Büyük insanlar ansiklopedisi

Gizli bir şey söyleyecekmiş gibi etrafı kolaçan ederek kulağıma eğilip önümüzde yürüyen birisini gözüyle  “ büyük adamdır” diyerek işaret ettiği kişinin arkasından uzun uzun baktığımı hatırlıyorum. Çelimsiz, bacakları içe dönük dembil destek yürüyen birisinin büyüklüğü neresindeydi Allah aşkına… Hadi be sen de dercesine burun kıvırıp güldüm, gözlerimi kısarak almaz almaz yüzüne baktım. “Büyük adammış”… Lafa bak… Adamın gittiği yöne doğru yöneldim, söylene söylene yürüyorum. Öfkeliyim, kızgınım. Kafamı kaldırmamla bizim şefle göz göze geldim. Sırtında her zamanki siyah parkası… Eskimiş, bir yerinden çeksen iplik iplik eline gelecek. Göz ucuyla ayakkabılarına baktım, ahı gitmiş vahi kalmış. Bizim şef iyi koşar, hızlı koşar,… Devamı

Dik kafalılar

Ne mevsim o mevsimdi, ne de gün o gün. Yazın yakıcı ve boğucu sıcaklarının şehri terk ettiği, sonbaharın ılık bir akşamı… Hani yaş ta kemale ermiş, eş dostla muhabbetin dibine vurulacağı akşamdı… Çok istemesine karşın bir türlü o kaygısızlığa kendini bırakamadığı, beyninde kurdeşenlerin birbirini kovaladığı bin bir türlü vesveseyle o sohbet erbaplarının içlerinde olmasına rağmen bir türlü içselleştiremediği sohbetlere de bir tutam tuz biber katamıyordu. En olmadık zamanlarda eşin dostun bir araya geldiği ağız dolusu kahkahalara limon sıkarak suratını ekşitmek onun Allah vergisi huyuydu. “İzninizle dedi, lavaboya”… Şöyle bir dolaşıp geri dönecekti. Cadde upuzundu ve boylu boyunca yere serilmiş, herkesin… Devamı

Dönüşüm

Epey zamandır olup bitenlerle ilişkisini kesmişti, bugününe, yarınına, biricik kızına ilişkin beklentilerini de tüketmişti ya da askıya almıştı… O TV kanalından bu TV kanalına bir umutla saatler boyu gezinir, kendine, kendi hayatına ilişkin şöyle içine su serpecek bir umut kırıntısı aramıştı… Adamların tuzu kuruydu, umurlarında mıydı onun gibilerin aşsız, işsiz kalmaları, Her gün aynı şey… Ona posta koymalar, buna efelenmeler, refahı şöyle uçurmalar, parayı böyle kanatlandırmalar…”Öff, yetti be dedi, siz paraya kanat taktıkça bizim cebimizdeki zeytin peynir parsı da kanatlanıp avenelerinizin cebine uçuşuyor”… Kızının korkup göğsüne yaslanması bardağı taşıran son damla olmuştu… “Bıkkınlıkla TV kumandasını aldı, gerçi umudunu çoktan kesmişti… Devamı

İçimizden biri

Atlattın be usta yine beni… Hani kendi hikâyeni kendin anlatacaktın, “olur demiştin,  bugünlerde kafam biraz meşgul, en kısa zamanda”… Seninle sık sık değilse de karşılaşmamız, öyle aylar yıllar da sürmez, bir şekliyle bir yerlerde karşılaşırdık, Bir otobüs durağı, bir gecekondu kahvesi ya da bilmem şehrin hangi caddesi… Benim bakışlarımdan anlardın ya, doğrusu ben de tam bunu söylemek isterken sen lafı ağzımda bırakırdın… “ Tamam, tamam, en kısa zamanda”… Usta be,  aradan bunca yıl geçmesine rağmen senin en kısa zamanının enini boyunu bir türlü kestiremedim… Senin anlatacağın hikâyenin peşine düştüğümde mesleğe yeni başlamış, bir derginin çiçeği burnunda muhabiriydim… Şimdi emekliyim. Zaman… Devamı

Dağın yüzündeki yara

Efsane, çözülmeyen bir sır gibi yıllarca gizini korudu. Bu giz sadece bu dağın etrafında yer alan yörelerde değil, bütün çevrede “üzerinde konuşulması yasak” bir olaydı ve herkes bu adı konulmamış, yasayla ya da cop zoruyla kabul ettirilmemiş yasağa, nedeni bilinmeyen, anlaşılmaz bir sadakatle bağlıydı. Belki herkes her şeyi bilirdi de hiç kimse hiçbir şey bilmezdi. Üzerinde konuşanın büyük bir günah işlemiş gibi ele güne karşı itibarının sıfırlanacağına, insan içine çıkamaz olacağına, konuşanın çarpılıp ağzının yüzünün eğrileceğine inanılırdı. Hatta bunun öbür dünyada da hesabı sorulurdu, günah meleği alimallah omuzundan inmezdi. Yaşı daha küçük çocuklardan biri o bağırış çağırış saklambaç oyunlarında dağa… Devamı

