20. yüzyıl biterken, gerisinde biriktirdiği karşı devrimci potansiyel, süreci adeta “ sil baştan” dedirtircesine geri çevirdi. 1990 larda Sosyalist bloğun yıkılmasıyla, kapitalizm, yaşam damarını tıkayan, adeta sistemin boğazını sıkan tarihi bir engelden kurtulmakla her şeyi yeniden ve “ kendisine göre” düzenleme savaşını başlattı. Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupaki Sosyalizm, Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki devrimci mücadeleler sonucu varlığını korumaktan bile acze düşen kapitalist sistem, yerküre ölçeğinde her şeyi sisteme göre ve sistem için düzenlemenin fırsatını da yakalamış oldu. Karşı devrimci saldırı, iç içe geçmiş ve karmaşık, çok yönlü bütün saldırı araçlarını birlikte, eş zamanlı, art arda ve kesintisiz kullanmanın maddi, kültürel ve psikolojik temellerini artık açıkça “savaş tehdidi” üzerine değil, “ideolojik ve kültürel” varsayımlar ve çarpıtmalar üzerine inşa etmektedir. Bu kapitalizmin tarihinde elbette yeni bir şey değildir, ancak, geçmişte bu yönteme verdiği önemle bu gün kıyaslandığında, bu saldırı türün çapı ve boyutlarıyla düşünüldüğünde, geçmişte başvurduğu bu yöntemin bugün için oldukça kadük kaldığı görülecektir. Örneğin, ortaçağda Batının, zengin ipek ve baharat yollarını ele geçirmek için, dinsel motifle süslediği, “kutsal haçlı seferlerini” yüzyıllardır sürdürdüğü bilinmektedir. Amaç açık ve belli, ancak yöntem de o ölçüde sade ve basit: Geniş halk katmanlarının sömürü ve talan savaşına seferber edilmesinin en güçlü ve en olanaklı aracı, tanrı buyruğu Hıristiyanlığın yeryüzünde egemenliğinin sağlanmasıdır. Ortaçağda başvurulan bu tek yönlü, açık ve basit yöntemle, Batı kapitalizminin bugün başvurduğu karmaşık ve girift yöntem tartışmanın konusun oluşturacaktır.
Bilindiği gibi, Kapitalizm, Sovyetler Birliğinin yıkılışından sonra, gerek kendi iç boğazlaşmaları paylaşım savaşlarıyla, gerekse kapitalizmi kuşatan, etki alanlarını daraltan ve sömürüsüz bir yaşamın mümkün olduğunu ve elde edilebilirliğini ortaya koyan sosyalizm ve ulusal kurtuluş savaşıyla uğradığı prestij kaybının telafisi için yeni olanaklar elde etti. Girdiği bu dönemin yönelimini bir yandan maddi, ideolojik ve kültürel sözüm ona çok yönlü akademik tartışmalarla şekillendirirken, diğer taraftan bununla birlikte ve eş zamanlı olarak yeniden örgütlenmesini olanaklı kılan gündemini oluşturdu. Akademik ve ideolojik tartışmalarda, kapitalizme engel teşkil eden ne varsa, artık olmayacaktı ve bu nedenle “ tarihin sonu” gelmişti. Bu “ bilimsel kepazeliği” akademik tartışma adına Fukiyama üstlenecek ve “tarihin sonunun geldiğini” ilan edecekti. Bunun anlamı, Ulus devletler, kapitalizmin yeni yöneliminde, kendini yeniden ürettiği “yenidünya düzeninde” ihtiyaç duyduğu sınırsız pazarların bir engeli idi ve artık “ Ulus Devletler” dönemi bitmişti. İkincisi, sınırsız pazarların sınırsız ve tartışmasız mutlak gücü kapitalizmde “ sınıf mücadeleleri”nin de sonu gelmişti. Globalizm, yenidünya düzeni, kareselleşme gibi adlar verilen “ yeni kapitalizm”in sınırsız sömürüsü, tarihin bütün çağlarında insanlığın özlediği yeni bir yaşamdı. Kapitalizm, sözcüleri aracılığı ile ürettiği “ bilimsel çarpıtmanın” gereğini yerine getirmekte geç kalmayacak, Ulus Devletlere karşı topyekûn saldırıyı başlatmakta geç kalmayacaktı. Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra sıra Doğu Avrupa’ya gelecek, İkinci paylaşım savaşından sonra değişik etnik kimliklerin, farklı milliyetlerin bir arada ve barış içinde yaşayabildiğinin açık örneği olan Yugoslavyada “milliyetçilik rüzgârları” estirilecek ve Barışın ülkesi etnik boğazlaşmaların arenası olacaktır.”Etnik ve dini kimlik problemi” adeta yaratılacaktır ve bu hassasiyet kaşınacaktır. Ulus Devletleri- hele bu devletler az buçuk antikapitalist bir yörüngedeyse- kapitalizmin karşısında zayıf düşürmenin en etkili silahı olan milliyetçilikle vurulacaktır. Bir ülkedeki veya bir bölgedeki etnik –dini kışkırtmalar, farklı bölge ve ülkedeki etnik ve dini kışkırtmaları da tetikleyecek ve “ tarafgirlik” yaratılarak, aynı silah, bu ülke ve bölgelere de yayılacaktır. Yugoslavya’daki Sırp-Boşnak çatışmasında, Emperyalistlerin donatıp teçhiz ettiği Arnavut ve Boşnak taraftarlığı, bu meyanda ülkemizde daha çok “ Müslümanların kırılması” gerekçesiyle “Boşnak taraftarlığı” yaratmış ve emperyalistler oyunlarını başarıyla oynamışlardır. Emperyalistlerin Yugoslavya’yı yutmasına direnen Miloseviçten ise nasıl bir “canavar yarattığı” ve yalanına dünya ölçeğinde nasıl güçlü kamuoyu oluşturduğu belleklerdedir. Aynı oyun, Rusyada, emperyalistlerce Çeçenlerin dama taşı olarak kullanılmasında sahnelenmiş, “Çeçen masumiyeti”ne inandırıcılık kazandırılmıştır. Orta-Doğu ve Kafkaslar gibi enerji bölgelerinde etnik ve dini Milliyetçiliğin tırmandırılması ve etkin kılınması, kapitalizmin bu bölgelerdeki etkisini ve gücünü artırmıştır. Dahası, bu öylesine güçlü bir yalan, bir çarpıtmadır ki, ülke ve bölge aydınları ve sözüm ona ilericileri, etnik-dini kışkırtmaların arkasındaki güçleri ya görememişler, ya da görmek istememişler ve misyonları gereği karşı olmaları gereken emperyalist-kapitalizmin bu temelli kışkırtmalarına araç olmuşlar, saldırılara meşruiyet kazandırmışlardır. Kapitalizmin paralı bilim adamı Fukiyama bile, “eski solcularca” bu denli baş tacı edilmesine herhalde şaşırmıştır.
