Çatışma

Akşam ansızın inivermişti. Nerede ve ne zaman peyda olduğu anlaşılmayan, gri, siyah, beyaz pamuk yığınları gibi üst üste bindirilmiş bulutlar kaplayıverdi gökyüzünü… Çepeçevre kuşatılan güneş, gece yarısı baskınlarına uğrayanların tecrübesiyle penceresinin ışığını söndürüp dağların arkasına çekildi.  Kırçıl tepelerin arkasına sarkarken, koca çınarın göklere yükselen dallarının arasından yavaşça süzülüp, çınarın her bir yaprağını ayrı ayrı öperek veda etmeyi de ihmal etmedi. Güneşin, kendisini kuşatmaya alan bulutlara karşı savunmasını anlamayacak bir şey yoktu da, kendisine de bir veda işareti gönderebilirdi. Güneş, çınar ve kendisi… Güneş hayat verecek, çınar kocaman yapraklarının gölgesinde yorgunları dinlendirecek, kendisi haramilere karşı büyük insanlığın koruması olacaktı…

Alınmıştı kendisine bir selamı sabahı bile çok görüp başını alıp gitmesine güneşin… Nereyeydi böyle sessiz sedasız, nereyeydi böyle veda bile etmeden bu gidişler… Güneş ışıktı, güneş sıcaklıktı, güneş içimizin buzlarını eriten bir gülüştü…

İzlemeye doyamadığı bir manzaraydı güneşin kızıllıklarını sağa sola serpiştirerek tepelerin arkasından aşması. Alıştığı o manzaradan mahrum kalışı kanına dokunmuştu. Ellerinden kollarına doğru yürüyen, kâh gözlerine vuran, kâh başının etrafında oynaşan alacalı gölgelere daldı bir an. Öylesine inanmıştı ki iradesinin gücüne bir el işretiyle güneşi tekrar geri getirir, tepesine dikerdi. Yaşamının diğer evreleri de taşları yastık, toprağı döşek yaparak aynı inançla yaşanmamış mıydı? Kendinden emin aynı inançla işaret parmağını yırtıcı kızıllıktan solgun pembeye dönen güneşe uzattı. İğneleyici ışığıyla gözlerine düşen güneş  “ haritada yerini bile bilmediğin ülkeler, yüzlerinin rengi sana benzemeyen çocuklar, yetişkin kadın ve erkekler, büyümek için ışığıma ihtiyaç duyan ağaçlar, çiçekler, ısınmak için sıcaklığıma muhtaç dereler, okyanuslar, denizler, ağaçlar, bitkiler,  var dedi. Işığıma öyle ihtiyaçları var ki, ben onların can damarıyım, yarını bekle dedi, yarın yeniden bir araya geleceğiz”.

Ertesi gün gökyüzünde fırtınalar koptu, evlerin çatılarını uçuruyor, körpe dalları gövdesinden ayırıp fırlatıyor, bükülmüş bir sicim gibi gökyüzünden fırlayıp bir ucuyla yeri delen şimşekler ardı arkası kesilmeyen hücumlarla çınarın gövdesine saplanıyordu. Sokaklarda bir tek insan kalmadı. Sinecek yer arayan köpeklerin havlamaları panikten miyavlayan kedileri korkuttu. Ordusuz savaş alanına döndü meydanlar… O, yüzünü kamçılayan fırtınaya aldırış etmeden işaret parmağını gökyüzüne doğrultarak “olduğun yerden çıkma” dedi, “ sarıldık”… Bunca kuşatmalardan nasıl sağ çıkılabilmişti, öngörü denen şey buydu işte.  Sitemine üzüldü, kızdı kendi kendine… Çınar başını eğdi, “yaralıydı dedi, belki ölmüştür.”  Yaralı yakaladıkları güneşi zincirleyip âleme ibret için teşhir ettiler, ahali korktu, evlerine kaçıştı.

