Endişe

Endişe – Bölüm:1 Yok, yok… Rahmetli anam yine haklı çıktı. Ben adam olmam… Nerede melanet bir olay, nerede “üstüme vazife olmayan”, sinirlerimi alt üst edecek bir şey varsa onu iğnenin deliğinden çıkarır, arar bulurum… Onlar beni bulmaz, ben onları bulurum… Görmek istemediğim bir şeyi görür rahatsız olurum, duymak istemediğim bir şeyi duyar kurdeşen olurum… İçime bir kurt düşer, tırmalar da tırmalar… Ne dur durak bilir, ne gecesi vardır, ne gündüzü… Doymak bilmez bir iştahla kemirir durur içimi… Yağmura yaşa, soğuğa kara, geceye gündüze aldırmadan bir o caddeye vururum kendimi bir bu sokağa… Dünkü Cumhuriyette Ahmet Tan’ın köşesinde okumuştum. Kızılderili bir… Devamı

Uzaklar

“Bazen yüreğinde taşıdığın uzaktaki, yanında taşıdığından daha yakındır”. Bu cümleyi okuyunca ben de birçoklarınız gibi sözün sahibi bir edebi otorite aradım durdum. Ne bileyim şöyle ünü yeryüzünü tutmuş bir şair, Nobelli bir yazar, bir bilge, feylesof diye düşündüm. Bir arkadaşım Hintli bir derviş dedi, diğeri bildiğinden o kadar emin bir Budist rahip olduğunu söyledi. Bu arkadaşım bu sözün sahibini bu kadar emin bildiğine göre bize de inanmak düşerdi elbet. Tarih kadar geriye, ütopya kadar ileriye gidecek bir yeteneğimin olmadığının farkındayım. Her şey tesadüfen oldu. “No pasaran” ve “ Venceremos” u bir araya getirmeye çalışıyorum. “Faşizme geçit yok” ve “yeneceğiz”. Tarih… Devamı

Ay Doğarken Şavkı Vurur Ovaya

Çocukluğumun geçtiği köyde, baharın yaza evirildiği mevsimlerde, gündüzlerin kararmaya durduğu akşamüstlerinde, malın-maşatın sığırdan eve döndüğü, davar sürülerinin boynundaki çanların armonik sesler çıkararak salkım salkım ovaya indiği saatlerde, köy halkı da irili ufaklı tarladan, bağdan-bahçeden eve dönmüş olurdu. Yaşamın kendiliğinden oluşturduğu iş bölümü ile büyük-küçük, çoluk çocuk, kadın kızan, yürümeye yeni başlamış çocuklar dâhil, bütün ev halkı üzerlerine düşen işi bilir, sessiz sedasız herkes kendi işini yapardı. Kimi sürüyü sağmaya koşar, kimi sığırdan dönmüş ineği danayı ahıra yerleştirir, kimi yemek, kimi temizlik işiyle uğraşırdı. Köyde bulunan tek radyonun sahibi ve köyün ileri gelenlerinden Ahmet amcanın, akşamın alaca karanlığında bastonuna dayanarak köyü… Devamı

Dün’de donup kalmak – ASEV: “DEVRİMİN KAMASI”

“Hayat dünü yaşadı ve bu güne aktı, gün bu gün. Bu gün de bitecektir, yarın ise yeni bir gün. Şimdi yürüyoruz, ileriye… İleri bir noktaya, bir hedefe… Attığımız her adımda sorunlarıyla, anılarıyla bir şeyler geride kalıyor. Sen dün’de donup kalıyorsun”. “Evet, öyle olmasına öyle de, yine de insan, geçmişte yaşananın yarın da yaşanabileceği endişesinden bir türlü kendini kurtaramıyor, takılıp kalmam ondan”. “Mesele ne” der gibi gözüne bakıyor. Rüzgârın sert vuruşlarına, çiselemeye başlayan yağmura aldırmadan açık hava çay bahçesinde sigaralar tazelenip çaylar söyleniyor. “Kurgu-Bilim avantürleri ne okumaya, ne de seyretmeye pek yatkın olmadığımı bilirim bilmesine de, bazen elinizde olmayan nedenlerle ve… Devamı

İtin biri

“Bu köpeği bu alanda görmek, birisinin anama sövmesi gibi bir şey. Kendimi nasıl da çaresiz hissediyorum, sanki bütün atmosfer üstüme kapandı. Sanki ben bunu burada göreyim diye birisi kasıtlı olarak gönderdi miting alanına”… Hava serin olmasına karşın alnında boncuk boncuk biriken terler yüzüne aşağı akmaya başlamıştı. Miting alanının dışına taşırken, elimden kaçabileceği endişesiyle belinden sımsıkı kucakladım, mümkün olan çabuklukta alanın dışına çıkarıp bir şişe su ile yüzünü yıkattım… Kastettiği kişiyi ve neyi kastettiğini biliyorum… Oralı olmadım. Kendini toparladı… “Hayrola, ne bu halin?”… “Görmedin mi kahpe kasığından çıkanı” “Kim” dedim, “kimi görmedim mi”? Ters ters yüzüme baktı. “Baksana orada işte” dedi,… Devamı