Irak’ın işgali ülkemiz kamuoyunda Anti-Amerikancı bir görünüm yaratmıştır. “ Görünüm” diyoruz, çünkü kalıcı bir örgütlenme ya da bir yurtsever cephe oluşturmanın alt yapısının ipuçlarını veren bir tepki değildir. Mevcut eğilimin “ dinsel temelli” olduğu görülmektedir. Kapitalizmin teknisyenleri, sınıfsal örgüt ve bilinçten yoksun tepkiyi ıslah etme becerisine sahip olduklarını şimdiye değin çok kez gösterdiler, bunu şimdi de yapabilirler. Onlar için ortam uygundur ve karşı koyucu ve tepkiyi sınıfsal-yurtsever mecraya kanalize edici kapsayıcı sınıf örgütlenmesinin var olmayışı, olanların kitlesel düzeyde etkin olmamaları, kapitalistler için bulunmaz bir fırsattır. Oyunun senaryosu kapitalizm tarafından yazılmıştır ve oyuncular senaryoya uygun seçilmiştir. Irak’ın işgaline tepkinin görünen başat biçiminin “dinsel motif ve kaygılı” olması, görünümün Hristiyan-İslam çatışması olarak adlandırılması ve bu adlandırmanın inandırıcılık kazanması da, senaristlerin uzun vadeli ve her adımlarını kendi içlerinde bütünlüklü ve tutarlı attıklarını göstermektedirler. Acaba Fukiyamanın “tarihin sonunu” getiren akademik demagojisi ile Samuel Huntington’un “ uygarlıklar çatışması” kapitalizmin saldırılarının üstünü örtme görevinde çakışma noktasında mı buluşmuşlardır? Bilindiği gibi Kapitalizmin yeni ideologu Huntigton’a göre, tarihin ileri taşıyıcılığında, uygarlığın gelişmesinde her biri kendi içinde anlamlı ve belirleyici olan unsurlar önemini kaybediyor, belirleyicilik uygarlıklar çatışmasına yükleniyor. Huntingtonun uygarlık adlandırması ise “dinsel belirleyicilik”….Yani, yeryüzünün iki büyük uygarlığı İslamiyet ve Hıristiyanlık. İşte bu noktada yukarıda belirttiğimiz endişe de kendini ele vermektedir ve Irakın işgaline “ dinsel” kaygıyla yaklaşmanın, kapitalizmin demagogu Huntingtonu haklı çıkarmak olacağını düşünmekteyiz. Açılımlara sonraki sayıda devam edeceğiz.
Uygarlık Çatışması mı Sınıf Mücadelesi mi?-02
Yazımızın, geçen sayıdaki bölümünde Huntington’un “uygarlıklar çatışması” ve Fukiyama’nın “Tarihin sonu” adlı tezleriyle, kapitalizmin yeni yöneliminin belirlendiğini, uygun hareket tarzını belirleyen kapitalizmin bütün yerküreyi “kayıtsız-koşulsuz”Pazar haline getirme histerisiyle saldırganlaşan kapitalizmin, önce zaaflarını da kullanarak sosyalist sistemi parçaladığını, giderek gerek açıkça işgal ederek, gerekse ulus devletlerin kronik zafiyetlerini oluşturan “etnik ve dini” farklılıkları kullanarak,”Evrensel Pazar”ın önündeki engelleri ortadan kaldırma çabasına giriştiğini belirtmiş, bu bağlamda kapitalizmin yeni yöneliminin doğru analiz edilmesinin ve ancak devrimci hareketin mevzilenme, ittifaklar, örgüt ve ideolojik bütünlüğünün önündeki sorunlara doğru teşhisler koyarak doğru bir hareket tarzı belirleyebileceğini vurgulamıştık.
Kapitalizm, yeni yönelimini topyekûn sadırıyla gerçekleştirmeye çalışırken amaçta sapma olmaksızın yöntemde “farklı”imiş gibi davranmakta ve gerek kitlelerin gerekse aydınlarımızın, olayı kavramasında bulanıklık yaratmaktadır. Sistemin ABD kanadı ağırlıklı olarak “askeri güce” başvururken, AB kanadı sözüm ona bu yönteme “karşı imiş” gibi davranmakta, kapitalizmin sömürü ve yağmasını “insan hakları, demokrasi, özgürlük” gibi-aslında sosyalistlerin program ve söylemleri olan- kavramlar üzerinden gerçekleştirmeye çalışmaktadır. ABD nin askeri zoru kitlesel tepkilere neden olurken, AB nin “demokrasi ve insan hakları” nı sömürünün evrenselleşmesinin aracı olarak kullanması, özellikle saf dirik aydınlar arasında rağbet görmekte, taraftar bulabilmektedir. Bu aydınlar, olaya salt kendi bireysel çerçevelerinden yaklaşıyor olsalardı elbette böyle bir yazının konusu olmayı da hak etmiş olmayacaklardı. Ne var ki, bugün “insan hakları ve demokrasi” adına kapitalizmin sözcülüğüne soyunanlar, geçmişteki Marksist kimliğinin arkasına gizlenerek ve yüzlerine “sosyalist maskesi” geçirerek “görevlendirildikleri”güçler adına, “lejyon askerleri” ruhuyla saldırmakta ve hizmetlerini sunmaktadırlar. Elbette, “küresel kapitalizmi” tanrılaştıranlar yalnızca bu türler değildir ve bunu yüzlerine “sosyalist maskesi” takarak yapmamaktadırlar. Bu türlerin yüzlerinin açığa çıkartılması, durumun kitlelerce kavranılması önem taşımaktadır.
