Çapraz Esen Rüzgârlar

“Nerede, ne zaman okudum, ya da kim söylemişti hatırlamıyorum” dedi, “mükemmel fırtınaların yaratıcısının çapraz esen rüzgârlar olduğunu”… Serin bir bahar havası vardı; açık gökyüzü, sakin deniz… Gökyüzünde tek bir bulut bile yok. Kaldırımlarda sere serpe yürüyen öbek öbek insanlar bahar havasının tadını çıkarıyorlardı… Kış mevsiminin soğuk, karanlık,  kasvetli iç karartıcı havasının, baharın canlı ruhuna ve rengine evirildiği böylesi bir günde “mükemmel fırtınadan” söz etmesi olsa olsa bir kâhinin kehaneti olabilirdi. Hem de dedi  “mükemmel fırtına” sadece şu gördüğün denizin, şehrin sokaklarının, caddelerinin, ovaların kimyasını bozmakla kalmayacak, insanların da vücut kimyasını değiştirecektir… Bu “imalat hatası” arkadaşımın söylediklerini ayıp olmasın diye dinliyorum,… Devamı

Demokrasi ve Din/02

Demokrasinin ve demokratik kazanımların genişletilmesi ile korunması arasındaki farkın birbirine karıştırılması, her iki eylemin araçlarının ve hedeflerinin farklı olması öncelikle her iki politik, kültürel ve siyasi eylemin farklılıklarının kavranmasını gerekli kılar. Son günlerdeki basın üzerinde estirilen teröre karşı “bu demokrasi değildir” çıkışı kavramların birbirine karıştırılmasıdır. Benzer yazılarımızda ısrarla vurguladığımız gibi demokrasiden söz etmenin koşulu öncelikle kapitalist toplumda çıkarları birbirine zıt sınıf ve katmanların haklarının yasalarca güvenceye alınması ve kullanılması konusunda her iki sınıfın yönetme ve denetleme konusunda toplumsal uzlaşmaya varmalarıdır. Özellikle başta işçi sınıfı olmak üzere toplumun diğer çalışan kesimlerinin sınıfsal bütünlüklerinin korunması, serbestçe örgütlenmeleri, ekonomik ve politik ifade biçimlerini,… Devamı

Yarın

“Yarın” dedi… Bir an durdu, dilinin ucundan elektrik verilmiş de ağzında tükürük kalmamış gibi ürpererek, kuruyan dudaklarını ıslatıp şaşkınlıkla etrafına bakındı… Ağzından çıkan söz kendi iradesi olmaksızın ve bir dil sürçmesi sonucu söylenmiş gibi ya da söyleyenin kendisi değil de bu olmaz ve kabulü mümkün olmayan söz başkasının ağzından çıkmış gibi, “ne yarını be dedi, hemen, derhal, şimdi”… Yarın çok geç olabilir… Onu paniğe kaptıran “Yarına kalırsa çok geç olacak” olan şeyin ne olduğunu bilmesine rağmen kendisine de itiraf edemedi. Uzun, acı, çok acı yaşanmışlıkların verdiği tecrübeyle, ne yapacağını bilmez bir halde şakın şaşkın etrafına bakındı, derin bir uykudaymış ya… Devamı

Şehirde yağmur vardı

Aksaray’ın dik yokuşunu tırmanarak bir koşu Beyazıt’a çıkmak her babayiğidin harcı değildi, insanın nefesini keserdi.  Çınar altı kahvelerinde kendini bir tabureye bırakanlar gömleklerinin yenleriyle burunlarından damlayan terlerini silerek başlarlardı soluklanmaya. Onun oyalanmaya, oflamaya, puflamaya zamanı yoktu, kısrak bir tay gibi bir koşuda çıkıverirdi o dik yokuşu.  Meydanın aradığı adamdı o. O olmazsa birçok şey yarım kalıyordu. Protesto gösterileri, yürüyüşler, mitingler onun sesiyle coşuyor, arkadaşları onun gelişiyle moral buluyordu. Hikmetinden sual olunmazdı ama onun meydana gelmesiyle boğucu sıcakların yerini esinti, miskinliğin yerini coşku alırdı. Rivayet edilir ki Taksimdeki gezi parkının rengârenk çiçeklerinin kokusu Beyazıt meydanını mis kokulara boğar, Eminönü’nden süzülüp gelen… Devamı

Kırmızı

Aynı şehrin değişik mahallelerinde yaşadığımız, mecburen birlikte kaldığımız malum mekânlardan birinde tanıdığım bir arkadaşımı olağan, sıradan bir meseleyle ilgili aradım, “Ooo”, dedi “pek aramazdın, hangi dağda kurt öldü”.  Arama nedenimi söyledim, “sana yakınım” dedi, “uygunsan hem bir çay içelim, hem de seni özledim, bir görmüş olurum.” Birkaç müdaviminin dışında pek geleni gideni olmayan, tenha bir kahvenin ilkyaz esintilerine açık bir köşesine iki sandalye çektik, demli çaylarımızı söyledik. Hoş beş, hal hatır sormalardan sonra bana yakınlığı ile bilinen bir arkadaşımızı sordu. Neredeydi, ne iş yapardı, hala öyle uçarı mıydı filan. “Hala öyle uçarı mı?” sözüne hiç tepki göstermedim. Bu arkadaşımızı kendisinin… Devamı

