“Eğlenceliiik… Yimbeeşşş…”
Çocukluğumun geçtiği köyle kıyaslardım ortaokulu okumak için geldiğim kasabayı. Bizim köyün yanında devasa bir kütle, bir azamet heykeliydi sanki. En az beş yüz metre uzunluğundaki upuzun caddesinin tam orta yerine “çarşı” diyorlardı. Bu sözcük bana yabancıydı ve ezberlemek için kaç kez tekrar ettiğimi bilmiyorum. Çarşının tam orta yerinde hükümet konağını soluna, topal Selahattin’in dükkânını sağına alan meydandaki Atatürk heykelini, kasabanın tenha günlerinde sanki gülümser, kasaba pazarının olduğu Perşembe günleri, babamı aramak için aralarında “kaybolma” korkusuyla koşuşturduğum, acele acele birbirini tepeleyerek yürüyen kalabalığın arasından başımı kaldırıp baktığımda kaşlarını biraz çatık görürdüm. Kasabamızın bende bıraktığı ilk izlenim “ne kadar da büyük” olduğu… Devamı