Sosyalizmin bir ideoloji ve eylem olarak tarih sahnesine çıktığı 19.yüzyılda, burjuvazi, sosyalizmin eylem ve öğretisine doğrudan, cepheden saldırmakta, her saldırıdan sosyalist eylem ve ideoloji güçlenerek çıkmaktadır. Açık ve cepheden saldırıların sosyalizmi güçlendirmesi karşısında acze düşen burjuvazi saldırı yöntemlerini değiştirerek, saldırıyı bizzat sosyalizmin içinden satın aldıkları aracılığı ile sürdürmeye başlamıştır. Kautsky ve Bernstain bu amaçla sosyalizme içten saldıran ilk “uç beyleri, geriye bugünkü sırnaşık, yalama ve yüzsüz ardıllarını bırakarak, tarihte haklı bir ün de elde etmiş oldular. Kautsky ve Bernstain gibi “uç beyleri” ardıllarının yanında, lafı döndürüp dolaştırmadan, eveleyip gevelemeden ortaya koymaları bakımından daha bir saygıya değerdirler… Ancak, bugünküler, emperyalizmin gönüllü sözcülüğünü “demokrasi ve insan hakları” adına üstlenirlerken ne yüzleri kızarmakta ne de ahlaki sınırlama taşımaktadırlar. Belki de haklılar, “lejyon askerleri”dir, kutsal görevlerini para karşılığı yapmaktadırlar. Marksizmin ölümünü ilan ederler ve Marksist kavramların içinin boşaltılması için görevlendirilmişlerdir. Görevlerini, kitlesel bilinç bulanıklığından faydalanarak ve yelkenlerini şişiren yalan rüzgârını arkalarına alarak layıkıyla yerine getirmektedirler. Ayrıca yenilgi sonrasının yılgınlığının avantajlarını(!) son kertesine kullanmayı da ihmal etmezler…
İşte bugünün “uç beyleri” Fukiyamanın “Tarihin sonu”tez ile ilan ettiği, sınıfların ve sınıf mücadelelerinin ortadan kalktığı, Huntingtonun “uygarlıklar çatışması” tezi ile ilan ettiği, toplumsal devinimden sınıfları çıkararak Doğu-Batı, İslam-Hristiyan çatışması altında Batı kapitalizminin saldırı ve işgaline zemin hazırladığı, küresel kapitalizmin meşruluğunu ilan eden tezlerini haklı çıkarmak için birbirleriyle yarış etmenin ötesinde, kitlelerin bilincini kalın sis tabakasıyla örtmektedirler ve emperyalist kapitalizmin sömürü ve yağmasının gizlenmesine şemsiye olmaktadırlar.
Marks “tarih, sınıf mücadelelerinin tarihidir” derken, bütün toplumsal çatışma ve değişik araçlarla sürdürülen ve zaman zaman farklı görünümlere bürünen fiili hareketliliğin gerçeğini tespit ediyordu. Çatışmalar, toplumsal sınıfların çatışması idi, ancak çatışan taraflar farklı ülkelerin ezilen yığınları olmasına karşın, egemen sınıflar, yığınları farklı dürtülerle motive ederek savaş alanına sürmekteydi. Kitleleri, egemen sınıfların sömürü ve yağması adına cepheye sürerek birbirlerini kırdırmanın motivasyonu ortaçağda dinsel etmenler iken, kapitalizm döneminde dinsel faktörlerle birlikte etnik-milliyetçi farklılıklar da sıkça kullanılan motivasyonlar olmuştur. Özellikle, günümüzde dinsel ve “etnik-milliyetçi” eğilimlerin körüklenmesi ve toplumsal ivme kazanması, kitlesel sağa kayışın işaretlerini vermekte ve karşı devrimci saldırılara da zemin oluşturmaktadır. Bu, burjuvazinin bilinen oyunudur ve hangi ilkel eğilim ön plana çıkarılırsa çıkarılsın her ikisi de burjuvazinin işine yaramakta ve sömürü düzenine malzeme sağlamaktadır. İşte, hangi maskeyle savunurlara savunsunlar, neo liberaller ne yaptıklarının farkındalar ve kapitalizm adına üstlendikleri ve yerine getirmeleri gereken bir görevi ifa etmektedirler. Tarihin dünkü sayfalarına bakıldığı zaman burjuvazinin çok kullandığı bu yöntemin emekçi kitlelere maliyetini görmek mümkündür. 1848 Fransa-Avusturya burjuvaları arasındaki savaşta, Fransız ve Avusturya işçi sınıfının isyanı karşısında, Fransız ve Avusturya burjuvazisi kendi aralarındaki savaşa son vererek kendi ülkelerindeki işçi sınıfının mücadelesini bastırma konusunda anlaşmışlar, cephede birbirlerine ve çoğunlukla emekçi kitleler eliyle doğrulttukları silahları, içerde işçi sınıfına çevirerek isyanı kanla bastırmışlardır. Burjuvazinin “ulusçuluğu” sermayesinin yayılıp kökleşmesiyle, sömürünün yaygınlaşması ve kökleşmesiyle sınırlıdır. Dahası, adı edilen dönemde “ulusçuluğun” maddi kökenleri de vardır ve burjuvazi esasen ulusalcı olmak da zorundadır. Burjuvazinin “ulusal” olması, yurtsever olduğu anlamına gelmez. Sınıf olarak egemenlik araçlarına sahip olmasının yolu buradan geçmektedir. Bir yandan iç pazarı merkezileştirirken, diğer taraftan, diğer kapitalist ülkelerle kıyasıya bir rekabete girecek, hammadde ve Pazar sorununu lehine çözmeye çalışacaktır. Bu nedenle “ulusal” ölçekte güçlü olmak zorundadır.. Emperyalist döneme girilmesiyle, burjuvazi “ulusal” kimliğini kaybederek kozmopolitleşecek, ulusal varlığı sona erecektir. Tekeller ve tekelci sermaye dışında kalan güçler “ulusçu” luk mirasını devralacaktır. Ancak, burjuvazinin “ulusçuluğu” ile, tekelci burjuvazi dışında kalan güçlerin ulusçuluğunun maddi dayanakları birbirinden oldukça farklı olacaktır. Sermaye dışı kitlelerin ulusçuluğuna “yurtseverlik” damgasını vuracaktır. Bu güçler, uluslararalılaşan sermayenin sömürü, tahakküm ve talanına karşı yurtseverlik bayrağı altında emperyalizme karşı savaşacaktır. Doğaldır ki adı edilen dönemde yurtsever güçlerin içinde tekelci konuma gelememiş orta ve küçük sermaye kesimleri de yer alacaktır ve almıştır.
