Tekelci Kapitalizm Döneminde Devlet-10

Bu gün, yani 21. Yüzyılın başlangıcı dâhil, ilk çeyrek yüzyılı milat olarak alınır ve bütün yer kürede yaşanılan siyasal pratiklerin kabaca bir analizi yapılırsa ve zaten burjuva demokrasilerinin hiç uğramadığı geri bıraktırılmış ülkeler söz konusu bile edilmeksizin, burjuva demokrasilerinin vücut bulduğu merkez kapitalist ülkelerde burjuvazi kendi siyasal yönetimi olan demokrasiyi rafa kaldırmıştır. Bu olgu burjuvazinin bir tercihi olmanın ötesinde kapitalizmin gelmiş olduğu -ve artık gidecek hiçbir yerinin de bulunmadığı- seviyenin bir sonucudur. Yani kapitalizmin siyasal yönetim biçimi olan burjuva demokrasisi, küreselleşen kapitalizm için artık korunması gereken değil, sırtından atması gereken bir yüktür. Yani burjuva demokrasisi küresel kapitalizm tarafından atılması gereken bir safra haline gelirken, küresel kapitalizmin de burjuva demokrasisine tahammülü kalmamıştır. Bize göre küresel kapitalizmin dışladığı burjuva demokrasisi tarih sahnesinden çekilmiştir. Peki, ama bu aşamadan itibaren küresel kapitalizmin siyasal yönetim biçimi olarak tercihi ne olacaktır? Bu tercih çoktan yapılmıştır ve 21. Yüzyılın başlangıcından bu güne kadar merkez kapitalist ülkelerde siyasal pratikleri yaşanmaya başlamıştır. En son söyleyeceğimizi baştan söyleyelim: Küresel kapitalizmin bütün yer küre ölçeğinde yönetim biçimi olarak faşizmden başkaca bir yönetim modeli kalmamıştır. Niçin?

