Gece Yarısı Islıkları

Sırdan gibi görünen bir gözaltı soruşturmasındaydı. O kendilerine yardımcı olursa onlar da kendisine yardımcı olacaklardı. İfadesi alındıktan sonra evine gidecekti. Tamam dedi, sorduğunuz her soruya bildiğim kadarıyla cevap vereceğim. “Bir devlet dairesinde otuz yıldır memur olarak çalışmaktayım müfettiş bey. Allaha şükür kendi evim var. Yirmi yılı aşkın kirada oturduktan sonra bir yıl önce yaptığım gecekondumda kirasız turasız otururum.  Emekliliğim hayli geçti, benim de sabahın köründe kalkıp otobüs, dolmuş duraklarında beklemeye mecalim kalmadı ama gel de emekli ol. Artık bir ayvaz bir Köroğlu değiliz ki sofrada ekmek soğan, üstte başta bilmem kaç yıllık pırtılı çıkmış ceket pantolon geçinip gidelim. Oğlandı kızdı,… Devamı

Bölük Pörçük

Şehirli çocukların ana babaları da çocuklarına öyle mi tembih ederlerdi… Hiç şehirde yaşamadım, şehirli hiç anam babam olmadı ki, nereden bileyim… Uyku mahmurluğunun kerpeten gibi teninizi sardığı tam o anda üzerinizden ansızın çekilen sıcak yorganın bir kenara atılmasıyla evin içinde cirit atan soğuğun sırıtkan dişlerinin teninize yapışmasının üstüne, aynı soğuklukta tok ve bezgin bir ses peşinden gelirdi…”Sabah namazı okundu, sen hala yatıyorsun”… Sekiz on yaşlarında ya varsınızdır ya da yok… Bu tok, soğuk ve emredici sesin kimden geldiğinin ne önemi var… Babanız, Dedeniz, Nineniz… Her kimse… Gözlerinizi ovuştura ovuştura sersemliğinize bir yol açmaya çalışırken kapının ağzına çoktan hazırlanmış azığınızla mataranız… Devamı

Vurulmuş Atlar Ülkesi

Şehrin en uç kıyısındaki bir mahallenin terk edilmiş bir evinde,  akşam olup gece karanlığının basmasıyla zaman zaman yanıp sönen ışıklar,  mahalleliye tuhaf gelmeye başlamıştı… Bazı günler, yaz sıcaklarının nefes aldırmaz bununda, tek tük, ayda yılda bir  mahalleli kadınların evin  viraneye dönmüş bahçesinde akasya ağaçlarının dallarına dolanmış, yapraklarıyla haşır neşir olmuş, bahçenin yıkık duvarları boyunca uzayıp giden sarmaşığın koyu gölgesinde dinlenip nefeslenmesinin dışında kimse uğramazdı. Akasya ağacına dolanan sarmaşığın koyu gölgesinde nefeslenen kadınlar, evlerine dönerlerken bahçeden ebegümeci toplayıp akşamüstü havanın serinlemesiyle evlerine dönerlerdi. Bunun dışında viraneye dönmüş harapdar eve kimsenin uğradığı olmazdı. Bu virane evde, zaman zaman kısa bir süreliğine yanıp… Devamı

Yas Bulutları

İki derenin içinden geçtiği, iki tepenin yamacına kurulmuş köyümüzde sonbahar kendini bir başka türlü hissettirirdi. Yazın nefes aldırmayan boğucu sıcakları ikindiye doğru çekilmeye başlar, yerini kuzeyden gelen okşayıcı esintilere bırakır. Köyün yaşlıları serinliğin başlamasıyla bastonlarına dayanarak birer birer köy meydanında görünmeye başlarlar. Kimi sırtını duvara dayar, bastonunun yardımıyla ayakta durur, kimileri de sıcak kumların üzerine uzanır, uyuyakalırlardı. Akşam havanın kararmasıyla İbrahim ağanın gaz lambasının yarı alacakaranlık, kös kös aydınlattığı ölgün ışığın gözlerine düşmesiyle birbirlerine bilgiç bilgiç “yatsı olmuş yahu, bizim evimizi barkımız yok mu” bıkkınlığı içinde bastonlarına dayanarak ve ezberledikleri duaları mırıldanarak ağır ağır ayağa kalkarlar, evlerinin yolunu tutarlardı.  Herkes… Devamı

Üskürme Lan

İnsan öksürür yahu… Genzine bir şey kaçar öksürür, soğuk alır öksürür… “Üskürme lan”… Hadi be… Üskürmeymiş… Öksürürken sana mı danışacağım… 12 Eylül… Mamak cezaevi, zemin 1,2,3. Koğuş… Bir arkadaşımız öksürüyor… Gardiyanın cinnet geçirircesine çıldırmış gibi tok sesi koğuş duvarlarında yankılanıyor… “Üskürme lan”… Zaten tüm koğuşun adları ortaktı… “Lan”…isimlerimizi unuttuk, lan beri lan öte… “üsküren arkadaşımız şaşkınlıkla gardiyana bakıyor, ne yapmıştı acaba… “Üskürme diyorum lannnn”… Arkadaşımız gülmeye başlıyor… “Aç elini lan”… Elindeki copla Allah ne verdiyse arkadaşımızın eline vuruyor… Arkadaşımız bir elini çekip diğerini uzatıyor… Gardiyanımız terlemeye başlamış… Yazık… Yükünün hafifletmek gerek… Durum anlaşılıyor… Meğer bize “üskürmek” yasakmış… Bizim arkadaşlar pratiktir,… Devamı