Kapitalizmin,21.yüzyıla girerken geçirdiği evrimleşme şimdiye değin tanık olmadığımız bir işleyişi ve yapılanmayı da beraberinde getirmiştir. Serbest rekabetçi dönemde ulusal kaynaklardan var olan ve bu kaynakları kullanarak tekelleşen burjuvazi, emperyalist dönemde uluslar arası karakter kazanarak ulusal sınırları aşan tekellerin orijini ulusaldır. Kendi ülkelerindeki devletleri kendi egemenlik ve sömürü aracı olarak organize edip, bu devletlerin gücünü sömürü alanlarını koruma, yeni sömürgeler elde etme aracı olarak kullanmışlardır. Ancak,21.yüzyıla girildiğinde, artık ulus orijinli kapitalistlerden söz etmenin olasılığı yoktur. Ulus kökenli tekellerin üstünde, hiçbir ülkeye, milliyete, belirlenmiş tanımlı sınırlara sahip olmayan yeni bir kapitalist sınıf sistemin dümenine geçmiştir. Devasa ulus kökenli kapitalist tekeller bile bu sermayenin taşeronları konumuna gelmiştir. Bir başka ifadeyle uluslararalılaşmış sermaye grupları, küresel sermayenin halkaları haline gelmiştir. Sistem ölçeğinde kapitalist yapılanmanın bulunduğu nokta göz ardı edilerek siyasal,sınıfsal toplumsal öngörülerde bulunulamaz. İşte, Fukiyama ve Huntingtonun tam da söylemek istediği budur ve sistemin yeni yapılanmasında engel olarak gördüğü sistem karşıtı yapılanmaların varlığının miadının dolduğuna bizi inandırmaya çalışmaktadır. Elbette, sistemin donanımlı ve iyi yetiştirilmiş “uzmanları” bunları söylerken “sokak” dilini kullanmayacak, ama sokağın anlayamayacağı dili kullanarak sokağı kullanacaktır. Kapitalizm,”demokrasi” teranesiyle sosyalist sistemi, sosyalizmin içindeki insanları kullanarak yıkmayı başardı. Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa “demokrasi” adına açık Pazar haline getirildi. Kapitalist Pazar dışında kalan ülkelerde demokrasi ve insan hakları yoktu ve “Demirperde” ülkeleriydi!… Böylelikle sadece Rusya değil, sosyalist sistemden kopan ve kendilerine Bağımsız Devletler topluluğu adını veren ülkeler kapitalizm için yeni ve heyecan uyandıran pazarlardı. Bu ülkelerdeki yurtsever yönetimler de demokrasi için ( siz sömürü için deyin) ayak bağı idi ve bundan kurtulmanın reçetesi de hazırdı. Renk renk devrimler (turuncu,yeşil,beyaz…. ) için vurguncu Sorosun dolarları ile bu işlerde halledildi. (Ukrayna ve Gürcistan’daki turuncu devrim(!) ile Türkmenistan ve Özbekistandaki girişimler hatırlanmalıdır… Çavuşesku hakkındaki hayasız yalanlar on yıl geçmesiyle ortaya çıkacak, İsviçre Bankalarında milyonlarca doları olduğu yalanını söyledikleri Çavuşeskunun hiçbir bankada bir kuruşunun olmadığı gerçeği sonradan fakat geç anlaşılacaktır. Sırada Yugoslavya vardı ve bu ayak bağından da kurtulun malıydı. Emperyalistlerin burada başvurduğu yöntem etnik ve dini farklılıkları kullanmaktı. Arnavutlar, Sırplar, Boşnaklar, Hırvatlar yıllardır iç içe yaşanmışlıkları unutarak birbirleriyle vuruşturuldular ve halklar arasındaki düşmanlık giderilemez ölçüde derinleştirildi. Diğer taraftan aynı ölçüde “dinsel farklılık” faktörü de emperyalistlerin elinde, sınıf mücadelesinde emekçi halka karşı kullanılan gerici ve etkili silah olagelmiştir.
Buraya kadar olan bütün açıklamaların amacı, dinsel ve etnik farklılıklardan kaynaklanan tepkilerin görünüşte tepkiler olduğu, emperyalistlerin elinde halkın, halka karşı kullanılmasının ve kırdırılmasının aracı haline geldiğidir. Bu nedenle bu tepkiler gericidir, karşı devrime hizmet eder. AB ve ABD kaynaklı kuruluşların bol paralarla finanse edip “dinler arası diyalog”, “ “hoşgörü” gibi cazip söylemlerle yürüttüğü “dinsel kaynaklı” faaliyetlerin, küresel sermayenin propaganda araçlarıdır ve hoşgörüyle ve diyalogla da ilgisi yoktur. Ya da bunların hoşgörüden anladığı sınırsız sömürülerini içe sindirmek, savaşlara ses çıkarmamak, açlık ve sefaleti görmezlikten gelmek ve bütün bunları kabullenmektir. Bütün amaç, geri ülke halklarının değer yargılarının törpüleyerek, kültürel ve psikolojik olarak “kapitalist pazara hazır hale getirmek” sömürünün üstünü örtmektir. Aynı şekilde, etnik özellikli örgütlenmelerin de bir yandan kapitalistlerce tehdit ve şantaj aracı olarak kullanıldığı, diğer taraftan emek-sermaye çelişkisinin üstünün örtülmesine hizmet ettiği görülmektedir. Bunların kitlesel bilince yansıması, kavram kargaşasına ve ideolojik bulanıklığa nerden olmaktadır.
Devrimcilerin, işçi sınıfının, etnik farklılıkları bertaraf ederek niçin yurtsever olmak zorunda olduklarını, günümüzde yurtseverliğin sınıf devrimciliği ile iç içe geçtiğini, sermayenin hiçbir kesiminin “ulusal” olmadığını, bu sürecin tamamlanarak bittiğini ve toplumsal ayrışmada sınıfların netleştiğini ve devrimci tavra ilişkin sorunları gelecek sayıda tartışmaya devam edeceğiz.
