm bağlarına, göle denize baktı… Üzüm bağları yeşili elinden alınmış bakır kırı çorak topraktı. Gölün etrafını süsleyen kamışlar köklerinden biçilmiş, yeşilden kirli sarıya dönmüş kadavralarıhayvan leşleri gibi göle atılmıştı, leş gibi kokuyordu göl…
“Göl” dedi “ Sevgilim…”… Yine geleceğim, yine geleceğiz, yine yemyeşil kamışlarınla sohbet edip, durgun sularında kulaç atıp altın sahiline konuklar çağıracağız, yine birbirimizin gözünün içine bakarak hayallere dalacağız…
Arkasına bakmadan uzaklaştı…
Arkadaşlarıyla tartışmalarını düşündü… Keşke haklı çıksaydı… Cehennem ateşi ovayı sarmışken hangi ormandan kuş cıvıltıları yükselirdi ki, hangi çiçek renginden memnun, hangi gökyüzü maviliği ile övünebilirdi ki… Göl ve kulübe bu ateşin tam ortasında değil miydi? Ne ummuş ne bulmuştu, ovalar yanarken derdine düştüğü gölü, kulübesi sanki bu ovanın bir parçası değildi, ateş orayı da sarmayacaktı… Tartışmalarında arkadaşlarının “ ya hep beraber ya hiç birimiz” deki ısrarlarını anımsadı…
Şehrine dönecekti, teker teker arkadaşlarını bulacaktı, yıllar öncesinin heyecanıyla kucaklaşacaklar, birbirlerine gülümseyeceklerdi… Gerçi artık yirmili yaşlarda değildi ama ideal bir yaşama adanmış ömrün yaşı mı olurdu… Dilinin ucundaki soruyu tekrarlayıp durdu, nereden başlanmalı, ne yapılmalıydı… “ Eee, nerede kalmıştık hacı…”
Vedalaşmak için kasaba meydanına indiğinde şirketin üniformalı birkaç fedaisiyle karşılaştı, “ orospu çocuğu” dediler.
“Sizin adam sayıldığınız bir dünyada orospu çocukluğu bir ayrıcalıktır” dedi.

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.