Sol Majör

“Seni özledim” dedi, “ Nerdesin”?. Filanca şehirdeyim dedim. Burada olduğunu biliyorum dedi, ben de bu şehirdeyim. “Nerdesin peki”!.. Bulunduğu yeri tarif etti, meşgul olup olmadığımı sordu. “Bırak lan işi dedim, hemen geliyorum nerdeysen, bekle”… Telefonla konuşmuştuk, söz dedi o olayı anlatacağım sana. Karşılaştığımızda ilk sözü “ söz verdim, geldim” oldu. Aynı süreci paralel fakat farklı kulvarlarda yaşamıştık… Sevgili arkadaşımın saçlarında aklar da olmasa zamanı önüne katmış kovalamış dersiniz… Hoş beş, kim nerde, nelerle meşgulsün, çoluk-çocuk… Bir kızı varmış, eşiyle cezaevi sonrası ayrılmış… Nedenini niçini sormadım… Bizim kuşağın yazgısı… Ne garip dedi, anlatacağım olayın yaşandığı ay da bu aydı… Lan oğlum… Devamı

Yazarını Vurduran Yazılar

Babeuf’u tanır mısınız?. Gracchus Babeuf… Hani şu Fransız burjuva ihtilali günlerinde, burjuvazinin kendi iktidarını sağlama almaya çalıştığı fırtınalı günlerde ortaya çıkan, burjuvaziden yana esen rüzgâra karşı işeyen adamı… Biliyor musunuz, Babeuf önceleri burjuva iktidarının saldırganlığını örtbas etmede bir hayli deney ve tecrübe sahibi, burjuva iktidarın eşitlik, özgürlük ve kardeşlik üzerine kurulacağı yalanına kitleleri de inandıran, Jirondenlerden daha saldırgan olan Jakobenlerin yanında yer alır. Jakobenlerin sözcüsü Robespiyere inanır ve bir süre onunla birlikte hareket eder… Burjuva iktidarının geniş kitlelere, özellikle Fransanın en yoksul kesimini oluşturan sansculotts’lara -yoksulluklarının derecesini vurgulamak açısından kullanılan bir sıfat, çıplak ayaklılar, ya da donsuzlar anlamında kullanılıyor- eşitlik… Devamı

“O” nun Hikayesi

“Nereden takıldım dedi” o şiirin dizelerine durup dururken, bir açıklaması yok. Bu dizelerin ve çağrıştırdıklarının, yanından yöresinden geçmeyen, ilgisiz ilişkisiz bir yığın sorunu kafamda döndürüp dolaştırırken, nefesimi kesen o dik yokuşta soluk soluğa kaldığım o an dilimin ucunda bitiverdi… Usul usul şiirin dizelerini mırıldandı. “Ey unutuş! Belleğin aynasındasın yine Unutulmuş muydu sahi, unuttum dediklerin Anıların duldasında yaşlanan atlılar gibisin Kuzguni siyah gülümsüyorsun tadı buruk hayata…” Epeydir görüşmediğim ve özlediğim bir arkadaşımdı ve bütün kaygılardan uzak ve günlük koşuşturmaları bir yana bırakarak eski iki arkadaş özlem giderecektik. Önceden kararlaştırdığımız buluşma yerine geldiğinde o yine tedirgin ve endişeliydi. “Ulan dedim bozgun yemiş… Devamı

Manzara-i Umumiye

İki bin Yirmi İki yılının Mayıs ayının yirmi ikinci gününü yirmi üçüncü gününe bağlayan gecenin saat dördü. Uykumu dağıtmak için birkaç kez yüzümü yıkadım, pencereyi açıp, başımı iyice dışarıya çıkararak bir baştan diğerine caddeyi izliyorum. Fırtınayla birlikte yağmurlu bir hava var, hafiften çiseliyor. Arada bir geçen araçların motor gürültüleri rüzgârın sesini kesiyor, araç uzaklaşınca rüzgârın yine acı tiz bir sesle çıkardığı ses yankı yapıp kulaklarımda çınlıyor. Yüzümü pencereden iyice uzattım, ışıklı panoların renklerine bürünen yağmur damlaları dalgalar halinde hücum ediyor. Gökyüzünde küme küme yıldızlar… Ay, büyümeye başlıyor. Ne üşüdüğümün farkındayım, ne gecenin. Günün telaşlı ve gergin koşuşturmasının ardından yağmur ve… Devamı

Haysiyet Cellâtları

Rüzgârlı bir ilkyaz ikindisi… Etrafı ısıtmaya çalışan yeni doğmuş bebek yüzlü güneşin sevimliliğine aldırmaksızın, rüzgâr iğne ucu gibi sivri dişlerini yüzüme batırırken, bir yandan uzun kış boyunca görüntüsünü özlediğim güneşin göz alıcı ışınlarını izlemek, diğer yandan bir an önce kuytu bir yere kendimi atıp yapışkan soğuğun sivri dişlerinden kurtarmak ikilemiyle açmaza düşüyorum… Güneşin yüzüme düşen ışınları altında kim bilir neyi,  neleri hayal ederek upuzun caddeyi yürüme isteğim, iliklerime işleyen soğuğun aman vermezliğine yenik düşüyor ve kendimi açık penceresinden sigara dumanlarının hücum ettiği bir mahalle kahvesinin köşesine atıyorum. Bıçkın,  onbeşlik, kıvırcık saçlı esmer garsonun özgün şivesiyle ve sözcükleri yayarak ” abeme… Devamı