Uygarlık Çatışması mı Sınıf Mücadelesi mi?-03
Yazımızın ikinci bölümünde, küresel kapitalizmin sözcülerinin “ tarihin sonunun geldiği”ni, “sınıf mücadelelerinin bittiği”ni, görülen çatışmaların “ uygarlıklar arası çatışmalar” olduğuna ilişkin kehanetlerine değinmiş, sınıf mücadelesinin ideolojik,örgütsel ve pratik yöneliminin doğru saptanması açısından bu karşı-devrimci tezlerin iç yüzünün açığa çıkartılmasının, devrimcilerin “ertelenemez” görevleri olduğuna işaret etmiştik. Kapitalizmin ekonomik, politik, siyasi ve kültürel olarak yeni yönelime girdiği 1990 lardan günümüze, bir dizi kavram da günlük yaşama girmiş, ancak kavramları üzerine oturdukları gerçeklikten kopartılıp soyutlanarak “ tapılan ayetler” haline getirilmiştir. Kapitalizmin akıl hocalarının tam da istediği buydu. Gündemi oluşturan kavramların üzerine oturdukları “ reel gerçekliğin” anlaşılması bakımından bıktırıcı olma pahansa kısa bir geriye dönüş zorunluluğu duymaktayız. Tekelci döneme girmesiyle birlikte kapitalizmin devresel bunalımları artmış, tekrarlanan bunalımların arasındaki süre kısalmıştır, etkisi bir öncekine göre yıkıcı ve şiddetli olmuştur.Birinci bunalım döneminin sorunlarını kendi aralarındaki savaşla aşmaya çalışan kapitalistler, savaş sonrası savaş ekonomisinin göreli rahatlığını yaşamışlarsa da, uzun erimde, savaş bunalımı artırmaktan başka işe yaramamıştır. Merkezi ve yoğun üretime geniş pazarlar arayan kapitalistler birinci paylaşım savaşıyla, sistemin karşısında ve sistemin tasfiyesini hedefleyen bir devrimle karşılaşmışlar, kapitalistler arasındaki çelişkiden Sovyet devrimi gerçekleşmiştir. Savaşın sonucu ekonomide göreli rahatlama yaşayan kapitalizm, birinci devresel bunalımı hazırlayan süreden daha kısa bir sürede ikinci bunalımını yaşayacak, yine bunalım kapitalistler arası savaşa yol açacaktır. İkinci paylaşım savaşı sonucu kapitalizm için bir hüsran olacaktır. Değil pazarlarını genişletmek, yeryüzündeki pazarlarının üçte birini yitirecektir. Doğu Avrupa’da kurulan Halk Cumhuriyetleri Sovyetlerle birlikte Sosyalist sistemin içinde yer alacaktır. Artık kapitalizm tek sistem değildir ve karşısında kapitalist sistemi sıkıştıracak, kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfı hareketlerini, sömürge-yarı sömürge ülkelerde bağımsızlık hareketlerini destekleyecek sosyalizm vardır. Nitekim, savaşın hemen ertesinde ulusal kurtuluş savaşlarının çığ gibi büyüdüğü ve yayıldığı, başarılar kazandığı görülecektir. Ulusal Kurtuluş savaşlarının yayılması, başarılar kazanması kapitalizmin sömürge pazarlarından çekilmesi sonucunu doğuracak, dahası, anti-emperyalist ulusal kurtuluş savaşlarına Komünist-Sosyalist partilerin öncülük etmesiyle bu ülkelerin ileride anti-kapitalist bir çizgi izleme olasılığının güçlü olması, bu ülkelerin sistemden tamamen kopması anlamını taşıyacaktı.
Orta-Doğu, Güney Asya gibi bir çok ülkedeki ulusal kurtuluş savaşı, bu ülkelerin “ siyasal bağımsızlıklarını” elde etmeleriyle sonuçlanacaktır. Her iki paylaşım savaşına da pazarlarını genişletmek dürtüsüyle katılan kapitalistler, savaştan umduklarını buyamadıkları gibi, var olan pazarlarını da kaybetmekle ve üstelik kapitalist sistem için sürekli tehdit unsuru oluşturan sosyalist sistemin doğmasına da sebep olacaklardır. Her iki savaşın da sistem açısından kaybı, kapitalistleri ikinci savaş sonrası çelişkilerini ertelemeye ve birlikte hareket etmeye zorlamıştır. Bu anlaşılabilir bir nedendir. Öncelikle her iki savaş da kapitalizme, savaş sonrasının kısa süreli ve geçici rahatlamasının dışında uzun vadeli daha büyük zararlar vermiş, üstelik, sistem karşıtı ve sistemin varlığını sona erdirmeyi amaçlayan bir başka dünya daha vardır artık. Bu nedenlerin toplamı sistemin işleyişini etkilemiş ve kapitalistler arası çelişki yerini işbirliğine , sistemin bütünleşmesine bırakmıştır.Emperyalist kapitalistler artık sömürü mekanizmasını tek tek emperyalist ülke veya tekel olarak değil, “kurumsal” olarak işletecektir.Dünya Bankası, İMF, OECD, AET-bugünkü AB. AB den demokrasi bekleyen sosyalistlerin kulakları çınlasın!- NATO bu dönemde sistem tarafından kurulan ve sistem adına icraatlarda bulunan emperyalist kapitalist kurumlardır. Emperyalist sömürünün devamlılığında tek tek kapitalist ülke ve tekellerin müdahaleleri ikinci plana düşmüş, sömürü ve müdahaleler bu kurumlar aracılığı ile disipline edilmeye başlamıştır. İkinci paylaşım savaşı sonrasının bir diğer tipik özelliği de, sistemden kopuşların yaşanmasıyla Pazar kaybına uğrayan kapitalizm, “iç pazara” yönelik” üretime ağırlık verecek, tüketim ekonomisini yaygınlaştıracaktır. Ancak, devasa üretime iç pazardaki tüketimin cevap vermesi olanaksızdır. Burada yeri gelmişken hemen belirtelim: İkinci paylaşım savaşının ertesinde kapitalizmin pazarlarını kaybetmesiyle, iç pazara yöneliminde araç olarak “ Sosyal Demokratlar” kullanılacaktır. Bu evrede aşağı yukarı tüm Avrupa’da “Sosyal Demokrat partiler” kitlesel güç kazanır ve iktidardadırlar. Burjuvazinin sömürüyü daha geniş alanlara yayması için “ kitlesel desteğin” sağlanmasının önemini bu dönemde kavradığını söylemek abartı olmayacaktır. Çalışma hayatının düzenlenmesi, ücretlerde göreli iyileştirmeler, göreceli demokratik hakların kullanılabilir hale getirilmesi, sendikal örgütlenmelerin yasallaştırılması bu dönemin sonuçlarıdır.Kapitalizmin iç pazara yönelmesiyle,sömürü kalemlerine bir yenisi daha eklenecek, artık değer sömürüsü ve sömürge ülkelerin yer altı ve yer üstü değerlerinin kapitalist ülke ve tekellere aktarılmasıyla birlikte, iç tüketimin teşviki ve yoğunlaşması sonucu küçük burjuvazi de dolaylı sömürülen katman olmaktan çıkıp doğrudan sömürülen kesim olacak, bütün birikimleriyle ve uzun vadeli borçlandırılacak ve böylece, işçi sınıfı dışında kalan halk katmanlarından da kapitalizme değer transferi gerçekleştirilecektir .Böylece, geniş halk kesimleri de doğrudan ve yoğun olarak sömürü mekanizmasının içine alınacaktır. Bir diğer husus da, Kapitalist burjuvazin iç pazara yönelik üretime ağırlık vermesiyle, sömürünün kısa vadede etkisinin ortaya çıkmaması, bir rehavete neden olacaktır. Burjuvazi siyasi atağa geçerek, kapitalist ülkelerdeki komünist-sosyalist partilerin “sosyal demokratlaşmasının” önünü açacaktır. Gerçekten, Avrupa’da devasa kitlesel güce ve prestije sahip komünist-sosyalist partiler burjuvazinin manevrası karşısında gerilemişler ve kimilerinin programları sosyal demokrat parti programlarıyla aynılaşmış, kimileri de daha gerilere düşmüşlerdir. Avrupa’nın kitlesel sosyalist-komünist partilerinin “sınıf mücadelesini” reddetmeleriyle, “Euro komünizm”i göklere çıkararak Marxizmin reddine ulaşmaları bu döneme rastlayacaktır. Bütün bu faktörler, ikinci savaş sonrası prestij kaybına uğrayan burjuva siyasasının yeniden rağbet görmesine neden olacaktır. Açıkça sınıf savaşını reddeden komünist-sosyalist partiler hızla oy ve prestij kaybına uğrayacaktır.
