Gün ağarmadan

Nasıl ve nerede başlardı hayatlar… Mesela nüfus cüzdanınızın hanelerinde doğum gününüz ay ve yılıyla yazılardan mısınız? Yoksa ilk nüfus cüzdanını ilk mektebe kaydolurken mecburiyet nedeniyle köy muhtarının arada beş on yaş farkı olanların tümünü günü, yılı, ayı aynı tarihli yazdırılanlardan mısınız? Mesela anneniz sizi dizinin dibine yatırıp masum, ak pak yüzünüzü seyrederken doğum sancısının hangi eş dost sohbetinde ansızın bastırmasıyla, komşunun arabasıyla filanca özel hastaneye nasıl yetiştirildiğini, dünyaya attığınız ilk çığlığınız duymanın mutluluğunu anlatırken sizin de annenizin nur yüzünü hayran hayran seyretmenizden daha insani ne olabilir ki… Ya da o güne değin hiç merak edip dikkatinizi çekmemesine rağmen şöyle kemale… Devamı

Yansıma

O yaz gecesi birkaç arkadaşıyla birlikte oturduğu bahçenin ufku örten koyu yeşil dalların arasından seçmişti karartı halindeki hareketli siluetleri… Her biri diğerinden rahat görünmek için tedirginliklerini içlerine bükmelerine karşın, her birinin tedirginliği diğerini bastırıyordu… Sohbet dedimse öyle yaşlarının gerektirdiği yeni yetmelere mahsus konu ne aşık oldukları kızlara ilişkin Keremvari yangınlar, ne karıştıkları kavgada karşı taraftan bir çimdik bile yemeden Zaloğlu Rüstem’in gürzüne rahmet okutan yumruklarıyla arka arkaya yere serdikleri delikanlı bozuntularıydı… Her biri savaşı, faşist saldırılara karşı savundukları mahalle cenginden ibaret sanan, ruh halleriyle bütün dünyadaki bizimkilerin bütün cephelerdeki savaşlarını üstlenen cephe komutanlarıydı. O günkü sohbetin konusu da buydu. Ülkede… Devamı

Tarla Kuşları

Büyük şehirlerin en meşhur mahallelerinin, en bilinen semtlerinin sıradanlaşmış yaşamların pek anlam veremediği, arkadaşlıkları, dostlukları, düşmanlıklarının kendine mahsusluklarının içine girilemeyen, mavi, beyaz gri, renklerin binlerce ara tonlarının oluşturduğu,  dünyalar kurmada misli menendi olmayan “kent apaşlarının” mekân tuttuğu adresleri olmasının bir sırrının olup olmadığına ilişkin ne eski kutsal kitaplarda ne sayfalarından bilgi sızan ansiklopedilerde rastlanır, ya da vardır da ben ben de bilmiyorum.  Tanırım bu mekânları… Bir zamanlar eğlence merkezlerinin, kısa eteklerinden dolgun kalçaları, devirme yaka gömleklerinden göğüsleri dışarıya fırlayan kenar mahalle dilberlerinin, rakı kadehinde kederlenen, caddelerde efkârlanan bıçkın delikanlılarının gece âlemlerine aktığı mekânlardır.  Nerede o günler… Çapkın kocaların, yeni yetme… Devamı

Karınca Duası

Şehre yeni taşınmıştım, nafakayı sağlamam için “gel, hallederiz” demişti de öyle gelmiştim zaten… Pek karışanının görüşeninin olmadığı bir kahvede garsonluk yapıyordu… Ben biraz, nasıl söylemeli maruzatım var, onun çalıştığı kahveye tesadüfen gideceğim, birbirimizi tanımayacağız… Sabahtan akşama tabanlarım patlıyor, geç vakitlerde mahalleye dönüşümde yorgunluktan fırsat bulursam uğradığım kahvede bir çay içimlik sohbetler esnasında garsonla bakışlarımızla selamlaşıyoruz, birbirimize yanaşmıyoruz, ben müşteri o garson… Isındığım birkaç kişiyle sohbet ediyoruz… Çoğu mevsimlik işçi… Ben yaşta biri kahvenin garsonu, iktisattan terkmiş “benim iktisatçılığım bu işe yaradı diyor, istersen seni yanıma çırak alayım, sonra terfi eder garson olursun”… Bir sessizlik çöküyor ortalığa, içimden “ bu ne… Devamı

Gölge

İçinden geldiğim yaşamın çocukluğunda her şeyin bir duası vardı, onsuz yataktan kalkılmazdı, yemek yenmez su içilmezdi, hatta bir canlıya ya da cansıza bile el sürülmezdi. Dua tanrı kelamıydı, bütün kötülüklerden, musibetlerden, arsızlıklardan, hırsızlıklardan koruma kudretine sahipti. Hırsızlık günahtı, çalmak haram… Bu yaşamın ayrıksı bir çeşnisi, zaman zaman birkaç veledin bir kümesten yumurta aşırması ya da komşunun bağından bahçesinden birkaç erik koparmasıyla sınırlıydı. Evlerinde olmayan bu “ “fazlalıkları” gören anaları, süpürgenin sapını cingöz çocuklarının kıçına yapıştırır, “bu eve haram girmedi” deyip hızını alamaz, bir tokat daha aşketmek için çocuklarının arkasından koşardı. Kimin aklından geçerdi ki hırsızlık, tövbe haşa… Konu komşunun ne… Devamı