Burjuva demokrasisi, kapitalizmin özüne, onu var eden paradigmalara dokunmamak ve sistemin içinde kalarak hareket etmek şartıyla denge ve denetlemeye dayanmaktadır. Bağımsız yargı, siyasal yelpazede işçi sınıfın yasal örgütlenmesi, demokratik hak ve özgürlüklerin dokunulmazlığı, sömürünün ilerici/devrimci sendikalarca ücret artışlarıyla sınırlandırılmaya çalışılmasıdır. İşçi sınıfı örgüt ve partileri siyasal sistem içinde denetleme yetkisine sahip olduğu gibi, yerel ve genel yönetimlerde de söz sahibidir ve burjuva yönetimleri denetlerler. Burjuva demokrasisi özet olarak yöneten egemen sınıf burjuvazi ile yönetilen işçi sınıfı ve diğer halk katmanları arasında birbirlerinin varlıklarını tanımak, temel hak ve özgürlüklerine dokunmamak konusunda bir uzlaşma rejimidir. Gerçekten burjuvazi tarihinin kısa bir döneminde, 1950-1975 le döneminde merkez kapitalist ülkelerle sınırlı olmak üzere nispeten “hesaplı demokrat” rolünü oynamıştır. Koşullar uygundu. İkinci savaşın sonuçları burjuva ülkelerde soğuk duş etkisi yaratmıştır. Öncelikle merkez kapitalist ülkelerde siyasal ve ekonomik olarak örgütlü olan işçi sınıfının sosyalizme olan sempatisi törpülenmeliydi ve sistem içinde demokratik hakların sınırları genişletilerek iktidar taleplerinin önüne geçilmeliydi. Diğer yandan savaş ekonomisi kapitalizme yeni yatırım alanları açmış, büyümeyi fişeklemiştir. İç sömürüden elde ettiği devasa karların kırıntılarından “fedakârlık” etmek hiç de sorun olmayacaktır. Buna bir de sömürgelerden elde edilen devasa karları eklerseniz burjuvazi için bir parmak bal, işçi sınıfı örgütlerinin pasifize edilmesi için yeterdi de artardı bile. Nitekim burjuvazi bu tasarımında oldukça başarılı olmuş, önce sınıf sendikalarının yerine sarı sendikaları ikame etmiş, ardından da devasa kitlesel güce sahip sosyalist ve komünist partilerin kitlesel tabanını eriterek tabela partilerine çevirmiştir. İşin görünen yanı budur. Peki ama görünmeyen yan nedir?. Burjuvazinin bu dönemde bile “ demokrat” görünümü” yanıltıcıdır. Her ne kadar merkez kapitalist ülkelerde işçi sınıfın ekonomik ve demokratik siyasal haklarına henüz bir saldırısı söz konusu olmasa bile geri bıraktırılmış bağımlı ülkelerdeki ulusal kurtuluş savaşlarına ve sınıf mücadelelerine karşı aynı toleranstan söz edilemeyecektir. Gerek emperyalist/ kapitalizmin sömürüsünü sınırlayıcı ulusal kurtuluş savaşlarının, gerekse işçi sınıfın iktidar mücadelesini yürüten devrimci örgüt ve partilerin eylemlerinin tarihin gördüğü en vahşi yöntemlerle bastırıldığı dönemdir. Merkez kapitalist ülkelerin “uygar görünümlü” burjuvazisi, Kara Afrika’daki Ulusal kurtuluş savaşlarına ve Latin Amerika’daki işçi sınıfı eylemlerine karşı tam bir eli kanlı vahşidir. Avrupalı, salt Avrupalı olmakla sisteme karşı tavır aldığında burjuvazinin vahşetinden muaf olmamıştır. Avrupa ülkelerinde bir süre faaliyet gösteren Almanya’da Kızıl Ordu grubu, İtalya’da Kızıl Tugaylar, Fransa’da Doğrudan Eylem grubunun üyeleri bir gecede hücrelerinde topluca katledilmişlerdir. Kapitalizmin demokratlığı sistemin sınırlarına kadardır. Sistemin sınırlarını zorlayan burjuvazinin kanlı yüzüyle karşılaşmaya da hazır olmalıdır. Şili, ya da Türkiye örneğinde olduğu gibi Askeri faşist diktatörlükler eliyle düzenlenen darbeleri ve dökülen kanları sayıp dökmekle bitmeyecektir.

Yukarıda sergilenen tablo, burjuvazinin saklayamadığı görünen yüzüdür. Küresel kapitalizm döneminde devlet yapılanmasıyla bağlantısına geçiş yapmak içindir. BU tabloda görülen yüz alenen ortadadır. Devrimci eylemler karşısında burjuvazi takındığı maskeleri çıkarır ve gerçek yüzünü gösterir. Yani, burjuvazinin denetiminin dışına çıkmış, sınıf iktidarını hedefleyen devrimci eylemlerde yenilgi söz konusu olsa bile,  faşizme erken doğum yaptıran eylemlerdir ve burjuvaziyi gerçek yüzünü göstermeye zorlar.

Bir noktanın daha üstünü açmalıyız: Faşist örgütlenmeler…

Burjuvazinin devletinin kendi demokratlığına kendisinin de hayran olduğu, burjuva demokrasisinin işlerlik gösterdiği dönemlerde bile burjuva demokratlığının kalıcı değil “ görece” olduğu görülmektedir. Bu dönem, kapitalizmin tıkanmasını aştığı, sistemin “meşru sınırlar! İçinde işlerlik gösterdiği dönemlerdir. Genel seçimler yapılmakta, yargı bağımsızlığı söz konusu olmakta ve kitleler siyasal olarak sisteme yedeklenmiştir. Kapitalizmi tehdit eden bir güç de yoktur. Toplumsal eylem ve işlemler bu meşruluk içinde yürütülmektedir. İşte “liberal hayranların” düştüğü çukur da budur. Bu durum ayın görünen yüzüdür. Ayın karanlık yüzünü sokaktaki sınıf bilinçsiz ve devleti görünenden ibaret sayan insan göremez. Devrimcileri, sınıf bilinçsiz insandan ayıran temel unsur da budur. Devrimciler ayın karanlık yüzünü de görmek zorundadırlar.