“İçeride” siyasi istikrarı yeniden sağlayan burjuvazi, ikinci savaş sonrası siyasal bağımsızlığını kazanan, ancak tüm toplumsal yapısıyla “sistemin dışına çıkamamış” ülkeleri, yeniden bağımlı hale getirmeye başlamış, kaybettiği pazarları yeniden genişletmiştir. Ancak yöntemin farklılığı açıktır: Göreceli siyasal bağımsızlığı tanıma, ekonomik bağımlılığı artırma ve pekiştirme. Bağımlı ülkelerde siyasal rejimlerin biçimlendirilmesinde, işbirlikçilerinin iktidarı için, sistemin ABD kanadı askeri zora başvurmakta duraksamazken, AB kanadı sözüm ona “barışçı, diplomatik “ yolu tercih edecektir. İMF ve Dünya Bankasının “ borç ekonomisine” sarmaladığı ülkeler iflas noktasına gelirken, bu duruma direnç gösteren ülkeler NATO nun silahlı gücünün tehdidine maruz kalacaktır.
1900 lü yılların son çeyreği, sistemin işleyişinde belirgin farklıkların uç vermeye başladığı yıllardır. Kapitalist emperyalizm küreselleşme evresinin başladığı yıllardır. Özellikle geri bıraktırılmış ülke ekonomileri emperyalist kurumlarca, kapitalizmin yeni yönelimine uygun olarak yeniden şekillendirilir. Siyasal ve ekonomik yapılar hızla tasfiye edilir, tasfiyeye direnç gösteren ya da tasfiyeyle sınıfsal çıkarları uyuşmayan güçler “zor” yoluyla tasfiye edilir ve yeni döneme “uyum” süreci başlatılır. 1990 lı kadar genel işleyişin özeti budur. İki binli yıllarla girerken, yeni dönem için süreç olgunlaşmıştır ve bu dönemin adının konması, hedeflerinin tanımlanması gerekecektir: Yeni dönemin adı Küresel Kapitalizimdir ve hedef bütün yerküreyi sermayenin sınırsız ve koşulsuz sömürü alanı haline getirmektir. Kapitalizmin ulaşmak istediği bu hedefte başlıca engeller Sosyalist Sistem ve “Ulus Devletlerdir”. Bilindiği gibi 1990 lar ve sonrası gelişmelerde sosyalist sistem tasfiye edilmiş ve engellerden en önemlisi aşılmış, böylelikle kapitalizm yeniden geniş pazarlara kavuşma olanağı bulabilmiştir. Sıra “Ulus Devletlerde” idi ve zaten ekonomik altyapısı İMF ve Dünya Bankası gibi uluslar arası kapitalizmin mekanizmalarınca hazırlanmıştı. Sırada, politik, siyasal ve kültürel alt yapının hazırlanması vardı. İşte yukarıda adını ettiğimiz, küresel kapitalizmin “kavram kargaşası yaratma” atağı da ağırlıklı olarak bu döneme denk düşecektir. Fukiyama “ “tarihin sonunun geldiğini” ilan etmiş, Huntington bundan böyle görülebilecek çatışmaların “ uygarlıklar çatışması” olacağı kehanetinde bulunmuştu bile. Her iki”tez”in içeriği de, toplumsal sınıfların ve sınıf çatışmalarının, sınıf mücadelesinin üstünün örtülmesi, olan-olacak olan çatışmaların üstünün örtülmesi ve toplumsal alt üst oluşların saptırılmasıydı. Kapitalizm, bu amacın gerçekleşmesine yönelik kitle pasifikasyon araçlarını ustalıkla kullanacak, “tez”lere uygun ve uyumlu olarak “olayları “yaratacak ve kullanacaktır. 11 eylül ABD olayları “yaratılan” etkinin en geniş ve amaca en uygun olanıdır. ABD’nin en stratejik noktalarını bizzat bombalattığı, taşeron olarak “siyasal İslamcıları” kullandığı kaynaklardan açıklanacaktır. Ancak, dünya kamuoyu yaşanan çatışmaların “Hıristiyan Batı ile İslam Doğu” arasında cereyan ettiğine inandırılmıştır. Dünya kamuoyunun desteğini sağlayan emperyalizm, “ terör ve terörizmli” mücadele adı alında, kapitalizmin küreselleşmesinin önünde engel, doğal enerji kaynaklarına sahip ülkeleri “ teröre karşı savaş” aldatmacası ile askeri ya da siyasal zor yoluyla işgal edecektir. Irakın işgalinde askeri zor ön palana geçerken, Eski Sovyet Cumhuriyetlerinde siyasal zorun ağırlıklı olduğu gözlenmektedir. Kapitalizm, sosyalizme yakınlık duyan kitlelerin bilincinin de köreltilmesi ve kitlesel desteğinin sağlanması gerektiğini de ihmal etmemiş, “AB” patentli reçeteler sunmuştur. Örneğin, “Kopenhag kriterleri” bu etki alanında nefes alan sözüm ona sosyalistlerin, ilericilerin başucu amentüleri olmuş, bilerek ya da bilmeyerek, açıkça pasifikasyon aracı olarak kullanılan demagojinin savunulması başlıca uğraş alanları olmuştur. Burjuva demokratik devrimiyle, kapitalizm öncesi toplumsal yapının unsurlarını beri taraf edememiş, içinde barındıran toplumlarda, bu hassas noktalar durmadan kaşınmış, desteklenmiş ve bu etkinin yarattığı zafiyetten yararlanılmıştır. Etnikçilik ve dinsel gericilik, sosyalistlerin ağzından savunulmaya başlanmış, Kemalizmin Antiemperyalizm geleneğine sırt dönülmüş, insanlığın ortak ilerici birikimi “ laisizm”e burun kıvrılmış ve dahası irticacıların laisizme kin kusmaları, “ onların da örgütlenme özgürlüğünü savunuruz” aymazlığı ile destek bile bulabilmiştir. “Sosyalist demokrasi” de böylesine vizyon sahibi, öngörülü sosyalistler, etnikçiliğe, ortaçağ kalıntısı siyasal İslamcılığa Emperyalist kapitalizmin desteğini görmezlikten