Göl

Çocukluğunda rüyalarını süsleyen büyük şehir yaşamı, artık bir doygunluk, çekilmez bir bıkkınlık halini almıştı. O fırtınalı günlerde bir avuç arkadaşıyla, hayatın devamı için bir zorunluluk, bir olmazsa olmazlık kazanan devrim mücadelesinin karmaşık dehlizlerinde gezinirler, sabahlara kadar içtikleri birinci sigarasının kül tablasında yatan izmaritlerinin alaylı bakışları arasında herkesin ittifak olduğu devrim meselesinin öncelikli konuları karşısında hep muhalif kalırdı. Fırtınanın gemilerini karaya oturtmasıyla her biri bir yerlere savrulmuş, darmadağınık olmuşlardı. Olsundu be, hayalleri bile cihan değerdi, sonra hayali olmayanın gerçeği de olmazdı ki… O dönemden kalma tek tük arkadaşıyla köşe bucak karşılaştığında sanki aradan yıllar geçmemiş, köprülerin altından çok sular akmamış gibi… Devamı

Erken açan çiçekler

Akdeniz ikliminin insanın içine işlediği en soğuk günlerinden birisi… Rüzgâr poyraz esiyor… Dondurucu soğuk içinize işliyor, dişlerininiz takırdıyor… Ayağınızı yere berkiterek basmasanız, neredeyse asfaltı sökmeye ahdetmiş fırtına, havaya savurduğu çatıların arasına sizi de katıp bir yerlere savuracak… Bir kamu kuruluşunun bahçesinde birbirine mesafeli ağaçların dalları fırtınaya karşı sanki bir dayanışma örneği sergiliyormuşçasına dallarını yukarıdan birbirlerine kenetlemişler… Fırtına, Derinlerdeki köklerine tutunan ağaç gövdelerine karşı amansız saldırılarını aralıksız sürdürüyor. ”Bu size az bile” dercesine, sanki bir eksikliği tamamlıyor gibi bindiren sağanak yağmurda herkes birbirine çarparak sığınacak bir korunak arıyor. İtiş kakış sığındığımız üstü kapalı otobüs durağında kadınlı erkekli insanların arasına birkaç sokak… Devamı

Ada

Şafak sökmeden kalkılırdı, küçük oğlan yatağında döne döne uyuya dursun, karısı koyunları sağar, köpeklerine yiyeceğini, suyunu verir, kendisi çayırlara koyunların kışlık yiyeceği için ot biçmeye giderdi. Kızı dağarcığına Allah ne verdiyse tayınını hazırlar, ıpılıpıl yıldızların altında bin bir çiçeğin kokularının harmanlandığı, berrak derelerin aktığı, serin rüzgârlı tepelerine yaslandığı meranın yolunu tutardı… Mevsim yazdı ama sabaha karşı biraz üşüdüğünü hissettiğinde kepeneğine sarılır, yün döşeğe uzanır gibi uzanıp yattığı toprak döşeğinde renkli rüyalar görürdü. Güneşin ısıtan ilk ışıklarının üstüne düşmesiyle uyanır, yüzüne bir gülümseme yayılırdı. Yazın köyün dar ortamında pek görüşmeseler bile okul zamanı her teneffüs okul bahçesinde birlikte yürürler, kantinde birlikte… Devamı

Simetri

Uyku sersemi bir gece yarısı uyurgezer bir halde kendimi büronun salonunda buldum. Amaçsız, nedensiz, yitik bir şey arar gibi bütün çekmecelerin, rafların, dolapların altını üstüne getirdim. Sarı yaprakları üzerinde yer yer mürekkebi dağılmış, soluk renkli bir defter elime geliverdi. İlk satırlarından itibaren dikkatimi çekti, ilerleyen sayfalarında uykum dağıldı. Bu yazı bu defterin birkaç sayfasından değiştirilmeden alınmıştır. Son sayfasında yazarı muhtemelen bilinçli olarak adını yırtmış, yine muhtemelen bir arkadaşının durum değerlendirmesinin notlarından ibaret olan bu yazının yazarının adını zikredemeyişimin nedeni budur. Danimarka krallığındaki çürümüşlüğün leş gibi kokusunun burun direklerini kırdığı günün birinde, Horaito serserisinin Hamlet’e hitaben “çürümüş bir şeyler var şu… Devamı

Mavinin Hikâyesi

Lisede resim öğretmenimdi. Öğrenciler arasında “ Mavi hoca” derdik, lakabı buydu…Yaptırdığı resimlerde mutlaka mavi olmalıydı, değilse basardı sıfırı…Niçin Mavi?… Bilmiyoruz, bir sebebi yok… Öğretmenimize göre elbette diğer renkler de muteberdi, ama illa mavi… Nedenini, niçin’ini bilmiyoruz… Mavi, mavi, mavi… Bana beş santimlik çizgiyi hatasız çizdirmek için az mı emek sarf etti. Gel gör ki bunu ne öğretmenim başarabildi, ne de ben… Doğru çizgi çizdirme konusunda benim üzerimdeki emeğinin heder olduğunu bilirdi de pek sesini çıkarmazdı. Bir gün artık nah şurasına gelmiş olmalı ki yüzüme bir tokat aşk etti, “çizmek için değil çizmemek için eşek gibi inat ediyorsun”… “Hocam dedim, resim… Devamı