Deli

Şehrin her mahallesinde onun ayak izleri vardır. Çoluk çocuk tanımayan kimse de yoktur. Pejmürde bir kılıkla gezer. Gömleğinin yeni eskimiş pırtılı çıkmıştır, yaz kış giydiği ayakkabılar ayakkabılıktan çıkmış öylesine eski püskü hale gelmiştir ki, yırtıklarından çorapsız ayaklarının parmakları görünür, ayakkabılarıyla yürümez, adeta sürükler onları. Kıvırcık saçları, hafif kambur beliyle imamesi kopmuş tespihini sallamayı da ihmal etmeden sola yatık yürürken, kusursuz bir kenar mahalle apaşı profili çizer… Şehir sakinlerinin az çok toplu olarak oturup dinlendikleri, sohbet ya da yarenlik ettikleri, oyalandıkları kahvehane, pastane gibi yerlere destursuz dalar erkeklere çalımını atar, “siz yiyin için, ben açım lan aç, iki gündür açım” derken… Devamı

Gülümseten sözler

Çocukluğumuzla, aradan geçen bunca yıl sonrasının zaman skalası ne kadar uzundu, ya da ne kadar kısaydı… Galiba sorunun cevabı iki dönem arasındaki boşluğun nasıl doldurulduğuna bağlıydı. Onun için zaman aralıkları o kadar kısaydı ki, metreye vursanız bir kulaç… Sol elini uzatsa çocukluğunu, sağ elini uzatsa elli yıl sonrasını yakalayabilirdi. Bunun için miydi sık sık çocukluğuna dair yolculuklara çıkması… Birlikte büyümüştük… O atılgan, kararlı ve gözü kara, esmer ve kara kuru, çelimsiz biriydi. Ben ağırbaşlı ve çekingen, beyaz tenli ve ona göre pısırıkça biriydim. O, bağ aralarında koşarken ayrık otlarından, ısırganlardan paçayı kurtarmanın, ben değip dalaşmadan öteden dolaşmanın ustalarıydık. Ayvalar çiçeğe… Devamı

Ay Yüzlü Çocuklar

Çocukluk işte… Sanki hiç büyümeyecektik, sanki hayatın meşakkati kâbus gibi omuzlarımıza çökmeyecekti de bu ekmek elden su gölden harcı âlem günler hiç bitmeyecekti. Anamızın süpürgesi kıçımızda, babamızın tokadı yüzümüzde patlasa da biz o gece yarılarına kadar süren itiş kakış oyunlarımızdan hiç vazgeçmeyecektik. Yazın tarla bağ, mal maşat işlerinden pek fırsat bulamasak da kışın ayazında, yarı belimize kadar gömüldüğümüz karın içinde, burnumuzu çeke çeke, debelene debelene birbirimizi elimizle koymuş gibi buluverirdik. Çorak damlı evlerin pencerelerinden yer yer sokağı aydınlatan kasvetli, yarı ölgün ışıkta gölgelerimize basıp geçerdik. En çok da köyün üstüne gecenin çökmesiyle evimize dönerken üstüne basarak geçmek zorunda olduğumuz küllüğe… Devamı

Fırtına

Bozkırların bıçak gibi kesen soğuğu ile beynin içinde fokurdayan cehennem sıcağının ortasında büyüyen birisinin sahil kasabasının gizemli şafağına uyanmasındaki şaşkınlık nasıl tarif edilebilir ki… Uzaktan duyulan belli belirsiz köpek havlamaları ile horoz seslerini sahile vuran dalgaların sesleri bastırıverir… Köpek havlamaları ve horoz sesleri, çocukluğumuzda tahta iskemleli açık hava sinemalarında izlediğimiz filmlerin bir iki sahnesinde görünüp kaybolan figüranlardır. Asıl oğlan ve kasabalıların ağzının suyunu akıtan edalı güzel ise şafakta sahile vuran dalgaların çıkardığı sese eşlik eden ıssız kasaba sokaklarının serinliğidir. Ateş böcekleri gibi birbiri üstüne binen, birbirleriyle oynaşan, kayıp giden, yerinden kımıldamayan, bir tepeye çıkıp elinizi uzatsanız avcunuzun içine konacak kadar… Devamı

Uğultulu Rüzgârlar

Kaçaktık ikimiz de. Bulunduğumuz şehirde harekât alanımız daralmış, çareyi şehri terk etmekte bulmuştuk. Diğer arkadaşların durumu da bizden pek farklı değildi. Onların evinde de saklanamazdık, bu polise açık adres vermek demekti. Yani kendi başımızın çaresine kendimiz bakmak zorundaydık. Hatırladığım kadar o yılın Mayıs ayıydı. Gece yarısına kadar arkadaşımın tanıdığı birisi yarı ürkek, yarı çekingen gecekondusunun kömürlüğünde kalmamıza izin verdi. Serbestte olan bir arkadaşımız gideceğimiz yer her nereyse oraya götürülmemiz için bağlantı kuracak, ondan haber bekleyecektik.  Kömürlük sahibinin bir no.lu bildirisi yüzümüze okundu… “ Vatanın selameti ve ülkemizin bekası için kömürlükten hiç dışarı çıkılmayacak”…Tamam, çıkmayız… Adam ikna olmuyor… Bir kez evet… Devamı