gelerek, bunların söz ve örgütlenme hakkını “sosyalizm adına” kusursuz savunurken, kendilerinde sosyalizmin temel değerlerinin uğradığı saldırıya cevap verecek zamanı, karşı koyacak gücü bulamamışlardır. Kapitalizmin “ zayıf halkalar” olarak kullandığı bu çağdışı eğilimler, ilericilik ve devrimciliğin de (!) yegâne ölçütü olmuştur. Kapitalizm, bugün “ terörist” olarak tanımladığı “siyasal islamın” gelişimini ve güçlenmesini bizzat kendisi yaratmış ve yarattığı bu ucubeyi de yine kendi saldırgan ve işgalci amacına uygun olarak kullanmıştır, kullanmaktadır. Öyle ki, kapitalizmin, kendi siyasasına uygun olmayan ve bu siyasayı kayıtsız koşulsuz kabul etmeyen siyasi iktidarlara asla tahammülü yoktur. ABD nin Irakı işgalinde yaşanan budur. Ecevit hükümetinin Türkiye topraklarını ABD nin koşulsuz kullanımına olumsuz yaklaşması, Kemal Derviş eliyle Ecevit hükümetinin yıkılıp AKP hükümetini devreye sokulmasına neden olmuş, hemen ertesinde ABDde AKP hükümetinin kurulması sinyali verilmiştir. Bütün bu gelişmeler, küresel kapitalizmin yönelimine uygun düşmektedir. Yerküreyi “tek pazar” olarak görme düşü gören emperyalistlerin “genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika “ projesinin gereği olarak bu bölgedeki ülkelerin siyasal rejimlerini “ ılımlı İslam” olarak öngörmeleri ve tanımlamaları da stratejilerine uygun düşmektedir.” Uygarlık doğudaki İslamla, Batıdaki Hıristiyanlar arasındadır” ın Huntingtonca konulmuş adı olacaktır. Bu nedenle ABD ve AB yetkililerinin, durmaksızın” bağımsızlığın modasının geçtiğini”, “ laisizmin uygun olmadığını”, kapitalizmle bir sorunu bulunmayan “ılımlı İslam” a yönelinmesi gerektiğini tekrarlamaları anlamsız ve rast gele söylenmiş sözler değildir, küresel kapitalizmin dünyayı yutma projesinin adımlarıdır. Kapitalizm için uygarlık daha geniş Pazar ve daha yoğun sömürüdür. Yoksa insanlığın temel ve ileri ortak değerlerinin, bu uygarlık anlayışı içinde yeri bulunmamaktadır.” Bağımsızlık”, emperyalist kapitalizmin sömürü alanı dışına çıkmak, ülke zenginliklerinin halk yararına kullanılması ise, bağımsızlığın, küresel kapitalizmin tanımladığı uygarlık içinde bir yeri bulunmayacaktır. Bu uygarlık anlayışına göre bağımsızlık “ modası geçmiş” bir ilkellik olarak tanımlanacaktır. Laisizm, insanlığın yüzlerce yıldır savaşarak, dinsel gericiliğe karşı kazanmış olduğu bir mevzi, çağdaş bir yaşam biçimi, dinin, dogmanın karşısına bilimi, bilimsel düşünceyi çıkartıyor ise, “ bilimsel düşüncenin bir ucu” nun kapitalist sömürüyü sorgulamaya dayanması tehlikesi (!) karşısında, laisizmin terk edilmesi “ küresel kapitalizmin” tanımladığı uygarlığın gereğidir, ancak insanlığın ulaştığı ileri ortak değer yargılarının inkârıdır. Kapitalizmin her kavramı kendi çıkarları adına adlandırması, saptırması olağandır ve sınıf savaşının farklı görünümüdür. Bunda şaşılacak bir şey de yoktur. Asıl şaşkınlık ve şaşılması gereken bu kavramları “sosyalizm adına” savunan zavallıların düştüğü durumdur. İnsanlığın ulaşmış olduğu ileri değerlerin, mücadeleler sonucu elde edilen mevzilerin savunusunu yapmak ve mirasına sahip çıkmak bu gün yalnızca devrimcilerin üstleneceği bir grevdir. İnsanlık ileri atılımlarını, özgürlük ve bağımsızlığını sınıf mücadeleleri ile elde etmiştir. Küresel kapitalizme karşı bağımsızlığın, orta çağ gericiliği irticaya karşı laisizmin savunulması sınıf mücadelesinin değişik görüntüleridir. Sınıfsız, sömürüsüz, savaşsız bir dünyaya ulaşılmanın sınıf mücadelesinden geçtiğini deneyerek öğrene insanlık, köreltilen bilincini koparıp atmasını da bilecektir.
DİPNOT
“Kitle” dergisinin 2006 Haziran sayısında ( 59 sayı) yukarıdaki başlıkla yayınlanan makalemizde “ Kapitalizm, bugün “terörist” olarak tanımladığı “siyasal İslam”ın gelişimini ve güçlenmesini bizzat kendisi yaratmış ve yarattığı bu ucubeyi de yine saldırgan ve işgalci amacına uygun olarak kullanmıştır, kullanmaktadır” denilerek, yazıya “ Küresel kapitalizme karşı bağımsızlığın, Ortaçağ gericiliğine karşı laisizmin savunulması, sınıf mücadelesinin değişik görüntüleridir” denilerek devam edilmiştir. Yukarıya alıntıladığımız tespitin “ siyasal İslamın Batı kapitalizmince yaratıldığı”na ilişkin bölümü sosyalistler dışındaki gözlemcilerce de kabul görmektedir. Belki apaçık bir olgunun dolaysız gözlemidir. Ancak, siyasal İslamın, yaratıcısı kapitalizm tarafından kullanıldığı hususu sosyalistler ile diğer gözlemcilerin ayırım çizgisidir. Konu, ırakta, siyasal İslamın silahlı gücü Zerkavinin öldürülmesi ile yeniden güncellik kazanmıştır. Sistemin sözcüleri tarafından son beş yılın değerlendirilmesine ve önerdikleri çözümün içeriğine bakıldığında, aşağıdaki özet bilgiye ulaşmak zor olmayacaktır.