Perşembenin Gelişi…

Tarih, kendi hikâyesini anlattırırken kuşkusuz yaşanılan çağın sınıf mücadelelerinin dinamiklerini rehber edinir. Anlatılan hikâye kimi zaman dram, kimi zaman komedi ya da çoğunlukla trajedi olarak sahnelenir. Çok az biriktirip mirasyedi gibi harcayan tarih,  “yavaş ilerleyen” yüzyıllarda yarattığı potansiyelin birikimlerinin bilançosunu çıkarır, hikâyesini yazar ve sahneye koyar. Bağrında taşıdığı ve “zamanı dolan” , artık çekilir tarafı kalmayan ve tahammül edilemeyen  “eskiyi” bağrından kovmak için yeni güçlere gebe kalır. Yirminci yüzyıla gelinceye kadar bir kaç yüzyılda bir- iki defa gebe kalan tarihin yirminci yüzyıla kadar gebeliği de bir anlamda sorunludur ve yirminci yüzyıl öncesi yüzyılların hikâyesi   “yavaş yüzyılların” hikâyesidir. Hatta öyle ki… Devamı

Yalan

Evet ya, tabi ki bütün küfürlerin dik alasını bilirim. En üstü açılmadık küfürleri sıralayan kulağı kesiklerin,“en kültürlü”, “en saygıya değer kişiler” sayıldığı çocukluk döneminin üstünden çok zaman geçmiş, yaşamımın, kişiliğimin şekillenmeye başlamasıyla bütün küfürlü sözlere karşı mühürlemiştim dilimi. Malum günlerdi. Mengeneden geçirilmiş insanların çöpe atılmak üzere istiflenen kelle paça artıkları gibi paslı kancalara asıldığı, iradelerinin dışında  “mecburi ikamete” tabi tutuldukları mekânlarda herkesin sus pus olduğu sessizliği, onun “ yalanınızı sikeyim” sivriliği bozmuştu. Üstüne tiz perdeden attığı ya o kahkaha… Keşke onun kadar rahat olabilseydim… O kimin yalanını sikmişti bilemem ama benim yalanını sikeceğim o kadar zübük vardı ki yanımda yöremde…… Devamı

Karşı Kıyılar

“Dünyada faşist hareketler hızla güçleniyor… Seçimle yönetime gelen sağ iktidarlar birbiri peşi sıra faşizan uygulamalarıyla dikkat çekiyor… Güvenlik gerekçeleriyle, yasal yetkilerini de aşarak bir taraftan devletin yerleşik bürokrasi, yargı,  ordu ve polisini amaçları doğrultusunda kadrolaştırırken, diğer yandan ırkçı ve dinci seçme kadrolardan özel silahlı güçler oluşturuyorlar… Denetleme, takip ve sindirme halkta korku ve paniğe yol açıyor, halk seçimle gelen bu iktidarların seçimle gideceğinden kuşku duyuyor”… (Basından)… Çocukluğu, muhafazakâr ve dar bir çevrede geçmişti. Bütün akranları gibi büyüklerinin övgülerine mazhar olmak için bir günde şu kadar duayı ezberlemeli, bir haftada elif cüzünü, on günde emme cüzünü ezberleyip, köy meydanında büyüklerinin alaycı… Devamı

Çatışma

Akşam ansızın inivermişti. Nerede ve ne zaman peyda olduğu anlaşılmayan, gri, siyah, beyaz pamuk yığınları gibi üst üste bindirilmiş bulutlar kaplayıverdi gökyüzünü… Çepeçevre kuşatılan güneş, gece yarısı baskınlarına uğrayanların tecrübesiyle penceresinin ışığını söndürüp dağların arkasına çekildi.  Kırçıl tepelerin arkasına sarkarken, koca çınarın göklere yükselen dallarının arasından yavaşça süzülüp, çınarın her bir yaprağını ayrı ayrı öperek veda etmeyi de ihmal etmedi. Güneşin, kendisini kuşatmaya alan bulutlara karşı savunmasını anlamayacak bir şey yoktu da, kendisine de bir veda işareti gönderebilirdi. Güneş, çınar ve kendisi… Güneş hayat verecek, çınar kocaman yapraklarının gölgesinde yorgunları dinlendirecek, kendisi haramilere karşı büyük insanlığın koruması olacaktı… Alınmıştı kendisine… Devamı

Meydanda bir gün

Hani, insanın “saplanacak yer aradığı” günler vardır ya, gökyüzünün tepenize bindiği, yeryüzünde bastığınız toprağın ayağınızın altından kaydığı, nereye basacağınızı bilmediğiniz ve nereye baksanız bütün ufkunuzu kara bulutların kapladığı günler… Şayet inançlı biriyseniz “ hatırladıkça göğsünüze karabasanların çöktüğü, nefes alamadığınız, Allah bu günleri bir daha göstermesin” diye iç geçirdiğiniz günler… Şayet bencileyin itikadınız kıt ise “vurun ulan vurun, ben kolay ölmem” dediğiniz “günlerdi. Simit satsanız güvenlik soruşturmasına çarptığınız, ayakkabı boyacılığı yapsanız sabıka kaydınızın “münasip” olmadığı gerekçesiyle boya sandığınızın asfaltta parçalandığı, zemheri soğuklarında üşümeyi, ağustos sıcaklarında terlemeyi unuttuğunuz, devr-i iktidarın sizi dize getirmeye yeminli intikam tugaylarının burnu kokuyu sektirmez tazı gibi kokunuzu… Devamı