Yan odanın ahşap penceresinden ayan beyan gördüğü çınara baktı… Gövdesine saplanan şimşeklerle yaralıydı… Yetişkin dalları gövdeye saplanan şimşeklere karşı kendilerini öne atarken kimisinin kolu kopuyor, kimisinin bacağı havaya uçuşuyordu. Yaprakların canı neydi ki zaten, üst üste yığılıp şimşeklere karşı koyarlarken soldular, ayalarından akan kanlar meydanlarda dereler oluşturdu. Günlerce sürdü saldırılar, … Şimşekler ciğerlerine saplandı, baltalar gövdesine indi… Yaraladılar, kan akıttılar, mecalsiz bıraktılar, yok etmekten umutları kesildi, teslim olmadı, gövdesi üzerinde İki büklüm bırakıp gittiler. “Bahar dedi, bahar gelir elbette, yine ablak ablak yapraklarımla süslenir, delikanlı dallarımla nazlı nazlı salınırım”

Teslim olmak ölümün öbür adı değil miydi?  Gün gelecek her canlı gibi elbette o da ölecekti, yerini taze filizler, delikanlı dallar alacaktı. Kocaman yapraklarının gölgesinde büyük insanlığı dinlendirme nöbetini onlar devralacaktı. Gençlere “ sakın ha diyecekti, şayet bir tek namert bile gölgenize sığınırsa gölgenizi cehenneme çevirin, hakkımı helal etmem yoksa”…

Ölüm haktandı, ecel vaki olana kadar direnmek de insan olmanın gereği değil miydi? Muzipçe güldü, “Ey insan olmak dedi, ne kadar meşakkatliymişsin”… Kanayan yarasına dokundu eliyle “ gün ola harman ola” dedi. İki büklüm kala kaldı…Yaralı çınarı kelepçelediler.

Açık bıraktığı pencere kanadının çatırtısıyla, uzandığı yerden doğruldu, kor kırmızısı, mavi bir şimşek ok gibi saplandı pencere pervazlarına, yanık kokusu burun direğini titretti. Parçalanmış pencereden bir akbaba hücum etti, tırnağını boynuna geçirdi, yırttı attı boynunu. Geceydi, geceye kan bulaştı. Eline geçirdiği sürmene bıçağını salladı, akbabanın nereye düştüğünü görmedi.

Yeniden boynunu uzattı kırık pencereden. Evin etrafında cüce cinler cirit atıyordu. “Kuşatıldım” dedi. Ölmemek için son nefesine kadar direnen çınar yapraklarının gülümseyişini gördü, “ dallar ona doğru uzandı, çınar “ sen ne günler atlattın, ha gayret” dedi. “Teslim ol, etrafın sarıldı” dedi gecenin cinleri… Ses yok.

“Elimizdesin, kaçamazsın” dedi gecenin cinleri… Ses yok…

Kırık pencereden bir gaz bombası atıldı, ortalık duman, göz gözü görmüyor. Nefes almakta zorlandı… Ses yok…

Kapıyı kırıyorlar, yüzlerce uzun namlunun ucu ufak tefek bedene çevrili… Bir kahkaha koyuverdi, kulakları sağır edecek kadar tizdi kahkahası, akşam dallarına tüneyen kuşlar havalandı, yer sarsıldı… Gecenin cinleri ürperdi kahkahadan… Kahkahasının sesine kendi de şaşırdı.

Bombalar çatıları uçurdu, kurşunlar delik deşik etti duvarları, yaralandı… Yüzüstü yatırıp kelepçelediler.

Şimşekler, kurşunlar, bombalar divan kurup zaferlerini kutladılar… Meydanda asılmaları kararlaştırıldı. İktidarlarının ve güçlerinin mutlaklığını herkesin anlaması için ahalinin önünde boyun eğmeleri istendi, üçü de aynı anda ve bir ağızdan kahkahayla cevap verdiler.

Darağaçlarını kurdular. Cellat baltasını biledi… Önlerinden öbek öbek insanları geçirdiler. Kadınlar erkekler, ağlayanlar, gülenler…

En son çocuklar geçti. Ne olduğunu anlamaktan uzak çocuklar… Kendi geleceklerinin idam edildiğinden habersiz çocuklar…

Üçü de çocukların önünde diz çöktü… Gülümsediler…

Kendi önlerinde eğilmeyi reddedenler çocuklar önünde eğiliyordu…

Birbirlerine baktı muktedirler. Cellatlar kudurdu.

Darağaçları tekmelendi…

Boyunları yağlı urgana asılı bedenler teker teker gökyüzüne uçtular. Gözlerden kaybolup sonsuzluğu mekan tuttular.

Gökyüzünde uçarlarken çocuklara el salladılar…

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.