2001 yılında eylemcileri siyasal İslamcılar olan ABD deki Ticaret Merkezinin bombalanması, Beyaz Saraya yönelik saldırı girişimi, Küresel kapitalizmin propaganda araçlarına inandırıcılık ve yeni saldırılara zemin hazırlamıştır. Hollywood tarzı senaryolarla önce “düşman” yaratılacak ev “yaratılan düşmana karşı” savaşılacaktır. 20.yüzyılın son çeyreğinde SSBC nin nüfuz alanında bulunan ve nispeten ilerici yönetimlerin hakim olduğu Afganistanda, ilerici yönetimleri devirmek amaçlı operasyonları CIA bizzat organize etmiş, bugün, ABD’nin “ düşman” saydığı ve Afganistan işgaline gerekçe gösterdiği Talibanı ilerici Afgan yönetimine karşı savaştırmak üzere bizzat örgütlemiş ve silahlandırmıştır. El Kaide bu dönemde vücut bulmuş ve devasa olanaklarla ABD ve kuklası Suudi Arabistan sermayesince Sovyetlere karşı savaştırılmak üzere organize edilmiştir. İran-ırak savaşında hem İrana hem de Irak’a silah satmakta tereddüt etmemişlerdir. Dahası, Saddam Hüseyini açıkça desteklemişlerdir. Bu dönemde “hür dünyayı tehdit eden ve savaşılması gereken düşman” SSCB idi. SSCB nin dağılmasıyla yeni “ düşmanlara” ihtiyaç duyulacaktı ve bu düşmanın yaratılması da uzun sürmeyecektir. Yeni düşman, Sosyalist SSCB ye karşı savaştırılmak üzere organize edilen, ancak SSCB nin dağılmasıyla “misyonu” sona eren “siyasal İslam” olacaktır ve düşmanlığın inandırıcı temelleri de çok geçmeden atılacaktır. SSCB nin yıkılmasıyla, bu yazının önceki bölümlerinde de sözü edilen sistemin sözüm ona Profesörleri Fukiyamanın “ Tarihin Sonunu”nu ilan eden tezi ile Huntington’un “Uygarlıklar Çatışması” tezinin kynaklık ettiği Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika projesinin siyasal yönünün “ılımlı islam2 olarak formüle edilmesi tesadüf değildir. Emperyalizmin sözcülerinin toptan ve bir ağızdan-ki AB sözcüleri de bu dayatmanın içindedir- Türkiye için “ ideal siyasal modelin” “ılımlı islam2 olduğuna ilişkin kehanetleri bu açıdan değerlendirildiğinde, bu paralı profesörlerin ne dediği , ne demek istediği açıkça görülecektir. Sosyalistler elbette “ Kemalist “ değildirler. Ancak, emperyalizmin sözcülerinin istediği noktada ve istediği üslupta Kemalizme küfür edereken, kimin küfür ettiğine değil kimin küfür ettirdiğine bakmak gerekecek. Sosyalizm insanlığın ilerici birikimlerini miras kabul eder ve bunu ileriye taşır. Nasıl ki , Fransız Burjuva devriminin insanlığa kattığı ileri birikimler bütün insanlığın mirası ise, Simon Bolivardan, CHE’ye-Fidel Kastroya, Hoşiminden Giap’a, Sömürüye ve gericiliğe karşı dünyanın neresinde ve kim tarafından verilirse verilsin bütün mücadeleler sosyalistlerin mirasıdır ve emperyalizmin saldırılarına karşı bu mirasın savunulması ve ileriye taşınması aynı ölçüde devrimcilerin görevi ve borcudur. Bu nedenle sosyalistler emperyalizmin ağzıyla ilerici birikimlerin simgesi olan isimlere küfür edemezler ve sosyalistler de bu küfürlere karşı sessiz kalamazlar. Bu gün yeni Osmanlıcıların, Siyasal İslamcıların, etnikçilerin ve Küresel kapitalizmin sözcülerinin koro halinde Kemalizme küfretmeleri, antiemperyalist bilincin pasifikasyonunudur ve emperyalist kapitalizmin düşünce tarzının sözüm ona sosyalistlerce kabullenilmesi gafletidir. Artık utangaçlık bırakılmalı ve marksizmin dosta düşmana karşı açık ve net kimliği ile davranılmalıdır. Küresel kapitalizmin yerküreye gemen olma hevesinin önünde ne varsa tümüne düşman olduğu unutulmamalıdır. Nasıl ki Sosyalistlerin faşistlerle aynı dili konuşma, aynı eğilimleri paylaşma hakkı yoksa, milliyetçiliğin bütün renklerine karşı tavır almaları bir zorunluluksa,aynı şekilde emperyalistlerce ve onların figüranları siyasal İslamcılarla da aynı dili kullanmaya, aynı eğilimleri paylaşmaya hakkı yoktur, olmamalıdır. Bu egemenliğin tesisi için yaratılan ve neredeyse dönüm noktası, milat sayılan 2001 yılında ABD ye yapılan saldırıda kullanılan siyasal İslamcılar, Emperyalizmin yeni işgallerinin de gerekçesi oluşturacaktır. Irakta Zerkavi bu misyonun adıdır ve işgalci güçlerce öldürülmesi bu gerçeği asla değiştirmeyecektir. Irak direnişinde Zerkavinin temsil ettiği “siyasal islamın ırak direnişini örgütleyen, sürdüren Irak halkınca kabullenilmediği de unutulmamalıdır. Zerkavi ve temsil ettiği siyasal İslamı “direnişçi” olarak tanımlamak işin iç yüzünü bilmeyen geniş kamuoyunca Emperyalist senaryolara inandırıcılık kazandıracaktır. Bu nedenle emperyalizme karşı tutarlı ve nihai tavrı ancak sosyalistler alabilir. “Siyasal İslamlcıların” anti-emperyalizmi tam da yukarıda sözünü ettiğimiz Hollywood senaryolarına uygundur ve emperyalizmin işgal ve sömürüsüne kitle desteği sağlama yönünden gerekçe oluşturmaktadır. 21. yüzyılda kapitalizmle sorunu olmayan toplumsal kesimlerin anti-emperyalist tavır almaları beklenemez. Kapitalizmin gelmiş olduğu aşamada antiemperyalist mücadele ile anti-kapitalist mücadele iç içe geçmiştir, kapitalizme karşı mücadelenin öncüleri aynı zamanda emperyalizme karşı mücadelenin de öncüleridir ve işçi sınıfının sosyalist önderliği dışında bu mücadeleye önderlik edecek toplumsal sınıflar tarih sahnesinden silinmiştir. Bu nedenle sosyalistlerin ve diğer ilerici güçlerin, siyasal İslamcıların “görünürdeki”antiemperyalizmine sempati beslemeleri ancak emperyalizmin senaryolarına inandırıcılık kazandırır, küresel kapitalizmin ekmeğine yağ sürer. Devrimciler, karşı devrimin ideolojik tuzaklarına, çarpıtmalarına, gerçeği soysuzlaştırmalarına karşı uyanık olmak zorundadır.