Çirkef

Çocukluk işte, anam neye, kime kızmıştı da “mezarlığın ortasına düğün sofrası kurulmaz, çirkef” demişti. Duymasına duymuştum da anlayacak olan kimdi? Akranlarımızla çelik çomak oynadığımız alandan mezarlık çepeçevre görünürdü. Uzaktan bakmakla yetinmemiş, sofrayı görmek için mezarlığın duvarına tırmanıp pürdikkat sofraya bakmıştım.  Köyde ne düğün vardı ne de mezarlığın ortasına kurulan bir sofra… “Şu mübarek günde fakirin fukaranın yiyecek kuru ekmek bulamadığı umurlarında mı? Yok iftarmış, yok sahurmuş Harun’u kıskandıracak sofralarda zıkkımlananlarda ne ar kalmış ne hayâ. Bari milletin gözüne baka baka zıkkımlanmayın, bari türlü çeşitli taamları gözümüzün içine sokmayın, çirkefler” sözünü duyunca donakaldım.. Bu karnı tok sırtı peklere öfke kusan kadın… Devamı

Hasat Zamanı

“Yıl on iki ay çoluk çocuk çalış çabala, gece deme gündüz deme, zemherinin soğuğunda it gibi titre, ağustosun sıcağında ter kıçından aksın, harmana yığıp çuvala doldurma zamanı hasatı rüzgârın yeline, yağmurun seline bırak gitsin, öyle mi?”   Anasının zehir zemberek serzenişi karşısında mahcuptu oğlu, başını eğmiş, gözlerini yere dikmişti, ağzı kurumuş, dili dönmez olmuştu, edecek bir çift sözü de yoktu. Bakamıyordu anasının yüzüne. Öyle olurdu meret bu yörelerde. Ortalık günlük güneşlikken ötelerden bir bulut kabarır, önce sürü halinde akbabalar süzülmeye başlar, şemsiye gibi açtığı iki metrelik kanatlarıyla alçalır, alçalır milletin tavuğuna cücüğüne musallat olur, sen akbabaların pençelerine taktığı avıyla yıldırım gibi… Devamı

Çöplük

O, mega kentin gökyüzünü delen devasa gökdelenlerini, çarşılarını, görkemli alış veriş merkezlerini, sinemalarını, tiyatrolarını ezbere bilirdi de, mega kent ne onun varlığından ne de yaşadığı kulübemsi gecekondusundan haberdardı. Her bir köşesi bir merkez olan bu koca kentin köşesinde bucağında basmadık yer bırakmayan bu kocakurt yıllar vardı ki bir kez bile gecekondusundan o ezbere bildiği meydanlara ayak basmamıştı. Şehre küskünlüğünün, kırgınlığının sırrı yalnızca kendisindeydi. Bir zamanlar hayat bulduğu o meşhur meydanın adını bile anmak istemezdi. Yerleşim merkezinden uzakta, kayalık bir tepenin eteğine kurduğu gecekondusunun küçücük bahçesinde adını sanını yalnızca kendisinin bildiği çiçekler yetiştirir, yüzlerce çiçeğe kendi bulduğu isimler verir, birbiriyle renk… Devamı

Olur Ya

Gerçekten beklenmedik zamanlar beklemediğimiz zamanlar mıydı, yani bunun bir altı üstü yok muydu da gözlerini kapayıp kendisin koyuvermişti o masalsı ırmağın durgun sularına… Ne yani, neyin hesabını yapmıştı ki şimdiye kadar da şimdi kuş kadar canının hesabını mı yapacaktı… Rahmetli anacığının komşulara yakınırken “ bu göbelin sonu ne olur bilemem anam, isteseler sırtındaki gömleğini de verecek” paylaması aklına düşünce gülümsemelerin o en safiyane hediyesinin değeri hangi parayla pulla ölçülür, ağırlığı hangi okkayla, hangi dirhemle tartılırdı. Sahi nasıl bir şeydi insan olabilmek, hangi mecazla anlatılırdı, hangi sözcükler nüfuz edebilirdi bu derinliğe… Kaç kez denemişti şöyle okkalı birkaç sözcükle meramını anlatmayı, nasıl… Devamı

Fısıltı

Yeşil bir yağmur yağıyor şehrin üstüne. Serçeler acelesi olan vardiya işçileri gibi, vardiya işçileri kendilerine sığınacak gür yapraklı bir dal arayan serçeler gibi sığınacak bir yer arıyorlar. Caddeler,  dere yataklarına sığmayan taşkın suların baskınına uğramış gibi diz boyu su… Kimisi paçalarını sıvamış, kimisi ayakkabılarını çoraplarını çıkarmış, pantolonlarını, eteklerini yukarı doğru çemreyerek, omuzlarına aldıkları küçük çocuklarıyla derenin sularına meydan okurcasına sığınacak kuytu bir yer arıyor.  Kadınlar ellerinde ne varsa çocuklarını yağmurdan korumak için çulla, çaputla sarıp sarmalayıp üstlerini örtüyorlar, yağmurdan koruyorlar. Bir öbek belediye temizlik işçisi sığındıkları üstü kapalı bir alanda çenelerine dayadıkları süpürge saplarıyla konuşur gibi kendi kendilerine kaş göz… Devamı