Yönetilenlerin “meşruluk” sınırları içinde yönetildiği, kapitalizmin bunalım ve krizlerini atlattığı dönemlerde devlet meşru güçleriyle yönetir. İç güvenlikte sıradan toplumsal olaylar polis gücüyle, dış güvenlikte ordu gücüyle bertaraf edilir. Hatta devletin kamusal güçleri görevlerine ilişkin sıkı bir denetime bile tabi tutulurlar. Amerikan filmlerinde izlendiği gibi “ kötü adamlar”  ın kötülükleri izlenir, ortaya çıkarılar, sebep olunan kötülüğün bedeli kat be kat bu “ kötü adamlara” ödetilir, devletin “ kutsallığına” düşen gölge kaldırılarak devletin namusu temizlenir. Bu da ayın görünen yüzüdür. Ayın karanlık yüzünde ise, devlet, kitlesel muhalefetin yükseldiği dönemlerde sahaya sürülmek, kitlesel hareketleri ezmek için,   sistemli ve bilinçli olarak sivil paramiliter faşist güçleri örgütler, finanse eder, silahlandırır. Bu güçler olur olmaz zamanda sahaya sürülmezler, toplumsal hareketler önce devletin meşru polis güçleriyle önlenmeye çalışılır. Ne zaman ki kitlesel hareketlerin önlenmesi polis gücünü aşmaya başladı, işte tam da bu dönemde faşist güçler boy gösterirler ve kitlesel katliamlar başlar. Kitleler sindirilir, korkutulur ve burjuva iktidarlar için kapıya dayanan tehlike bertaraf edilmiş olur. Faşist örgütlenmelere yüklenen misyon budur. Bu nedenle faşist örgütlenmelerin “ devletin yardımcı güçleri” olduğuna ilişkin tespit doğru bir tespittir. Devlet desteği ile örgütlenen faşist güçler ister merkez kapitalist ülkelerde olsun, ister geri bıraktırılmış bağımlı ülkelerde olsun bütün burjuva devletlerin ortak, zamanı gelmeden ortaya sürülmeyen ve kitlesel eylemleri sindirmekle görevlendirilen gizli güçleridir. Ülkemizde yaşanan pratik bu bağlamda değerlendirilmelidir. Kitlesel devrimci eylemlerin pasifikasyonu için önce faşist güçler devreye sokulmuş, Maraş, Çorum, Malatya gibi kitlesel katliamlar yaşanmış, öğrenci boykot ve yürüyüşleri, işçi grevleri faşist saldırıların hedefi olmuş, ancak devrimci kitleselleşme ve karşı koyuşların faşistleri püskürtmesiyle devlet resmi güçlerini sahaya sürerek 12 Eylül faşizmine başvurmuştur. Faşist saldırılara hedef olan kitlelerin sınıfsal konumları değerlendirildiğinde toplumun bütün katmanlarından insanların faşist saldırıların hedefi olduğu görülmektedir. Bu anlamda faşizme karşı mücadele sınıf mücadelesine sıkı sıkıya bağlı ve onun ayrılmaz bir parçasıdır. Devletin, kitle pasifikasyon aracı olarak organize edip kullandığı ve sınırsız olanaklarla donatılmış karşı devrimci örgütlenmeler elbette sivil faşist örgütlenmelerle sınırlı değildir. Gerek Merkez kapitalist ülkelerde gerekse geri bıraktırılmış bağımlı ülkelerin tümünde resmi “ kontrgerilla” örgütlenmesi burjuva devletin olmazsa olmazıdır. Kapitalizmin savunma örgütü NATO içinde yer alan ülkelerde bu kuruluşlar komplolardan faşist darbelere, provokasyonlardan bireysel suikastlara varan cinayetlerde başrol oynamaktadırlar. Sözüm ona liberallerin hayranlık duyduğu burjuva demokrasilerinin iç yüzü budur.

Bu açıklamalardan sonra küresel kapitalizm dönemine mercek tutulabilir. Gelecek yazıda bu sorun tartışılacaktır.

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.